16 Mart 2014 Pazar

Pencereden içeri dalanlar


Eski siyah beyaz filmleri izlediğim olur eğer bir yerlerde rastlarsam. Telif hakkı bile bulunmayan o filmleri severim de hatta. Alfred Hichcock filmlerini nedense renkli halde düşünemem.

Teknolojinin aya, Mars’a kadar uzanmadığı, yerleşik telefonların antikamsı olduğu filmler, bugünün çoğu filminden güzel bile gelir bana bazen.

Daha ortaokuldayken okuduğum Rebecca adlı romanın filmini ilkten siyah beyazdan izlediğimden midir bilemeyeceğim o romanın filmi ille de siyah beyaz olacaktır benim için. Oysa romanın sonunda  olayın geçtiği evde, kızıl alevlerin göğü kapladığı büyük bir yangın çıkmış olsa da siyah beyaz filmdeki gri dumanları, beyazımsı alevleri yine de renklisine yeğlerim.

Bir film izlemiştim. Çok oluyor. Şimdi kaç yıl geçtiğini bile çıkaramayacağım kadar çok oluyor. Renkli miydi, siyah beyaz mı onu bile unuttum.

O zaman telif hakkı bulunmayan otuz yılın üzerindeki filmleri birbiri ardı sıra yayınlayan bir kanal vardı. Bu kanalda  zaman zaman eski filmlerden  hoşuma gidenler çıkınca oturup izlediğim olurdu. “İyi ki izledim” dediğim epeyce de filme rastlamıştım. Bunlardan biri savaşın doğurduğu bütün acı sonları, sonuçları irkilterek anlatan konusundan çok ürpertici gerçekliği ile aklımda kalan Han Suyin’in romanından 1950 yılında Hong Kong’da çekilmiş, William Holden ve Jennifer Jones’un oynadıkları Türkçe adı Aşk Güzeldir olan film. Şarkısı dillere pelesenk olmuş o zamanlar; Love is a many very splendored thing. Daha kanlı savaş filmleri olabilir; ancak savaş filmi denilince aklıma ilk bu film gelir.

Ama bir film var ki onu eni konu yazmadan edemeyeceğim. Uzun zamandır yazmayı aklıma koyduğum; fakat yazmak için sıralamayı yoluna koyamadığım bir film bu.

Beni bunca etkileyen filmin adını dahi hatırlayamıyorum şu an. Ama adın ne önemi var. Konusu öyle çok başlık taşıyacak cinsten ki.

Eskilerden biri izleseydi “ibretlik, ders alınacak bir  film” derdi. Ben de ona katılırdım. Şimdi de farklı düşünmüyorum tabi. Aynen öyleydi zira film.

Bir Hollywood filmiydi. Fakir ve neredeyse sürünerek yaşayan bir kızın öyküsüydü başlarda. Kız, çok ünlü bir Hollywood yıldızının evine miydi, kostüm odasına mıydı şimdi çıkaramayacağım, pencereden sızarcasına giriyor. Gizlice. Kaçak olarak.  Ama küçük kaçak yakalanıyor. Çok ünlü, zirvedeki  yıldız onu yakalayıveriyor.

Ünlü aktrist ve kocası kızın öyküsünü öğrenince ona acıyor. Onu kapı dışarı etmiyorlar. Ona o kadar acıyorlar ki hatta,  mesleğinin doruğunda tek başına olan akrist, kıza yanında iş veriyor.

Kız, bu iyiliğe canla başla karşılık vermeye çalışır gözüküyor. Akristin güvenini kazanıyor en önce. Bir de öyle kotarıcı bir kişiliği öyle uz eli var ki aktrist onu artık yanından ayırmıyor, film çekimlerinde bile onu yanında istiyor.

Kız, ünlü akristten her şeyi öğrenmek için çabalıyor. Ve öğreniyor. Hem de öylesine öğreniyor ki.

Gün geliyor akristin kocasını elinde alıyor. Sonra da en tepedeki ünlü yıldızın rollerini. Kız, akristi koltuğundan  edip yeni yıldız oluyor. Artık sönmüş, eski ünlü yıldız durumuna düşmüş akristin evinin yeni hanımı oluyor, yerine geçiyor. Yani aç, yoksul, acınacak durumdayken gizlice evine  girdiği ünlü yıldızın gıpta ettiği, öykündüğü nesi var nesi yoksa ona hiç acımadan elinden alıyor. Bir zamanlar kendisine acımış ve bugünlerin temelini farkında olmadan atmış eski ünlü yıldıza son tekmeyi atmayı da ihmal etmiyor.

Şimdi hanımı olduğu eve gizlice giren eskinin yoksul ve sürünmekte olan kızı öyle acımasız öyle hırçın öyle katı biri kesiliyor ki hiç kimse onun bir zamanlar yalvaran ve merhamet dilenen biri olduğuna inanamıyor. Kız, merhametsizlik abidesi olup çıkıyor.

Artık çok ünlü bir yıldız, o görkemli evin sahibesi olan kız, etrafındakilere mum tutturuyor; kasıp kavuruyor. Ne geçmişini hatırlamak istiyor ne de bir zamanlar kendisine fazlasıyla gösterilen merhamet duygusunun en ufak bir kırıntısının bile içinde yaşamasına izin veriyor.

Yine ortalığı kasıp kavurduğu bir gün çok yorgun. Etrafında kimse kalmamış halde. Bir koltuğa yığılmış gibi otururken arkasındaki açık pencerenin perdeleri oynuyor. Hışırtıyı andıran bir ses duyuyor eskinin sefili şimdinin doruktaki aktristi. Başını çevirdiğinde arkasında üstü başı perişan, açlıktan gözlerinin feri sönmüş zapzayıf bir genç kız görüyor. Evine gizlice giren genç kızı yakalamış oluyor böylece.

Kıza “neden gizlice evine geldiğini” soruyor. Kız da ağlamaklı halde sefaletini anlatıyor.

Eski sersefil günlerinde, açık penceresinden  içeri gizlice girdiği evde ünlü akrist ve kocasına yakalanan  şimdinin en ünlü yıldızı, tıpkı bir zamanlar kendi yaptığı gibi evine gizlice giren partal giysiler içindeki aç ve sefil görünümlü kıza nasıl oluyorsa acıyıp yanına alıyor.

O pencereden daha önce kendisi sızmıştı gizlice; şimdi kendi evinin penceresi olan o pencereden bir başka kız sızmış oluyor böylece.

Film burada bitmişti. Başlarken pencereden bir kız sızmıştı içeri. Biterken o pencereden içeriye başka bir kız sızmıştı.

Bundan sonra olacakları anlamak için filmi yeniden izlemeye de  gerek yoktu. Filmde anlatılanlar tekrar işleyecekti, her şey bir kez daha el değiştirecekti. Pencereden gizlice içeri dalanlar, içeridekilerin yerini alacaktı adım adım, sabırla, sinsice. Bu kaçınılmazdı öykünün akışında.

Sersefil aç kızın, saray yavrusu evinde kocasıyla ihtişam içinde gayet mutlu yaşayan ünlü akristin yerini alması ne bir günde olmuştu ne de bir ayda. Ama olmuştu zaman içinde. Zira açık bir pencere bulmuştu bir kere içeri girecek. Girmişti de üstelik. İçeri girdikten sonra gerisi kolaydı.

Yuvadan içeri gizlice dalanlardan biri de guguk kuşlarıdır. Başka cinsten kuşların ta nerelere kaç kez uçarak toplayıp getirdiği dallardan yaptıkları yuvalarına sinsice dalan guguk kuşları, kendi yumurtalarını bu yuvalara bırakırlar. Yuvanın sahibi kuşlar, guguk kuşu tarafından yuvalarına bırakılmış yumurtaları kendi yumurtaları sanıp o yumurtadan çıkacak yavrulara bakar, besler, büyütürler. Belki o hiç doymayan guguk kuşu yavrularını beslerken yeterince bakamadığı kendi yavrularından biri açlıktan ölür.

Başka kuş yuvalarında başka kuşlarca büyütülmüş guguk kuşları, kendi yumurtalarını aynı yuvada büyüdükleri yuvanın gerçek sahibi yavruların yuvalarına bırakacaklardır kuşkusuz. Guguk kuşları, zahmetsizce anne kuş olurlar.

Açık pencerelerden, yuvalardan, kapılardan içeri davetsizce, sinsice, gizlice dalıverme örneklerinden en etkileyicisine bir kitapta rastladım. Ama bu öyküye başka hiçbir tarih kitabında rastlamadım.

Kızılay’a indikçe, zamanım da varsa kitapçılarda biraz vakit geçiririm. Çıkarken poşet dolusu kitap ile de ayrılırım.

Öyle yeni çıkmış kitap raflarına bakmam illa. Çok çeşitli raflarda oyalanırım. Sanat tarihinden, arkeolojiden, tarihten, bitki bilimden, seyahatten, güncel konulara kitap dolu  raflara bakmak, yaprakları, çiçekleri, meyveleri apayrı renklerde  bambaşka ağaçlardan önce birinin sonra bir diğerinin altında gölgelenmek gibi gelir bana. Itırı dünyaları tutan ıhlamur dalından, bembeyaz çiçekler açmış hatmi ağacı dalına konuk olmaktır benim için ayrı konuların kitapları.

İşte öyle anlardan biriydi. Raflar arasında geziniyordum. Ara ara henüz okumadığım bir kitabı raftan alıyor önce arka kapağa göz atıyor sonra önsözde göz gezdiriyordum. 

Bir kitap ilişti gözüme. Kitabın üzerinde Afrikalı olduğu besbelli kara derili bir Athena büstü. Kitabın adı Kara Athena. Hiç daha önce ilkten böylesine vurucu bir kitap adı ve kitap kapağı ile karşılaşmamıştım. Yazarına baktım. Martin Bernal.

Sanata, sanat tarihine, arkeolojiye, tarihe merak duyan biri bu kitabı hemen eline alıp evirir çevirir. Ben de aynen öyle yaptım. O an koca kitapçıda tek bir kitap varmış hissine kapıldım. Martin Bernal’in orijinal adı Black Athena, çevirideki adı Kara Athena olan kitabı, görür görmez tılsım etkisiyle kendine çekiyordu dikkatleri. Kitabı aldım.  

Kitabı kaybettiğimden çok az bir kısmını okuyabildim.

Kara Athena kitabında Martin Bernal, bir açık pencereden sızış öyküsünü topluluklar, kıtalar, kültürler arası boyutta anlatıyor, öne sürüyordu.  Bildiğimiz, okullarda öğretilen, hala elinize aldığınız bir sanat tarihi kitabında, bir uygarlığı anlatan makalede, araştırmada sunulanlara hiç benzemeyen şeyler anlatıyordu Martin Bernal.

Soluğunuz kesiliyor onları okurken. Okuduktan sonra da tarihe bakışınızı sorguluyorsunuz. “Tarih, aslında en derin giz, en çözülemez bilmece, en başkalaşmış öyküler silsilesi” diye düşünüyorsunuz. Kendi tarihi diye başkalarının tarihini benimsemiş olanların öyküsüne tanık oluyorsunuz o sayfalarda. O başkalarına ne mi olmuş? Unutulup yok olmuşlar. Silinmişler.

Kaybettiğim kitabın okuduğum kadarından aklımda kalanlar şuydu; Antik Yunan medeniyeti aslında bugünün Yunanlıları’na ait değilmiş. Bugünün Yunanlıları’nın antik Yunan medeniyeti ile hiç mi hiç ilgisi yokmuş bile. Bize Antik Yunan diye öğretilen medeniyet aslında yanlış hatırlamıyorsam doğu Akdeniz ya da Etyopya, Afrika’dan Ege’ye gelmişmiş. Yani ne büyük bir medeniyet olduğunu hepimizin tartışmasız kabul ettiğimiz Antik Yunan medeniyeti, Asya ve Afrika kökenliymiş. O başka kıtalardan gelenler, böylesine büyük, gelişmiş bir medeniyetin üstüne oturmakla kalmamışlar bir de o medeniyeti sahiplenip herkese de kendilerinin belletmişler.

Bunları anlatıyor, bu iddiaları öne sürüyordu aklımda kaldığı kadarıyla Martin Bernal. Ve sonradan bazı gazetelerde bu konuda rastladığım haberler, Martin Bernal’in Kara Athena kitabının ikinci hatta üçüncü cildini yazdığını haber veriyordu. O kitapları almadım dolayısıyla da henüz  okumadım. 

Başını sokacak bir evi, karnını doyuracak bir lokması, beş kuruşu, üstü başı olmayan perişan haldeki kızdan, guguk kuşuna , eğer doğruysa Asya-Afrika’dan gelen apayrı birileri tarafından sahiplenilen Antik Yunan medeniyeti hakkında iddia edilip anlatılanlar,  kapılara, pencerelere sıkı sıkı sahip çıkılması konusunda yeterince ders verici.

Burada “sıkı sıkı sahip çıkılması” tabiri  elbette sözün gelişi. Anlatılmak istenen, açık pencerelerden, kapılardan içeri sızanların içeri neden daldıklarının, niyetlerinin  iyi bilinmesi. Hemen yarın değil; ama birkaç on yıl, birkaç asır sonra o davetsizce içeri girenlerin nasıl sızılara, çatlaklara neden olabileceğinin ince elenip sık dokunması.

İnce eleyip sık dokumayanların hallerini yükseliş ve çöküşü anlatan o siyah beyaz film, başka yuvalara dalıp yumurtalarını o yuvalara bırakan guguk kuşları ve daha önce duymadıklarımızı yazan kitaplar açık açık gözler önüne seriyor.

O halde bu bahar aylarında pencereler  yağmur habercisi, kır kokulu, aşılayıcı rüzgarların dolması için temkinli bir şekilde açık olsun.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.02.2014, 13:50

acemi.demirci@yahoo.com.tr

 
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci