20 Nisan 2014 Pazar

Ah, o vakitsiz sönen  güzel çocuklar

Çocukları en iyi fidanların, göçüşlerini de en iyi kuşların simgeleyeceğini düşündüğümden bu yazım için  körpe fidanlar ile benim de ilk kez gördüğüm bu yüzden de bolca resmini çektiğim, beyazlı, tabalı renkte kırçıllı güvercin resimlerini seçtim tema olarak.


Kimi kırk günlükken kimi kırkının çeyreğine gelmeden göçtü dünyadan. Hastalık olmaksızın. Gözleri gülmek isterken kaderleri gülemedi. Geride kalan gözler, kedere büründü.

En küçükleri kırk günlüktü. Kırk günlük bebek açtı. Üşüyordu. Elleri hep üşüdü. Kırkını çıkarmaya gücü yetmedi. Dondu soğuktan. Annesinin de gözyaşları dondu gözpınarlarında. Çaresizlikten.
O güzel çocuklardan biri üç yaşını yakınlarda geçmişti. Kırkı çıkalı çok olmuştu; ama dördüncü doğum gününü bile göremedi. Kayboldu bir sabah. Her yerde arandı. Sonunda komşu evin havuzunda bulundu. O bulundu; ama biz sağduyumuzu yitirdik. Çocukların başına bunlar neden gelir, neler yapılırsa, analar babalar dahil herkes nasıl eğitilirse böyle şeylerin önüne geçilir odaklı can alıcı noktayı değil de apayrı detayları konuştuk durduk. Havuz problemleri çözmek, havuzdan doğan tüm sorunu çözmek değilken üstelik.


Bir havuz faciasının  ardından fırtınalar kopan o küçücük su birikintilerindeki acılar artık durulur sanılır. Zira böyle bir olayın üstüne  herkes daha tetiktedir diye düşünülür.  Her havuzun etrafına, yanına yöresine daha bir özen gösterileceği umulur. Hatta beklenir. Öyle olmadı ama. İstanbul’dan daha güneyde, başka bir havuz faciası haberi geldi. Küçücük bir çocuğu yuttu yine küçücük de olsa içi su dolu bir havuz.

Gölette yüzmek isterken boğulan çocuk haberlerine alıştık zaten neredeyse. Her sene daha bahardan başlayarak, hele de Temmuz, Ağustos’un sıcağında serinlemek için göletlere, su birikintilerine giren çocukların boğulma haberlerinde boğulur gözyaşlarımız. Bir de hiç o çocuklar gibi çimmek amacıyla gölete girmeyenlerin boğulmaları vardır. Onlar sadece gölün bulanık sularında çırpınan, batmak üzere olan kardeşlerini, kuzenlerini, arkadaşlarını hatta hiç tanımadıkları başka çocukları kurtarmak için düşünmeksizin suya atlayıverenlerdir. Çırpınan çocuklardan kurtardıkları olur. Ama kendilerini kurtaramadıkları da olur. Boğulmakta olan çocukları kurtarmak isterken kendileri de boğulanların  haberleri öyle sık çıkar ki gazetelerde.


Bir gölete gidebilecek yaştaki bu çocuklar, öğrencidir hep. Yani “Göle girilmez” tabelası varsa eğer bir yerlerde, onu okuyacak, anlayacak eğitimdedirler. Ancak ya tabela yok ya da var; ama tabelanın ne anlattığını anlamalarını sağlayacak bakış açıları gelişmemiştir bu çocuklarda. Eğitim de sadece aile eğitimi değil tabii. Topyekun eğitim. Sistem halini almış, öğrenilenlerin uygulanarak döngüye dönüştüğü, döngünün olabilecek zararları kendi kendine bertaraf edebildiği bir çarkın tıkır tıkır  işleyişine geçiş, burada anılan eğitim.

Birkaç gün önce televizyondan dinlediğimiz bir kaza haberiyle altüst olduk. Her gün gelip gittiğim Eskişehiryolu’nda  bir kaza olmuş. Kazanın olduğu kavşağı da bilirim. Hafta sonu oradan geçip, şehir merkezine inerken eşimle de konuşmuştuk, “Bu kavşak olmalı kazanın gerçekleştiği yer” diye. Bir anakız ölmüş o kavşakta diye duymuştuk. Hem de hiç yere. Hız sınırının son zamanlarda çok yakın aralıklarla habire  arttırıldığı bir yoldur Eskişehiryolu. Giderek artan yapılaşmayla mahallelerin oluştuğu bir yer iken Ankara’nın batı giriş çıkışıdır da.Yolcu otobüsünden kamyonuna, ses duvarını delercesine vınlayıp geçen motosikletlilerden orayı pist kendilerini de Formüla yarışçısı sanan, daha eli ekmek tutmamış; ama elinden babasının hep tuttuğu, beş kuruş kazanmamış; ama beş yıllık bir arabaya beğenmediğinden burun kıvırıp binmeyen, en pahalı, en hızlı arabalarla lastik izi bıraka bıraka Eskişehiryolu’nu inleten yirmisindekilerin fink attığı yoldur. Ben artık araba kullanmıyorum o yolda. Çünkü ne makas atmayı bilirim ne sinyalsiz kalkmayı ya da kuralsız  şerit değiştirmeyi. Ne de sol şeridi sahiplenip öndekinin tamponuna yapışıp onu sağa kaçırtarak yolun tek hakimi olma bencilliğine sahip olabilirim.
 
Dün öğleden sonra işyerimde odamın kapısı çalındı. Çaycı Soner girdi içeriye. Ellerinde beyaz lastik eldivenler, ağzında maske. Bir plastik kasecik içinde helva dağıtıyor. Bir tane de bana uzattı.

Çalıştığım kurumda kandil günlerinde helva dağıtılır. Bir de çalışanlardan biri veya yakınları öldüğünde dağıtılır helva. Dün kandil değildi. O halde? Biraz korkuyla çaycı Soner’e sordum “Hayırdır Soner?” diye. “Bizim voleybolcu kızlarımızdan biri vefat etmiş abla. Onun için  bu helva”, dedi. Bizim voleybolcu kızlarımızdan biri! Betim benzim attı birden duyunca. 

Gencecik bir voleybolcu kızın ölüm haberinin üzüntüsü içime işlerken aklıma kalp romatizmasından ölmüş olabileceği geldi. O kadar çok duymuştum ki kalp romatizmasını. Yirmi dört yaşına varmadan alıyordu gençleri bu hastalık. Aniden. Hiç belirti vermiyordu. Belki gittiği bir pastanede otururken; belki ders dinlerken; belki antrenmanda.


Bir voleybolcu kızın ölmesi neler neler düşündürtmüyor ki. Annesi geliyor akla ilk. Sonra babası ve varsa kardeşleri. Masada  boş kalacak sandalyesi. Odası, yatağı. Belki koltuklardan birinin üzerine fırlatıp attığı okul çantası. Ya da bilgisayarı. Yarım kalan ödevi. Ben bunları düşünürken daha dağıtacak çok helva kaseciği ile dolu servis arabasını hızla sürerek koridordaki diğer odaların kapılarını çaldı Soner.

Akşam serviste bugünkü helvanın kim için dağıtıldığını merak edenler, belki bilen olur diye soruyordu birbirine. Bilen varmış.

Helva, birkaç gün önce televizyondan dinlediğim Konutkent kavşağındaki kazada ölen anakızdan, voleybolcu kız içinmiş.

Hiçbir kötü alışkanlığa bulaşmasın, spor yapsın, ders dışında kendine meşgale bulup ona buna takılmasın düşüncesiyle mutlaka, kızını voleybola yönlendiren anne, diğer kızıyla birlikte voleybolcu kızının maçını izlemeye gitmiş. Maçtan çıktıktan sonra da eve dönüyorlarmış. Kırmızı ışıkta durmuşlar Konutkent kavşağında. Yeşil yanınca direksiyondaki anne hareket ettirmiş arabayı.  Ama herkes yeşili ve kırmızıyı dinlemiyor. Aldırmıyor. Trafikte trafik kuralları ile değil kendi vahşi egolarının insanı ve insani şeyleri hesaba katmaktan çoktan sıyrılmış sesine kulak veriyor. Kırmızıymış, yeşilmiş yanan ışık, umursamıyor onlar. Aslında umursamadıkları, insan hayatı. Kendi hayatları da dahil.


Kendilerine yeşil ışığın yandığını gördükten sonra  yola devam etmek için arabasını hareket ettiren anne ve iki kızı, kırmızı ışıkta durmak bir yana hızını dahi kesmeyen bir kural tanımaz, kırmızı ışıkta durmaz, başkalarının hayatlarına da haklarına da saygı duymaz bir anlayışın kurbanı olmuş. Kendisine kırmızı ışık yanarken bu anlayışın oturduğu direksiyondaki genç, kendilerine yeşil yandığından yola çıkan anne ve iki kızına aşırı bir hızla çarpıp, anne ve kızlarının hayatına kırmızı ışık yakmış aslında. Mütevazı, orta halli birçok kişinin kolayca edinebileceği  küçük araçlarındaki anne ve biri voleybolcu iki kızı oracıkta ölmüş o anlayış yüzünden.

Hangi ceza anne ve iki kızını geri getirebilir? Ve ne kadar ceza alacak ki ışık hızına ulaşabilse o hıza çıkacak kadar hız sevdiğinden yuvaları yok eden, pahalı araba kullanan, kırmızı ışıkta durmayan bebeler?

Servisteki herkesi derin bir üzüntü kapladı; voleybolcu kız, kardeşi ve annesinin ölüm haberi duyulunca. Bu durumlarda tanık olunan son günlerdeki başka böyle olaylar da anlatılır, bilirsiniz. Öyle bir şey anlattı önde oturan arkadaşım.

Yine Konutkent taraflarında ünlü bir mekanın sahibinin oğlu, hızı ve arabaları çok severmiş. Öyle ki şimdiye kadar paraladığı arabanın haddi hesabı yokmuş. Arabalar da öyle herkesin alacağı arabalardan değil tabii. Bir çiftlik alınabilirmiş mesela onlardan birine  verilen parayla.

Geçen hafta sabaha karşı, saat beş gibi Eskişehiryolu’nda sürat yarışı yapmaya kalkışmış o oğlan. İki yüz elli kilometreymiş sürati. Şaka gibi geliyor kulağa. “Uçaklara özenmek mi” desem diyorum bu hız deliliği için, akılcı gelmiyor. Şehrin ortasındaki bir caddede iki yüz elli kilometreyi bulan hıza ve o hıza çıkabilen mantığa ne demeli bilemiyorum. Cesaret değil bu. Gaflet. İki yüz elli kilometre hızın sonrası, kaçınılmaz son. Çarpma. Yok olmacasına çarpma hem. O hızla bir yere çarpınca kurtulan olur mu? Olmamış. İki yüz elli kilometre hızla giden sürücünün yanındaki arkadaşı da onunla beraber ölmüş.

Ah bu çocuklar!  Daha kırk günlüğünden, dört yaşındakinden dokuzundakine çocuklar.  Daha birkaç saat önce sapasağlamken, gülüp eğlenirken birkaç saat sonra ağlatan çocuklar.

Akşam yemeğinden sonra televizyon başındaydık. Haberlere bakıyoruz. İşte yine bir çocuğun ölüm haberi. Dokuz yaşında daha. Üstelik ona her türlü fenalığı yapanı da tanıyor. Resmini bile  çekmiş ona kıyanın. Daha dokuz yaşında. Dokuzunda göçen çocuğun anababası onun nasıl bir yetişkin olduğunu hiç göremeyecek. Yetenekleri nelerdi kimse öğrenemeyecek. Belki parmakları çok mahirdi. Çok iyi bir cerrah olacaktı. Belki kulağı ve gırtlağı çok iyi. Çok güzel şarkılar söyleyecekti. Belki çiftlikler kurup tarımın yeşilliğine boyayacaktı memleketinin bir köşesini. Askere uğurlayamayacak anababa oğlunu, everemeyecek, torun göremeyecek ondan. Yaşlandıklarında kapılarını çalan bir çocukları olmayacak.O da gitti. Daha dokuzunda. Toprağa.

O kırmızı ışıkta durmayı kendine ar ettiği pahalı arabasında iki kızıyla bir anneyi ya da iki yüz elli kilometre hız yapıp kendini ve arkadaşını öldüren yirmilik gençlerin altlarına  o lüks arabaları çocukları ölsün ve öldürsün diye mi veriyor anababalar? Öyle olmadığını bilsem de bu soruyu sormadan olmuyor. Delikanlı çağındaki oğlanların hız yapacağını hiç düşünmüyorlar mı? Hız yapan oğulcuklarının, hem iki kızıyla birlikte bir anneyi hem de arkadaşlarıyla birlikte kendilerini öldürebileceklerini hiç akıllarına getirmiyorlar mı? Olur a, gelmemiştir belki akıllarına. Bundan sonra akledin, ne olur! Delikanlı oğlunuzun altına en hızlısından, en pahalısından gıpgıcır arabalar verirken oğlunuzun hem kendi başına  hem de günahsız nice annelerin, kızlarının başlarına neler getirebileceklerini bir düşünün. Vebalini düşünün! Ağlamak, bu gerçekleri yıkayıp arındırmaz. Hız, artık hız kessin yollarda.
 
Tüm bunlar elbetteki kıyasları akla getiriyor. Hep imrendiğimiz Avrupa’yı hatırlatıyor mesela.

Eşimle epeyce Avrupa ülkesi gezmişliğimiz var, turlara katılarak. İş için gidilenleri yazmayayım. Zira onlarda ne adamakıllı gezilebiliyor ne de otobüs yolculuğu içerenine rastladım.

Fransa’dan Kuzey Denizi’ne kadar, Orta Avrupa’dan Avrupa’nın başkentine, sınırımızdaki Bulgaristan’a kadar çok yer dolaştık.

Yalnızca bir yerde, Belki Macaristan olabilir, şehirlerarası yolda hız sınırı doksan kilometre idi. Diğer her yerde, seksen kilometreydi. Ve bu sınıra  öylesine güzel uyuluyordu ki tek bir kaza görmedik Avrupa’nın altını üstüne getirirken otobüslerle.

Bu, hiçbir otobüs sürücüsünün tek tek kendi başına başarısı değildi. Hız sınırının şehirlerarası yollarda seksen kilometre olduğu Avrupa yollarındaki trafiğin mükemmelliği,  sürücünün mükemmel bir insan, mükemmel bir sürücü olmasından da kaynaklanmıyordu. O sürücüleri yetiştiren sistemdi mükemmel olan. Onları öyle eğiten, bu davranış biçimlerini onlara kazandıran sistemdeydi mükemmellik. Bütünün parçalarının birbiriyle uyumlu ve birinin diğerinin işleyişini bozmak bir yana çarkının dönüşünü kolaylaştıran akışıydı mükemmel olan. O akışı sağlayacak eğitiminden cezasına her türlü altyapının tamı tamına kurulmuş olmasıydı.  Sistemsizlikten ya da sistemin işlememesinden doğacak bir kargaşaya bir gün kendilerinin de kurban olabileceği bilincinin herkeste olmasıydı. Yani yetişmiş insan kavramının sadece paralı okula gidip pahalı arabaya binen insan olmak olmadığı; ama yoldayken en önce trafikte bir birey olunduğu bilincinin hazmedilmesiydi. Pahalı arabanın, ucuz ve eski araba karşısında trafikte hak olarak  en ufak bir önceliğinin, üstünlüğünün olamayacağını bilebilecek kadar sağduyulu olmaktı. Başaramadığı, beceremediği, aklının almadığı ne varsa ondan hıncını sanki uzaya yolculuk yapıyormuşçasına hız yaparak çıkaran anlayışlar değil de kendini kandırmayan, eğriyle doğruyu, akla karayı ayıran insanlar yetiştirebilme başarısındaydı mükemmellik. Kafası karışık olmadığından ortalığı da karıştırmayan insanlarla dolu bir trafikte, trafik karmaşası olmadığı gibi kazalar da olmuyordu.

Mükemmel olan, bir döngünün kurulmuş olmasının yanı sıra daha da zoru başarıp o döngünün kesintisiz yürütülmesiydi. Kurallarına uygun şekilde döngünün tıkır tıkır işliyor olmasıydı. Kolay kolay bozamıyordu bu döngüyü, diyelim ki bir küçük bir hata.

Sanatçısından, modacısından, yazarından, işçisine dünyanın her yerinden, her türlü  insanın yaşadığı Paris’te trafik ne İstanbul’unkine benziyordu ne de Ankara’nınkine. Oysa Paris’te belki de dünyanın her ülkesinin her şehrinin her mahallesinden en az bir kişi vardı farklı anlayışta, kültürde, alışkanlıkta.
Paris’in göbeğinde insanı canından bezdiren trafik yoktu öyle, belli saatlerin dışında. Çünkü oralarda yüzyılı geçkin, yani size “ben bir asrı geçkindir burada duruyorum ve buralının metrosuyum” diye haykırıyor gibi gelen, eskiliğiyle sizi ezim ezim ezen on bir hatlı metro, tramvaylar, troleybüsler, sayılamayacak kadar çok hatlı trenler, nehirlerinde tekneler vardı, caddelere seçenek olarak.  Seksenlik teyzelerin bile bindiği, onlar için sağ tarafta özel yol ayrılmış havayı kirletmeyen, yakıt derdi olmayan, ucuz ve kendiler için özel park yerleri ayrılmış bisikletler vardı. Trafik yükü, yalnızca caddelerin yükü değildi. Bu saydıklarımın hepsi hep birlikte aynı anda paylarına düştüğü kadarıyla yükleniyorlardı şehirdeki ulaşımı. Ulaşım, orada sadece bir  noktadan diğerine en ucuz, kolay, rahat, başkalarını rahatsız etmeden gerçekleşmesi gereken bir olguydu o kadar.  Arabalar da bir noktadan diğerine gitmeye yarayan bir araçtı sadece. Oysa burada arabalar, bazılarınca yetersizliklerin, özgüvensizliklerin onunla kapatılıp var olunabileceği sanılarak gösteriş amacıyla kullanılıyor, yolları inlete inlete. Kırmızı ışıklarda geçerek. Bizler için trafiğin ne anlama geldiği, trafikteyken kalp atışlarımızın sayılması, tansiyonumuzun ölçülmesiyle cevaplanabilir en güzel!

Kimdi biri voleybolcu iki kız ve annelerinin ölümünde suçlu? Altına en pahalısından araba verilerek gecenin beşinde sokaklarda iki yüz elli kilometre hız yapan anlayış mı sadece? Bu anlayışla yetişmeye izin veren hatta çanak tutan, aileden başlayan eğitim anlayışımız mı? Sistem mi; yoksa sistemsizlik mi? Toplumbilimcilerimize pek danışmamamız mı yoksa?

Yetişmiş çok toplumbilimcimiz yani sosyologumuz var. Ama sosyologlarımızın çok büyük bölümünü toplumun sorunlarıyla haşır neşir olurken göremiyoruz. Belki kişisel olarak ilgileniyor olabilirler. O başka. Oysa sosyologlar ne kadar sosyoloji ile iç içe olmak isteseler de kendi alanlarında iş bulamıyorlar. Buldukları iş de sosyoloji ile uzaktan yakından ilgili olmuyor. Nereden mi biliyorum? Mezuniyetinden biri sosyoloji olan eşimin diğer mezuniyet dalı ile üniversitede hocalık yapmasından biliyorum. Toplumun hali sosyologlara incelettirilip, tablo ortaya bilimsel bir çalışma sonucu ile koyulmadıkça daha defalarca “Ah be güzel çocuklar” diyebiliriz. Belki böyle çalışmalar mevcut olabilir; ama belli ki yeterli değil. Sonuçlar, mevcut durum  böyle dedirtiyor.

Ve en acı soru… Daha ne kadar “Ah be güzel çocuk” diyeceğiz, güzel çocukların ölümlerinin ardından? Düzelmeyecek mi bu yollar; bu gidiş? Vebali kimin bu ölümlerin?

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.04.2014, 10:28



Paylaş :

6 yorum:

  1. Benzetmeler ne kadar yerinde olmuş.. kendini bilmez birinin 10 sn yaşayacağı adrenalinle sönüp giden hayalleri, gelecekleri oluyor. Kim bilir belki uzun yıllar sonra sahip olduğu tek çocuk, belki yıllar sonra bulduğu anne babası kardeşi göz açıp kapayıncaya kadar geçen hız tutkusunun kurbanı oluyor...
    Küçücük çocuklara tecavüz edip öldüren aşağılık zihniyet ise kesinlikle idamı hak ediyor !! Allah ailelerinde sabır versin....

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hepimiz bu haberlerde aynı duyguları hissediyoruz. Yazınla bir kez daha gördüm Hazel. Güzel çocukların güzel oymayan kaderleri dünyayı güzelleştirmekten çok uzak!

      Artık sana burada çok alıştım. Çok sevgilerimle Hazel.

      Sil
  2. keşke daha çok vakit ayırabilsem :))

    (*Belki biliyorsunuzdur ama söyleyeyim dedim yanda hakkımda kısmında en altta blog adresiniz emidemirci diye yazılmış)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Benim en sevdiğim kişiler, her zaman farkına varmam gerekenleri bana en başta söyleyen kişilerdir. Çünkü onlar açıkları kapatan dostlardır.

      acemidemirci değil de emidemirci olduğunu biliyorum Hazel; ama düzeltemiyorum. Yazdığımı kabul etmiyor blog ya da benin bilgim yeterli değil düzeltmeye. Burayı bana hediye eden arkadaşıma yazdım. O Amerika'da. Oradan öyle gözükmüyormuş. acemidemirci olarak gözüküyormuş. Çözemedim yani.

      Bu arada gözüne çarpan başka şey olursa ilk senden duyayım. Alıştım ya:)

      Sil
  3. Ülkemizde bir canın kıymeti o kadar ucuz ki...
    Bir gencin hız hevesi bir ailenin hayatına mal oluyor.
    Hep mi dikkatsiziz küçücük çocuklar ölsede hala aynı mantıkta ilerliyorlar...
    Ne güzel yapmışsınızda değinmişsiniz bu konuya...
    Keşke uyarılarla kendine gelen bi halka sahip olsak.. Ama tam tersi daha da fazlalaşıyo böyle ölümler...
    Paylaşımdan bile anlıyorum nasıl içiniz acıyarak yazdığınızı..
    Yüreğinize sağlık ..
    Sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Telefonumda internet olmadığından akşamları, işler hafifledikten sonra bakabiliyorum, dolayısıyla da cevap yazma fırsatın oluyor Şeyma.

      Cumartesi günü yazımda geçen Konutkent kavşağının karşısında bir kaza gördük. Bir adam erdeydi. Başında da insanlar.

      Bugün yine böyle haberleri okuduk.

      Böyle iç acıtan haberleri hiç duymayacağımız günlerde, havadan sudan, eğlendirici konular da yazabilmek dileğimle.

      Sevgiler.
      Selamların Hüdaydalısından:)

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci