31 Mart 2014 Pazartesi

Kayaş İstasyonu

Tüm işsiz gençlere ve gençliği iş aramakla solmuşlara ithafımdır.

Kayaş’ın tepelerinden birindeki beyaza boyalı, çatısındaki tuğlalar kırık, derme çatma evin bahçesindeki dut ağacının altındaydı yine. Sabahın serininde, duta konmuş serçelerin cıvıltıları içinde, ince belli bardağındaki demli çayından yudumlar alırken işe koşturanları izliyordu. Askerden döndüğünden beri sabahları böyle boş boş tembelce oturmak yerine işine gidenler gibi sekiz trenini yakalamak için sokaklarda koşarcasına yürüsün istiyordu istemesine de iş bulamamıştı kaç yıldır.


Babasının işçi emekli aylığı ile annesinin temizlikten kazandığı para karınlarını  zar zor doyurduğundan evin geçimine kendinden de bir katkı olsun istiyordu bir iş bulup.


Belki bugün Ulus’ta, Sıhhiye’de, Kızılay’da şöyle bir dolansa bir iş bulabilirdi bir pastacıda garson ya da bir fırında un çuvalı taşıyıcısı olarak. Pidecilere, lokantacılar bulaşıkçı aranıyor mu diye sorardı hem. Kalksa gitse miydi acaba şehre.

Alelacele kaktı yerinden. Babasının daha bekarken yerini peylediği, evlenmeden önce de üzerine gecekondusunu kondurduğu, annesinin gelin geldiği, kendisinin doğduğu, beyaz kireç boyaları dökülmekte, bahçe namına ne varsa yeşil soğanla, maydanozla, tereyle, marulla dolu alandaki üç beş ağaçtan biri olan dut ağacının altından fırladığı gibi gecekondularının, pahalı bir semtte, tadilattaki bir evin atılan eski kapısıyla yakında yeniledikleri kapısını açarak içeri girdi. Annesi mutfaktaydı. Tüp gazın üzerine çaydanlık koyuyordu.
-Ben şehre iniyorum anne.

-N’apacan oğlum oralarda?
-İş bakacam.
Annesi alışkın olduğu bu cevabı bekler gibiydi. Hiçbir şey demeden çaydanlığı tüp gazın üzerine bir güzel yerleştirip kendini dışarı attı. İki senedir iş arıyordu oğlu. Şöyle adamakıllı, emeklisi, sigortası olan bir işten geçtin, bir mevsim boyunca çalışacağı geçici bir iş olsun bulamıyordu oğulcuğu. Kimileyin üç beş gün bir yerlerde çalıştığı, annesinin temizliğe gittiği evlerden boyanacak olanları boyadığı oluyordu. Ama devamı gelmiyordu. Sürgit bir işi olamıyordu. Üç gün çalışsa, üç ay ya annesinin temizlikten kazandığı ya da babasının emekli işçi maaşından vereceği üç beş kuruş harçlıkla idare etmesi gerekiyordu gençliği solmaya yüz tutmuş,  yirmi sekizindeki Turan. O yüzden her sabah çocuk bakmaya gitmek üzere tren istasyonuna koştururken uzaktan seyrettiği,  içten içe sevdiği kızın yüzüne bile bakamıyor; evlenmeyi, yuva kurmayı, çoluk çocuğa karışmayı hayal bile edemiyordu. Hayali yasak şeylerdi bunlar işsiz Turan’a.

Kafelerde harcayacak parası olmadığından, kahvehanede içeceği bir çay parasıyla da  ana babasına yük olmak istemediğinden hava güzel olduğunda tüm gün bahçedeki dutun altında oturur, kışın da pencere kenarında pineklerdi. Birkaç kez kahveye gittiği de olmuştu; ama ardı ardına çay içmesi gerekti orada oturabilmek için. Ya da tavla, okey gibi oyun oynaması lazımdı ayakları yere basmadığından sallanıp duran eski masalardan birinde. Çay da oyun da, ikisi de para demekti.

Ta liseden beri giydiğinden hayli eski ve biraz da kısalmış gocuğunu geçirdi üstüne serin bahar sabahında. Annesi Munise, oğlunun eline çoktan yol parası ile bir de susarsa diye su parasını sıkıştırmıştı. Turan, annesi eline para tutuştururken hep “Olur ya yarın sabaha annesi bu dünyadan göçse kimin eline bakacağını” düşünürdü. Munise de “hadi yarına çıkamayıverirse oğlunun kimlerin eline kalacağını” dert ederdi içten içe.


Turan, geliş gidiş kolay olur diye babasının  Kayaş tren istasyonuna  yakın yaptığı gecekondularından çıkıp   hızlı hızlı tren istasyonuna gitti. Turan, istasyona geleli birkaç dakika olmuştu ki banliyö treni yanaştı. Tıklım tıklım dolu görünüyordu.  Bir o kadar daha dolacaktı istasyondaki kalabalık ile.

Soluk alınamayacak kadar havasız kalmış trenin pencerelerinden bazıları hava alınabilmesi için açılmıştı. Sabahın erkeninde yola düşmüş gencinden geçkinine  kadınların hemen hepsi belli ki temizlik yapmaya gidiyorlardı Ankara’nın çeşitli semtlerine. Turan, hıncahınç dolu trende tıraşına özen göstermiş, gözleri fıldır fıldır bir adamla arkadaşının oturduğu koltuğun  başında dinelmeye başladı.

Koridor tarafındaki koltukta oturan gözleri fıldır fıldır ve trendeki her yolcuyu sanki ne yapmak istediğini anlamak istermişçesine süzen adama, pencere tarafında oturan adam dirseğiyle dürterek,
-Ne oldu senin oğlanın işi, işe koyabildin mi, diye sordu.
Fıldır fıldır gözler sabitlendi, “Yoh, daha halledemedim o konuyu”, dedi.

-Nasıl oldu da beceremedin, sen deliksiz kabağa girerdin. Seninle aynı iş yerinde senin gibi temizlik işlerinde, tuvalet temizlediğinden ayakları yaz kış suda çalışan emmim oğlu, senin bütün gün temizlik memizlik yapmadığın gibi ayaklarının hep kuru kaldığını, köşelerde dinelip  koridorları gözlediğini söylüyor, deyip güldükten sonra “Dimek ki sen koridorda oğlunun işini yapacak birini bekliyon. Hala koridorlarda işini görecek biri geçmedi mi” diye takıldı. Fıldır fıldır gözlü adamın gözleri, kızgın bir bakışla tarıyordu bu kez sağı solu,
-Benden kaçmazdı da, olmuyor. Herkesin adamı var. Adam bulacan önce. Torpil lazım torpil. Anladın mı, diye kızgınca homurdandı.
-Senin hiç torpilin yoh muydu olum orada?
-Ben oraya  temizlikçi olarak girdim. Hınıslı bir hemşerim oradaydı. Onun yanına gide gele şeflerini tanıdım. Kümesten yumurta, bizim hanımın asmadan topladığı yapraklardan, bahçeden taze soğan, marul götürdüm yanına vardıkça. Eee kendimi sevdirdikten sonra da orada temizlikçi olarak işe başladım. Temizlik işi kolay değil. Hele de giriş kapısındaysan. Kışın soğuğunda üst yok baş yok bir kuru temizlikçi üniforması ile giriş kapısının önünü paspasla dur, şirketin çalışanları hele de yöneticileri gelirken pırıl pırıl parlasın ortalık diye. Baktım bu iş yorucu. Üşüyüp hastalanıyorum, Hınıslı hemşerime gittim yine. O, oranın eski temizlikçilerinden. Kendini de sevdirmiş. Ben de sevdirdim. İkimiz ısrar edince beni ikinci kata aldı şef. İkinci katta hatırlı yöneticiler var. Gözümü açtım oluuum. Onların odalarını parlattım, bir dediklerini iki etmedim, onlar istemeden çay getirdim, yorgun görünüyorlarsa gayfe getirdim. Daha misafirleri yerlerine oturmadan gayfelerini yapıp hazır ettim. İkide birde “bir emriniz var mı”, “kağıt var mı oraya buraya götürülecek” dedim. Kağıtları tez tez yerlerine götürdüğümü görünce beni o birimin getir götür işlerinde kullanmaya başladılar.

-Lan olum hiç  temizlikçi kağıt getir götürü yapar mı?
-Yapmaz, yaptırmıyorlar da zaten; ama idarecilerden istek gelince kim ne diyebilir. Şimdi çok rahatım. Çay yapılan bölümde oturuyorum istersem; ama daha çok köşelerde durup koridoru izliyorum. Ne var ne yok gördüğümü de içeri girip anlatınca pek keyifleniyor şirketin ticari işler koordinatörü. Her şeyden bir çırpıda haberi oluyor böylece. Kim çalışıyor, kim kaytarıyor, kim ikide birde sigara molasına gidiyor, kim fotokopi makinesinde arkadaşının örgü dergisinden kaç sayfa fotokopi çekti ona bunları günde birkaç kez anlatıyorum.
-Sırtını sağlam yere dayamışın anlaşılan. Hani torpilin yoktu, deyince arkadaşı,  gözleri fıldır fıldır Kudbettin, sadece “İyi de hala oğlanı işe koyamadım baksana” dedi.
-Senin hanımı da orada işe aldırmışın, diye duydum.
Kudbettin,  başını arkaya çevirip yanındaki temizliğe giden başka bir kadına çay odasında yetiştirdiği çiçeklerin nasıl coşup pembe pembe  çiçek açtıklarını hararetle anlatan karısına bakıp,
-Hııı, orada. Arkada arkadaşıyla oturuyor, diyerek başıyla karısını işaret etti.
Kudbettin’in arkadaşı dönüp bakmadı ama,
-Nasıl aldırdın lan oluuum karını da işe?
-İkinci kattaki şirketin ticari işler koordinatörünün yanında getir götüre başladıktan sonra gerisi kolay oldu. O kattaki temizlikçiye de mum tutturdum. Her sabah masayı üç beş kez sildirdim. Kalemleri açtım, yazmayan tükenmezleri bir kenara aldım. Rahat ettirdim anlayacağın. Okullar açılmadan önce de yanına varıp, “Bizim çocuklar okuyor, yetişemiyoruz tek asgari ücretle. Karımı da buraya alsanız efendim”, dedim. “Bir bakalım” dedi. İki gün sonra da beni yanına çağırıp “Karına söyle; yarın gelip işe başlasın” dedi.
-Karın da temizlikçilik mi yapıyor?
-Temizlikçi olmak zor lan ooluum. Yaz kış tuvaletleri temizlerken ayakların ıslanır. Ellerin buz keser. Çoğu temizlikçi romatizma oldu bu yüzden. Gözlerinin altı koyulaşır. Betleri benizleri zaten yerinde değildir; tuvalet temizledikten sonra iyice kaçar. Karım Emel’i de önce tuvalet  de dahil kat temizliğine verdiler.  Arkasında da ben varım ya yüz buldu bizim hanım. Bardak yıkayanla, evden getirdiği öğle yemeğini yedikten sonra çatalını, bıçağını, tabağını yıkayan kadınlarla diyeceğim  lavaboyu kullanan herkesle kavga etti. Bir ikisi şikayet edecek gibi olduysa da sonradan vazgeçtiler bizim çocuklar okuyorlar diye. Anlayacağın bir kez demir at şirkete, gerisi kolay. Ben, yine getir götürünü yaptığım koordinatörün yanına vardım. “Tuvalet temizlerken ayakları ıslandığı için benim hanım sık sık rahatsızlanıyor” dedim. İki saate kalmadı hanım da ikinci kattaki diğer çay odasına geçti. Şimdi aynı koridorda iki ayrı birimin çay odalarındayız.
-Lan oğlum, oğlunu  da aldırırsın sen temizlikçi olarak işe. Bak torpil yok diye inlerken torpilin büyüğüne sırt dayamışın.
-O iş kolay. Temizlikçi olarak onu da aldırırım da, yalnız ben onun şirketin esas çalışanı olmasını istiyorum.
-Haaa, onu yapamıyon herhal.

-Onu da yaparım da şirketin istediği bazı ölçütler var. Onlara uymuyor benim oğlan.
-Neymişkine onlar?
-Üniversite mezunu olacak, dil bilecek, bilgisayarda bazı programları kullanmasını bilecek.

-Haaaa. Zorumuş. Uymaz senin oğlana.
-Oğlanı getirip götürüyorum yanımda şirkete. Burada bilgisayar bilenlerden çok şey öğrendi. Üniversite dersen Allah razı olsun Açık Öğretim’e devam ediyor. Onu da hallederiz. Ama dil konusunu halledemiyoruz.
-Hııııı. O konu essahtan zor işte.
-Zor tabi oooluum.
-Canım sana mı üzüleyim. Olmadı temizlikçi olarak aldırırsın oğlunu en nihayetinde. Sonra onu da başka bir koridordaki çay odasına  koyarsın. Ayakları  ıslanmadan temizlikçi kadrosunda, sıcacık çay odasında uyuklayaraktan asgari masgari de olsa sonuçta para kazanır. Eli para görür. Sigortası işler.
-O, çantada keklik canım. Şimdi istesem, şimdi temizlikçi olarak girer oğlan şirkete.
-Sana mı üzüleyim leeennn, deyip başını hırsla pencereden çevirdi Kudbettin’in arkadaşı.
Turan, temizlikçi olmak için bile önce  oralarda kendini sevdirmiş bir hemşeri bulunması, sonra şirket idarecileri katında görevli olması, idarecinin masasındaki kalem kutusunda içi kurumuş kalem var mı diye her sabah kontrol etmesi gerektiğini öğrendi, trene bindiği Kayaş’tan indiği istasyona  giderkenki kadar yol boyunca. Ama kendisini temizlik şirketine sokacak tek bir temizlik işçisi Anamurlu hemşerisi yoktu tanıdığı.

Turan, yine umutsuzca iş aramaya çıktığı başka sabahlarda bir iki günlük iş bulursa sevinerek eve döneceğini ve o bir iki günlük işin ardından gene iş aramak üzere Kayaş istasyonunda tekrar tekrar tren bekleyeceğini bilerek Sıhhiye’de Kayaş banliyö treninden  indi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.03.2014

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

2 yorum:

  1. Yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum. Bu da çok hoş bir yazı olmuş.

    YanıtlaSil
  2. Çok teşekkür ederim fildişinden kule. Tanıştığımıza çok sevindim.
    Sevgilerimle:)

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci