10 Şubat 2014 Pazartesi

Dosdoğru adımlar

En küçük yeğenim.
 İnsanız. Öyle doğduk. Yaratılmışların en şereflisi olarak. Eşref-i mahlukat  yani.

İnsan olmak, insanca davranmak, halden anlamak demektir en bilinen tanımıyla.  Etten kemikten olduğumuzu unutmamaktır. İyi günü, kötü anı bilmektir. Dardakine, zordakine yardım etmektir. En azından gülümsemektir. Gülümsemek, elden gelen en kolay şeydir.

Daha bugün, bir saat önce yaşadıklarım, dümdüz kavak ağaçları gibi gözükürken gözlerden ırak  asıl benliğimizin dikenli bir çalı olabileceği kuşkusunun  içlere nasıl bir sızıyla işlediğini anlattı bana.  “Çatal değnek yere batmaz”  diye her fırsatta bizi tembihleyen annemin babası Ziya dedem ve  “Dosdoğru olduğundan kavak ağacını seveni pek görmedim” diyen yazarın sözlerini unutmamak yolundayken çatal değnek muamelesi görmek,   fırtına koparttı  içimdeki hakkaniyet ikliminde. Esişi, adım sesi dilinden. O yel, şimdi yazdığım sözcükleri derleyip  teker teker sayfalara savurttu. Öfkeli bir rüzgar olup  insanlığa  ait her deyimin,  her kavramın kapılarını çarptırarak, pencerelerini sonuna kadar açarak adım adım satır oldu. Adım sesi sessizliğinde hem de uğultusunda.

 *****
 

Neredeyse her mağazanın vitrini yarı yarıya indirim olduğunu duyuran, çoklukla kırmızı karton üzerine beyaz renkle yazılmış kocaman duyurularla dolu bugünlerde Ankara’da. Böyle günler, ihtiyaçların karşılanması için fırsat bilinen günler. Benim için de öyle.

Öğle tatilinde yürüyerek gidip en fazla yarım saat içinde alışveriş yaparak işyerimize dönülebilecek yakınlıkta, okkalı büyüklükte bir alışveriş merkezine komşu sayılırız. Akla gelebilecek her marka, bir dükkan kapısı üzerinde tabela olmuş, asılmış.  Ne istediğini bilenler için gidilecek adresin belli olduğu, bakınanlar içinse öyle yarım saatin filan dişin kovuğuna yetmeyeceği bir yer. Pek gitmem aslında ne oraya ne öyle büyük alışveriş merkezlerine. Para tuzağı gibi gelir bana oralar hep. Hiç ihtiyaç duyulmayan, hiç akılda olmayan şeyler bir poşete doluşturulmuş, cüzdan faturalarla dolmuş olarak dönülür çünkü eğer gidilirse. Alınanlar da öyle lüzumsuz şeylerdir ki bir köşeye atılıp unutulur giderler.

Ne kadar çanta aldıysam, onları kullandığım ilk seyahatten sonra yolculuk için aradığım çantayı yine bulamadığım hissine kapılmadan olmadı. İsterim ki çantanın ön yüzünde otobüs, tren ya da uçak yolculuğu sırasında biletleri rahatça alacak geniş bir gözü olsun. Fermuarlı. Koca çantanın içinde yitip giden telefon çalınca olur olmaz her yerde, kalabalığın ortasında  çantanın ağzını sonuna kadar açıp, dipsiz bir çuval içinde ararmış gibi telefonumu aramayayım.  Çantanın kolay ulaşılan bir yerinde telefonumu rahatlıkla bulacağım bir göz olsun. Çantanın içinde fermuarlı bir emniyet bölümü olsun bir de. Pasaport, cüzdan gibi değerli şeyleri orada saklayayım.  Olur a, fırsatını yakalayan biri çantanın ağzını açarsa, içerdeki yine fermuarlı emniyetli göz sayesinde elini çantaya daldırınca cüzdana erişemesin. Yüzü ekşisin. Bir de çanta,  istendiğinde çapraz asılabilsin. Omuzdan düşmesin ikide bir.

Sırf böyle bir çantayı bulabilmek için deri ürünlerine güvendiğim bir mağazaya gittim öğle tatilinde, ay sonuna yakın günde. Topu topu en fazla yarım saat zaman harcayabilecektim. Neredeyse tüm çantalara tek tek  baktım. Beğendiklerim oldu; tam olarak istediğim gibi olmasalar da. Ama çok pahalıydılar. Dudak uçuklatacak kadar. Çantaların yarıya inmiş fiyatları buysa, inmemiş fiyatı en azından bir asgari ücret kadar olmalıydı. Çanta almaktan caydım.

Ayakkabılar çok şık gözüküyordu. Yumuşak deridendi.  Yumuşak deriden ayakkabı kolay bulunmuyor. Fiyatları da gerçekten makuldü. Ayakkabı bakmaya başladım. Beğendiğim iki ayakkabıyı ödemek üzere kasaya yönelmiştim ki bana çanta gösteren satıcı genç, elinde bir çanta ile yanıma yaklaştı. Hemen çantanın dış yüzündeki fermuarlı genişçe cebe takıldı gözüm. Çantanın rengi ve modeli de hoşuma gitmişti.

Çantanın ağzını açar açmaz iç kısımdaki fermuarlı, kumaştan emniyetli bölüm gözüktü. Cep telefonu için özel bir göz yapmışlardı. Ayrıca anahtar, kalem gibi şeyleri koyabilmek için çantanın iki iç duvarında küçük fermuarlı cepler vardı. Fiyatı da az öncekilere göre daha uygundu. Son hamle ile çapraz asılmayı sağlayacak askısı olup olmadığına bakındım. O da yerindeydi. Bu arada  kasadaki kız, satıcı çocuğa aldığım ayakkabıların fiyatını sorduktan sonra ayakkabıların barkotlarını okuttu. Ben satıcı çocuğa ve yanındaki diğer gence,

-Çantayı da alıyorum, derken kız benden kredi kartımı istedi. Kartımı kasiyer kıza uzattım.

Bu arada satıcı çocuk, çantayı, özel siyah kılıfına koyup paketledi. Kasadaki kız, kartımı çekmiş, faturanın çıkmasını beklerken bir kez daha satıcı çocuğa ürünlerin bedelini sordu. Çocuk, aldıklarımın toplam fiyatını kıza söyledi.

Fatura tamam olduktan sonra indirimlerden haberdar edebilmek için telefon numaramı istediler. Verdim. Paketlerimi alıp mağazadan çıktım. Öğle tatili bitmeden işe dönmek için hızlı hızlı yürümeye koyuldum.

Perşembe akşamları hayli yorgun olunan akşamlardır. Haftanın ağırlığı iyiden iyiye hissettirir  kendini. Ben de eni konu hissediyordum bu yorgunluğu. Dişlerimi fırçaladıktan sonra hemen uyumayı düşünüyordum. Diş macunu ve fırçasını elime almıştım ki cep telefonumun çaldığını duydum. Israrla çaldırıyordu arayan. Bir an korktum. O saatte böylesine inatla aranılmak beni ürkütmüştü doğrusu. Macunu ve diş fırçamı yerlerine bıraktım.

Arayan, kayıtlı olmayan bir numaraydı. Bazen doğalgaz bakım servisinden ya da ev alarmı şirketinden bizi ararlar. “Öyle bir aramaysa”  diye geçti aklımdan. Telefonu açtım; numarayı tanımamama rağmen.

Bana, beni soruyordu telefondaki ses. Korkmuş gibiydi sesinin tonu. Bu saatte aramış biri olarak ne duyacağını kestiremeyen birinin ürkekliği okunuyordu sesinde.

Aradıkları kişinin ben olduğumu söyledim. Bunu işitir işitmez derin bir nefes aldığını duydum. Bu arada ben de konuşanın sesini sanki daha önce duymuşum gibi hissetmiş ve nerede duymuş olabileceğimi düşünüyordum.  Telefondaki genç, bugün kredi kartımla sekiz taksitle iki ayakkabı bir çanta aldığım mağazada bana ayakkabı ve çantaları satan gençlerden biriydi.

Meğer ödeme sırasında bir yanlışlık olmuş. Fatura, iki ayakkabı ve bir çantanın bedeli üzerinden düzenlense de, kredi kartı ile ödemede sadece iki ayakkabının bedeli çekilmiş.  Çantanın fiyatı, kredi kartı ile ödemeye dahil edilmemiş. Bu durumda çanta, benim kredi kartımdan çekilmemiş, fiyatı ödenmemişti. Yani çantayı almıştım; ama kasiyer kız çanta için kartımdan ödeme yapmamıştı. Çanta bedelinin kartla çekilmemesiyle ortaya çıkan açık, iki ayakkabının fiyatından daha yüksek bir bedeldi.

Telefon kulağımda, kredi kartı slipi ve faturayı koyduğum çekmeceye doğru ilerledim. Çekmeceyi açıp baktım. Faturadaki rakam, aldıklarımın  toplam bedeliydi. Ama slip üzerindeki rakam, sadece iki ayakkabının fiyatıydı. Aldığım ürünlerin fiyatının yarıdan daha fazlası tutarında bir miktar ödenmemiş durumdaydı.  Çantanın fiyatı, kredi kartımla ödemeye  dahil edilmemişti.  Durumu anladım. Telefonun öbür ucundaki genç neredeyse kısık bir sesle, nefesini tutarak “bu saate kadar  muhasebeyi tutturamadıklarını ve kasayı kapatamadıklarını” söylüyordu. Uzun bir zamandır hesap kitap yapıp, açığın nereden geldiğini aramışlardı. Bu arada acıktıklarına, fazlasıyla yorulduklarına ve dahası uykuları geldiğine emindim. Bu saatten sonra eve gidecekler ve belki de henüz yemedikleri yemeklerini yiyeceklerdi. Karşı taraf, açığın nereden kaynaklandığını bulmuştu. Ama benim ne diyeceğimi merak ediyorlardı besbelli. En korktukları cevap ya da yaklaşım, “Ben çantanın bedelini elden ödedim” dememdi.

"Benim yarın sabah mağazaya kadar gelip, kasiyer kızın dalgınlığı sonucu kredi kartımdan çekilmemiş olan çanta fiyatını ödeyip ödeyemeyeceğimi" sordu genç satıcı mahcup bir sesle. Görmesem de telefonun öbür ucundaki bu gencin kan ter içinde kaldığını;  yüzünün kıpkırmızı, alnının boncuk boncuk ter içinde olduğunu anlayabiliyordum."Yarın oraya gittiğimde çantayı kredi kartı ile taksite bölerek ödeyip ödeyemeyeceğimi" sordum. “Bunun olamayacağını çünkü yarım saate kalmadan tarih atlayacağını” söyledi genç. Doğru söylüyordu, düşününce ona hak verdim.  İlla elden, peşin ödeme yapmam gerekiyordu. Açıkçası ayın neredeyse sonuydu, tüm maaşımı zaten çekmiş olduğum için bir sonraki ayın maaşından çekmem gerekecekti. Bu da  gelecek ayki maaşımdan epeyce faiz kesileceği anlamına geliyordu. Durumu satıcı gence anlattım. “Başka bir çözüm olmadığını, elden ödemem gerektiğini” söyledi.

-İyi o halde, bu gece rahat uyuyun. Yarın geliyorum. Ancak sabah gelemem. Öğle tatilinde gelebilirim. Peşin ödeyeceğim. Ancak bir ricam var. İnsanız ve hata yapabiliriz. Kasiyer arkadaşımızın hatasını büyütmeyin ve benim de içinde olduğum bu durum yüzünden o arkadaşınız lütfen bir zarar görmesin. Bunu hiç istemem, dedim.

Çocuk, defalarca teşekkür ederek telefonu kapatırken yine de tereddütlü bir sesle bitirdi konuşmasını. Öyle ya,  asgari ücretle çalışan muhtemelen sattıkları ürün başına küçük bir prim alarak maaşlarını biraz daha büyüten bu gençler, onlara göre tamamen benim keyfime bana göre de benim doğruluğuma ve insanlığıma kalmış bu ödemeyi yapıp yapmayacağımdan emin değillerdi. Kasadaki açık ortaya çıktığından beri de tir tir titriyorlardı bu açığı kendi ceplerinden ödeyebilecekleri korkusuyla. Üstelik  kredi kartına sekiz ay taksitle alışveriş yaptığımı sanırken toplam tutarın ödenmemiş yarıdan daha fazla bedelini hem de hemen yarın, ikinci kez güneşin kavurduğu Ankara’da, en kalabalık ve tehlikeli trafiğin seyrettiği cadde boyunca kaç kez karşıdan karşıya geçerek gidip ödeyeceğimden emin olamıyordu ayın bu son günlerinde. O mağazada, farklı farklı insanlarla her gün hem de kaç kez karşılaştıkları muhakkaktı. Sesindeki güvensizlik bundandı.

İçim, o kasiyer kızın ve satıcı gençlerin bu gece derin bir uyku uyuyabilecek kadar içlerinin rahat olmasını dilerken aklım bundan hiç emin değildi. Ben, içim rahat bir şekilde uyudum.

Öğlene doğru telefonum çaldı. Tanımadık bir numaraydı. Arayan, kasiyer kızdı. Yalvarırcasına bir sesle,

-Bugün geleceksiniz değil mi, diye sordu.

-Geleceğim, meraklanmayın. Birazdan görüşeceğiz, dedim. Kız teşekkür ederken sesi titriyordu. Görmesem de telefonu kapatan ellerinin titrediğine emindim. Maaşının yarısı kadar bir açığı vardı zira. Eğer oraya gidersem, o açık kapanacaktı.

Saatin yarım olmasını belki de ben, onlardan daha sabırsızlıkla bekledim. Zira ekmek paraları için geç saatlere kadar gün ışığı görmeden, elektrik ışığı ile aydınlanan  bir yerde, insanların ayaklarından eski ve kirli ayakkabıları çıkarıp, yeni ayakkabılar giydirerek kazanan gencecik üç mağaza çalışanının içi içini yediğini biliyordum. Saat yarımdan neredeyse on dakika önce çıktım. Koştura koştura geçtim caddeleri. Kamyonetler, kamyonlar, TIRlar, dolmuşlar yanı başımdan vızır vızır geçerken başka zamanlar solumaktan kaçındığım egzoz kokusundan nasıl rahatsız olduğum aklıma bile gelmiyordu.

Alışveriş merkezinin ikinci katındaki mağazaya bir an önce ulaşmak için yürüyen merdivenlerin basamaklarını tırmandım.  Mağazanın önündeydim nihayet. İçeri girer girmez satıcı gençler, kasiyer kız ve konuyu bilen diğer çalışanların hep birlikte, yan yana kasa başında, gözleri kapıya dikilmiş halde  hazır olda dururcasına ip gibi dizildiklerini gördüm. Put gibi, gözlerini kırpmadan kapıya bakarak öylece sıralanmış, bekliyordu mağazadaki tüm çalışanlar.

İnsanın tüylerini diken diken eden bir görüntüydü bu. Asgari ücretle çalışan, alın teriyle ekmek kazanan bu gencecik insanlar beni bekliyordu. Yan yana dizilmişler, soluklarını tutmuşlar, sanki nefes bile almadan; ama sadece gözlerini kapıya dikmiş eve götürecekleri ekmeğin parasının yolunu gözlüyorlardı. Yüzleri karmakarışık bir halde. Biraz da uykusuz görünerek. Kısacık, sadece saniyeler süren bu görüntüyü asla unutamayacağım. Beni derinden etkileyen bir anı olarak hep hatırlayacağım.

İçeri girip, kasaya yaklaşırken  gülümseyerek selam verdim. O an hepsinin yüzünde güller açtı; yüzleri güldü; gözleri güldü; ağızları kocaman güldü. Ne yapacaklarını şaşırdılar adeta beni ağırlamak için. Bir şey içip içmeyeceğimi sordu çantayı satan genç. Teşekkür edip, hiçbir şey istemedim. Kasiyer kız, “Anlayışınız için teşekkür ederim” derken o tek bir sözcük olan “anlayış” ile neler neler anlatmıyordu ki. Dün kredi kartımdan çekilmemiş olan çantanın bedelini ödeyip hemen ayrıldım dükkandan. Ben işe yetişecektim, onların da dünden beri yaşadıkları gerginlikten  kurtulup, rahatlamaları gerekiyordu.

Sadece bir iki dakika kaldım deri mağazasında. Çantamı açıp cüzdanımdan ödenmemiş parayı verdim. Çantamı kapatıp çıktım. Ama o sadece bir iki dakikalık anda binlerce şey okudum genç yüzlerde. Gözlerinde, sessiz anlatımın sesini gümbür gümbür duydum, gördüm.

Mağaza kapısından çıkarken arkada bıraktığım gençlerin yüzü alabildiğine gülüyordu. Ben de onlar gibi gülebilmeyi çok isterdim; ama yüzüm gülmedi nedense. Ben, olması gerekeni, yapılması gerekeni yapmıştım. Bu yüzden minnettar bir teşekkür işitmeyi beklemiyordum kasiyer kızın bana teşekkürü gibi. Oysa  bu olması gereken, yapılması gereken davranışın kimileyin gerçekleşmediğini o genç çocuklar anlayalı çok olmuştu. Ondandı korkuları, kaygıları. Ondandı tek sıra halinde mağaza girişinde dizilip gözleri kapıda beklemeleri. Ben, onların belki de başlarına kaç kez geldiği için çoktan bellediği gerçek ile bir öğle tatilinde bir kaç saniye için yüz yüze gelmiştim. Bu insanın içine işliyor.

O  gençler, öğle saatinde geleceğimi bildiklerinden tam o saatte hazır olda durur gibi kapının hemen girişindeki kasa başında yan yana dizilmiş, gözlerini kapıya dikmiş umutla, merakla, korkuyla, betleri benizleri atmış halde bekliyorlardı. Görünüşte bekledikleri bendim. Oysa bekledikleri doğruluktu, insanlıktı. İnsanlık, insan şeklindedir.

 Kasiyer kızca minnettar şekilde teşekkür edilen "anlayış", insanlıktı. Zorda kalan insanların bu  anlarından yararlanmaktan uzak olmayaydı bu teşekkür.  Hatanın insana özgü olduğunu hatta insanca olduğunu bilip, bir de üzülmemeleri için hata yapanlara bunu hatırlatma tavrınaydı.  Fırsatçı olunmamasınaydı. Aslında iyi niyetli olunmasa,  oldukça pahalı bir çantayı bedavaya getirip, bedelini  alnının teriyle, akıyla, asgari ücretle  çalışarak  para kazanan daha yirmisini henüz geçmiş olduğu apaçık belli gençlere ödetecek bir yapıda olunmamasınaydı bu teşekkür. Hani ölüp ölmediğini, hala var olup olmadığını görmek için geleceği saatte mağaza kapısı girişi boyunca, kasadan itibaren sıralanıp, ayakta bekledikleri tüm doğru ve insani şeylereydi. 

O kapıya dikilmiş gözler, insanlığı bekliyordu aslında. İnsan suretinde içeri girecek insanlığı. Doğruluğu. Telefonda konuştukları ses, benim sesimdi; ama deri mağazasının kapısındaki, bekledikleri  ayak sesi, insanlığın ayak sesiydi. Duyulması en çok istenen, beklenen, şimdilerde biraz hasret kalınmış, dosdoğruluğun göstergesi olan  ayak sesleriydi onlar.

(Her hakkı saklıdır)

 Ayşei Yasemin YÜKSEL, (Acemi Demirci), 29.06.2012, Cuma

Paylaş :

1 yorum:

  1. Maşallah bebişe nasıl güzel :)
    Üzümü pek sevmem ama incirler harika görünüyor, içini açmadan yiyip, kurt var mı paranoyasını bir yana bırakacaksın :P
    Biliyoruz ki artık insanlar neyi nereden beleşe getireceğiz diye yapmadıkları yok, aklıma Cem Yılmaz geldi stand-up'larının birinde ben sahneye çıkınca alkışlamayın yahu bu benim görevim zaten, bakkala gidince bir ekmek alabilir miyim deyip bakkal size ekmek verince bravo bravo diye alkışlıyor musunuz demişti çok mantıklı :) ama artık devir değişti .. yapılması gereken bir şeyi yaptığınızda insanlar sanki fazladan bir şey yapmışsınız gibi davranıyorlar ..

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci