8 Mart 2014 Cumartesi

Geniş halka, dar halkayı boğduğunda


(Saat henüz 10:45 ve bugünkü ikinci yayınım. Anladım ki yağmur Ankara'ya çok bereketli düştü.)


Geniş halka, dar halkayı boğduğunda




Yazılışı da  içindekiler kadar etkileyici  kitaptır Kutadgu Bilig.
 
Kadınlarla ilgili bir yazı düşünmüştüm 8 Mart kapıdayken. Bambaşka bir şey anlatıyorum oysa şimdi. Özne, yine kadın. Sığ suların yosunlu cehaletinde öz bulmuş bir kadın. Bir çocuğun da annesi bu kadın.

Arkadaşımın ilkokul birinci sınıftaki oğluna, okulun haşarı çocukları sataşmış birkaç gün evvel. Merdivenlerden iteklemişler arkadaşımın oğlunu. Düşmüş çocuk. Merdivenlerden yuvarlanarak. Ayağında bir ağrı hissetmiş önce. Sızlanmayan bir çocuk olduğundan okul dağılana kadar dişini sıkmış.

Akşam evde ağrıları artınca apar topar hastaneye götürmüş arkadaşım oğlunu. Röntgen çektirmişler. Ayağında çatlak varmış çocuğun. Alçıya almışlar.

Arkadaşım, merdiven başında oğlunu tartaklayan, sonra da merdivenlerden aşağıya itip ayağının çatlamasına neden olan çocuklara, “çocuktur” deyip pek kızmasa da koca okulda böyle bir olayın nasıl olup da meydana geldiğine şaşıp, bir kez daha tekrarlamasından korkarak  hemen ertesi gün oğlunun okuluna gitmiş.

Eşinin iş yerine yakın olduğu için ayrılamadıkları, orta halin hayli altında kalmış mahalledeki okulun müdür yardımcısına, sınıf öğretmenine gerekenleri uygun şekilde söyledikten sonra arkadaşım, kendisi gibi o gün okula gelmiş velilerden bir kadın ile sohbete başlamış.

Kadının konuşacak çok konusu yok. Belli ki ancak okuma yazması var. Okula da çağrılmadan çağrılmaya gelen bir veli. O gün, kadının çocuğunun sınıf öğretmeni, anlama güçlüğü çeken oğlan hakkında konuşmak üzere çağırmış kadıncağızı.

Oğlu anlama güçlüğü çeken ve bu yüzden de oğlunun öğretmeni tarafından çağrılan kadın, bula bula televizyon dizilerini bulmuş arkadaşımla konuşacak.

Dizilerden başlamış lafa. Hangi diziden bahsetse kadıncağız, arkadaşım o diziyi bilmiyor, seyretmemiş.  Sonunda kadın,  Muhteşem Yüzyıl dizisine getiriyor lafı.

-Sahiden de Kanuni, oğlu şehzade Mustafa’yı  boğdurmuş mu? Ben bilmiyordum bunları, diye soruyor arkadaşıma.

Arkadaşım hayretle kadının yüzüne bakarken kadının bu sorunun ardından söylediğiyle daha da şaşırıyor,

-Ben şehzade Mustafa’nın senaryo gereği boğulduğunu sanmıştım.

Arkadaşım nereden başlasın lafa, ne anlatsın, nasıl izah etsin tarihi olayları kadına bir yol bulamıyor. Tüm bu yol bulamamanın şaşkınlığı içindeyken kadın,  arkadaşımı büsbütün altüst ediyor,

-Peki, Kanuni oğlunu boğdurturken Atatürk neden müdahale etmemiş?

Arkadaşım iyice afallıyor, soluğu kesiliyor, diyecek tek bir laf bulamıyor. Kadına “çocuğu tarih dersi çalışırken oğlanın tarih kitabını okumasını kadıncağızın da dinlemesini” salık veriyor.

Sadece o kadıncağızın suçu olmayan koyu cehaletin, o anne ve  o annenin yetiştireceği çocuklar üzerindeki silinmez izlerini düşününce bu kez kendi boğulur gibi oluyor. Böylesine bir cehaletle yüzleşmenin depreminde sarsılıyor. Günün tarihini hatırlıyor. “Üçüncü  milenyuma girmiştik yakınlarda” diye zoraki bir gülümseme geziniyor yüzünde.

Arkadaşım, dün yaşadığı fıkra gibi bu olayı hala gülsün mü üzülsün mü bilemez bir halde anlatırken benim aklıma da bir fıkra geldi. Ama sadece bir fıkra.

“Nasreddin Hoca bir gün Boğaz Köprüsü’nden geçerken karşıdan gelen Edison ve Truvalı Hektor ile karşılaşır”, diye başlayan, öğrenciliğimde çok sevdiğim; ama şimdi sadece başlangıcını anımsayabildiğim  bir fıkra.

“Keşke çağdaş olmayan insanlar, sadece fıkralarda aynı çağda yaşasalardı” diye düşündüren bir fıkra.

Arkadaşım, eşinin işi gereği oturdukları Ankara’nın kendi halindeki mahallelerinden birindeki okuldan çıkar çıkmaz soluğu  Kızılay’ın en büyük kitapçılarından birinde alıyor. Hırsını da alıyor böylece cehaletten. Soluk da alıyor hem  biraz. Nefesleniyor kitap kokuları arasında.

Kitapçıda çokça kadın var. Ama yarım saat önce konuştuğu kadına benzemiyor hiç biri. Benzememek, dış görüntüden ziyade eğilimlerde, yönlenmelerde.

Kitapçıda, kitap bakan, kasada kitap bedeli ödeyen kadınlara teşekkür edercesine bakıyor arkadaşım. Eski Türk romanları, klasikler, öykü kitapları, tarih, sanat tarihi  kitabı rafları, bilim kitabı rafları, seyahat, bitki, arkeoloji gibi olabilecek her konudaki kitapla dolu raflar arasında dolaşıyor uzun uzun.

Allah’tan tüm rafların önünde en azından bir kadın görüyor. Kimi dikkatlice raflardaki kitaplara göz atıyor, kimi raftan aldığı bir kitabın arka kapağını ya da önsözünü okuyor.  Bazı kadınlar, seçtikleri kitapları sıkı sıkı tutuyorlar ellerinde. Belli ki Kızılay’a yolları düşmüyor her zaman. Gelmişken nicedir okumayı düşündükleri ne kadar kitap varsa alacaklar.

Arkadaşım, az önceki kadının kendisinde uyandırdığı etkileşimle olsa gerek eğitim üzerine üç beş kitap alıyor. Çoğu da yetişkin eğitimine yönelik. Olur a, bir kez daha o kadınla karşılaşırsa ya da o tür sorularla karşılaşırsa nereden başlayıp nasıl anlatacağını bilerek konuşmaya girmek istiyor.

O kitapçıda, kanal kanal gezip dizi seyretse bile zaman zaman da  kitapçı kitapçı gezip geçmişi, bugünü, tarihin sırlarını, evreni, sosyal konuları anlatan kitapların  peşinde koşan kadınlar vardı. Dahası hangi kitabı alacağını bilerek  kitapçıya gelmiş; gelmişken de birkaç kitap daha alabilmek için neredeyse kitapçıdaki tüm kitapları inceleyen bir halka vardı kadınlardan. Kızılay’da bir kitapçıya sığmış, dar bir halka.

O an o kitapçıda olmasalar da kitapçının dışında, işyerlerinde, evlerinde, sokaklarda bu dar halkanın içinde olan başka kadınlar da var elbette. Ama onların da halkaya doluşması bile bu dar halkayı genişletemiyor. Halka dar. Çok dar.

Dar halkanın etrafını kuşatan  belki bir orta halka var. Öyle aman aman kitap okumasalar  da en azından tarihin katmanları hakkında fikri olan bir halka.  Gerçeklerle hayal gücünün ayrımını yapabilen bir halka. Belki çok okumaya fırsatları olmamış, belki kitap alacak paraları yok ya da tembelliklerinden okumuyor olabilirler; ama okumamaktan kaynaklanan noksanlarının da farkında olan bir halka. Kanuni ile Atatürk’ün çağdaş olmadıklarını bilebilenlerin halkası bu orta halka.

Bir de en dıştaki, hem orta halkayı hem de dar halkayı kuşatan geniş, gepgeniş bir halka var. Cehaletleri yüzünden suçlanmamaları gereken onca kadının doluştuğu bu  halka, en dıştaki en geniş halka.

Ne olduysa, nasıl olduysa, yoksulluktan, yoksunluktan, yetersizlikten ve çevresel şartlardan belki de, eğitimleri, okumaları kafi gelmemiş bu kadınların. Kavramlar oluşamamış beyinlerinde. Kategorize edememişler olguları. Öyle ya da böyle duyageldikleri tarihteki bilinen şahısların  birbirlerinden yüzlerce, binlerce yıl önce yaşamış olduğunun farkında değiller.  Dıştaki en geniş  halkadakilerin hepsi olmasa bile çoğu, tarih kitaplarında adı geçen herkesin çağdaş olduklarını sanacak  algıdalar.

Bilgide en alt basamaktaki bu kadınlar, ne  ne durumda olduklarını ne de içinde oldukları durumun en başta kendi çocuklarına yansımalarını değerlendirecek düşünce hacminde değiller belli ki. Belli bir gelişime ulaşamıyorlar. Muhtemelen kendi çabaları buna yetmiyor. O zaman bizler onlara yetebiliyor muyuz? Yetişebiliyor muyuz?

Çağları karıştıranların kafaları da mı karışık bilmiyorum; ama teknolojinin alıp başını gittiği bu çağda yetiştiriyorlar  çocuklarını geniş halkadaki kadınlar. Öğretmen, anlattıklarını anlamada güçlük çeken  çocuğu ile ilgili görüşmek üzere o kadınlardan birini yanına çağırdığında bir anne olarak o kadıncağız anlatılanı ne kadar anlayacaktır? Çocuğunun  hali nice olacaktır?

Ah bir yolu bulunsa da o kadın ve tüm benzer kadınların ellerinden tutulsa; ucundan kıyısından başlayarak onlara bir şeyler öğretilse iyi olmaz mı?

Öğretilen şeylerin içeriği de öğretmek kadar önemlidir. Coğrafya, kimya, felsefe, fizikten önce o kadıncağıza bugünü anlayabilecek şeyler öğreterek başlansa. Beslenmeden, çocuk eğitiminden, çocuk sağlığından mesela. Ve ihtiyaç duyacakları başka şeyler de girse sıraya. Bu tür çalışmalar yapan  kurumlar var tabii; ama arkadaşımın konuştuğu kadın gibi kadınlar da hatırı sayılır sayıda var. Ufukları genişlese böylece o kadınların. Dar halka genişlese, geniş halka daralsa. Artık dünyadan bihaber kadınlar, dar halkanın içindekiler olsa. O dar halka da daraldıkça daralsa.

Ya da bu kadınlarla görüşülüp noksanları, hangi bilgilere ihtiyaç duydukları belirlenip onları sıkmadan; ama geleceğin kuşaklarını gelecekle baş edebilecek donanımlarla yetiştirebilmeleri için heybeleri alabildiğince eğitilseler.  Kavramları ayırt eder hale gelebilseler. Eğitilmiş, elinden tutulmuş, yararlı bilgilerle donatılmış anne olsun olmasın tüm kadınlar  en başta kendileri, büyüttükleri çocukları ve hepimiz için kazanç olmaz mı?

 Eğer kadınlar oldukları yerde sayarsa, eğer dar halka genişleyip geniş halka daralmazsa, dar halkadakiler  gün geçtikçe darda kalır, bunalır. Oysa gün geçtikçe nefes almak varken.

Yetişen çocukların sahip oldukları imkanlar bir değil elbet. Herkes ağzında gümüş kaşıkla doğmuyor malum. Ama çocukların sahip oldukları en büyük eşitsizlik, yetişme ortamları ile onları yetiştiren anababanın sığasında, dağarcığında gizli. Özellikle de annenin her konudaki ağırlığında. Hacminde.

Kuşkusuz her anne babanın, bilgi yelpazesini sonuna kadar açabilecek birikimi olmayabilir. Ama hiç olmazsa ellerinde bir yelpazeleri olsa?


En sevdiğim şairin en sevdiğim şiiridir.
Çocuk büyütmek için belki okuma yazma bilmeye bile gerek duyulmayabilir; ama sağlıklı, düşünen, irdeleyen, anlamaya çalışan, anlatmayı becerebilen, derdini aktarabilen, çözüm yolu bulmaya çabalayabilecek, hayatla baş edebilecek, kendine yetebilecek çocukların yetişmesi, önce çocuk yetiştirmenin ne anlama geldiğini bilen, çocuk yetiştirmenin insan yetiştirmek  olduğu bilincinde, geçmiş, gelecek ve bugünün farkının farkında annelerden, kadınlardan geçmez mi?
 

(Her hakkı saklıdır)
 

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.03.2014













acemi.demirci@yahoo.com.tr



Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci