28 Mart 2014 Cuma

Kulaç Derinliği

                 "Sureta insan olmayın"
                Yusuf  Ziya Güvenç (Annemin babası)

İnsan, toprak bileşimli. Altınından bakırına, çamurundan suyuna, kalsiyumundan zehrine her şey var damarlarında.

İnsan, toprak gibi. Bazen bitek, bazen çorak. Kurak. Susuz topraklarcasına çatlamış. Tek bir ot bitmeyen. Tek bir sürünün geçmediği verimsiz topraklar bazen insan.

İnsan, deniz gibi. Derinliği boy boy, kulaç kulaç. Sığlığı, denizle suyun birleştiği seviyeden, denizin en derinlerine giden.

Her kulaçta ayrı bir derinlik var insan denizinde. Bir kulaçta doğa sevgisi, bir kulaçta insan sevgisi. Gizlilere inebilmiş ergin kulaçların eriştiği yerlerde olgun maneviyat; başka bir kulaçta  bilim ışığıyla yanan fosforlu sular. Okyanusun gün ışığı erişemez karanlıkları gibi koyu karanlıkları, o fosforlu sular aydınlatır.

Sularda kulaç kulaç inebilmede hüner. Kulaç atabilmede. Usulünce. Bir de temiz sularda yüzebilmede.

Kaç kulaç derinliğe sahipse insan, o kadar kulaç durağı var niteliğinde. Her konunun kapısından girmişliği var. Her konuda konuşabilirlik var sığlıktan adım adım, fersah fersah uzaklaşıldıkça. Tek sığ sularda kalınmasın da. Gör bak derinlere inildikçe ne derinlikler var.

Saklılar, derine inebilme cesareti varsa görünür gözlere. O cesaret, laklaktan, aymazlıktan, boş işlerden sıyrılıp, kolları sıvamaktadır. Parayı sigaraya, fazla giysiye, boyaya makyaja; evin, telefonun, arabanın en lüks olanına  değil, satmaya kalksan kilo ile kağıt değeri biçilecek kitaplara vermektir. Yani parayı, sattığında yine para edecek görünen nesnelere değil, tortusu belleğinde kültür olarak, birikim olarak kalacak kitaba, sanatsal değerlere vermektir. Ha, parayı kitaplara verdin, okudun da hatta. Ya anlamaysan? O zaman hala sığdasın.

O zaman kuru gürültüden, ağzını açınca susması beklenenden başkası olunamaz. Ne yazık öyle olanlara!

Derinlik cesareti, zamana kıymaktır okuyarak. Gözlere kıymaktır herkesin onları ne kadar güzel bulduğuna bakmaksızın. Kitaplara dalmaktır gece gündüz. Sonunda kaç kez gözlerden ameliyat masalarına yatmaktır, derinlik cesareti.

İnsan, ağaç gibi. Bazen bir dağ başında tek başına, bazen bir ormanda. Bazen kökü dibinde bitivermiş, bir yerlere sarılıp tırmanmadan kendi başına büyüyemeyecek ufacık, cılız bir sarmaşığın kıskacında bir ağaç bu ağaç. Bir ökseotu beslerken tepesinde, ota yem olmuşluk içinde ağacın ululuğu. Bir küçücük ökseotu, bir ulu ağacı için için çürütür, kurutur. O kaç asırlık ulu ağacın tepesinde bitmesin yeter ki ökse otları bir kez.

İnsanın kimisi meyveli ağaç gibi, kimisi dikenli çalı gibi. İğde gibi olanı da var. Hem dikenli hem meyvelidir iğde ağaçları. Üstelik bahar kokularının en sarhoşluk verenlerindendir iğde kokusu.

Orman içinde ağaç olmak, kah aynı cinslerle bir arada yaşamaktır kah bir kuşun ağzından düşen bir tohumla yaban ellerde yetişip tek başına ayakta kalmaktır. Dağların, tepelerin kendi başına dimdik büyümüş tek ağaçlarına bakılınca halden şikayet sezilmez; ama yalnızlığı kurtlarca kuşlarca bilinir dağ başlarının ıssız ağaçlarının.

Tek başına ağaçların öyküsünü, tek ağaçlar bilir. Üzerinden uçan kuşlarla eğleşir konakladıklarında. Bu yüzden hiç daimi konaklayan olmaz onlarda. Bir kuş dalları arasına yuva yapmadıkça.

Tek başına ağaçlar, ağaçlarla arkadaşlığı bilmez. Kuşlarla dosttur. Karıncalarla hemhaldır. Böcekleri bekler yazın. Baharda kelebeklerle süslenir renk renk. Arıların şarkısını dinler. Balözü verir arılara, verebildiğince.

Tek başına olmak, ilelebet… Pek mümkün değil. Belki tohumu düşecek yeni bir ağaç bitecek yakınlarında ya da kökten sürecek  bir sürgün fışkıracak baharda taze toprağın üzerinden. Boz renkli yeşil bir başla. Yağmurlar besleyecek patlamış sürgünü. Karlar örtecek her kış.

Bir oduncu görmedikçe, bir yıldırım düşmedikçe yaşayıp gidecek yalnız ağaçlar dağ başlarında. Rüzgarı tek başına karşılayacak. Her mevsim ayrı bir renkteki yaprakları, altında dinlenen dağ canlılarına şarkılarını gölge etme gururuyla söyleyecek

İnsan, su gibi. Kah dere kah çay kah nehir suyu gibi. Kah berrak kah bulanık. Kah bulanıkların kendini berrak sandığı sudur insan. Dibi çamur iken üstünde çürümüş her şey yüzerken kıvamı balçık iken kendini gözelerden fışkıran aparı pınar suyu sananlar çıkar insanlardan. Ne kimse ona aparı olmadığını anlatabilir ne de o, berrak bir su olmadığının farkına varacak duruluktadır. Kirli sudur o tür insanlar.

Dere de yatağında akar çay da. Nehir de. Bazı sular kolay yatak değiştirir; nice yüzyıllardır, bin yıllardır aktığı elleri terk ediverir. Kurur ya da. Bazı nehirler de hep akar kupkuru sahralarda, çölün ortasında. Hayat taşır suları, can verir kıyıları. Tarihi belirler o nehirler. Yenisey gibi. Nil gibi. Bazıları sınır olur. Meriç gibi, Tunca gibi.

Su olmak, belirleyici olmaktır. Su olmak bazen sakin sakin bazen taşkınca akmaktır. Sakinken nasıl güzeldir sular. Nasıl besleyicidir, bereketlidir. Kayıkla gezilir üzerlerinde. Balıklar tutulur. Cömerttir sular. Kızmadıkça da cömert kalırlar.

Kızgınsalar, öfkeleri kabarmışsa yeşil suları çamura bulanır; o çamurlu sular karşısında işte o zaman ne köprü kalır ne bent. Yutar sular önüne geleni. Tarlaları göle çevirir. Bunca zaman verdiği balıklara karşılık tahılları alır, tarlaları bataklığa çevirir.

Suya benzeyen insanın sakin yanı vardır, öfkeli yanı vardır. Yani içi berrak olanı da vardır bulanık olanı da. Bazı insanlar hep yatağında akar, şaşırtmadan. Öfkesine set çekerek. Bazıları ne set dinler ne bent. Yıkar geçer. Bakışıyla yıkar, diliyle yıkar, eliyle yıkar. Arı duru yıkanmayla temizlenecek şeyler de değildir onların yıktıkları kolay kolay. Yıkıcıdırlar içi bulanıklar. Yıkılmamak için yıktıkları da olur. Yıkmak, onlar için sırf kendilerine özgü bir fiildir. Başkalarınca uygulanamaz sanırlar. Ta ki yıkılıncaya kadar.

İnsan, dünya misali. Dünyanın içindeki dünyalar gibi sarmalamış yüreğinde kaç bin dünyayı. Kimyası nasıl bileşim bileşimse, ruhu da öyle insanların. Bir avuç iyilik, bir  tutam kötülük, bir çimdik kıskançlık olmazsa olmaz harmanında. Biraz gösteriş, ara sıra alçak gönüllük de baharatı bu bileşimin. 

Ah ne iyi olurdu herkeste olsaydı hoşgörü, halden anlama. Çuvaldız ve iğne erdemi doyasıya olsaydı keşke en olması beklenilenlerde. Dizeler döküldüğünde bal küpü, gönül kırdığında engerek zehri bir dilin gıdalandırdığı bir maya çalınmamış olsaydı  katran karası ruhlara.

İnsan, gün gibi  aydınlık, gülünce.

İnsan, gece gibi karanlık, dilinden zehirler saçılınca.

İnsan, kuyu gibi. Bakana kendi aksini de gösteren.

İnsan, insan suretinde dıştan bakınca. Ya içine girilince?

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.02.2014

acemi.demirci@yahoo.com.tr

 
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci