16 Nisan 2014 Çarşamba

Canlı bir öykü: İlkay

Bu öykümün yayını  tam kanlı ay tutulmasına denk geldiği ve öykümdeki gerçek kahramanın adı –ay ile bittiği için bu sabah saat altı sıralarında yakalayıp çektiğim  kırmızı ay fotoğraflarını seçtim tema olarak.


Adım başı rastlamayız İlkay gibisine.

İlkay, benim gördüğüm canlı bir öyküdür. İlkay, zorlukları eğen kadın bileğinin de adıdır. O bileklerde hiç bilezik görmedim; ama onun bileğine kendi gayretiyle ne bilezikler taktığını hep gördüm. En son bileziği, özel çocukların eğitimi işine girdiği özel okul sahibi olmakla eğitim bileziği oldu.
Çok yakınım olmasına rağmen hep uzaktık onunla. Hiç aynı şehirde olamadık; bir çok şeyi kaçırdık bu yüzden halakızı İlkay ile hayatımızda. Gerçi birlikte oyun oynayamazdık aynı yerde de büyüsek. O oyun çağındayken ben okulluydum zira.



Liseden sonra okumayı  değil de ticareti seçenler vardır ya. Hani Bill Gates’in de aralarında bulunduğu üniversite okumanın kendileri için vakit kaybı olacağını düşünenler… İlkay onun için mi okumadı üniversiteyi bilmem; ama İlkay şu an yanında onlarca üniversite bitirmiş çalıştırıp, onların hayatlarını kazanmasını sağlıyor. İlkay, pek çok üniversiteliye iş veriyor şimdi.

Bir yaz tatilinde halamlara gitmiştik, Çine’ye. Liseliydim. Halamın en küçük çocuğu  İlkay’ın sıra dışı biri olduğuna ilk orada kanaat getirmiştim. İlkokulluydu; ama benim diyen tüccara pabucunu ters giydirecek bir ilkokulluydu İlkay.

Yaz sonuna denk gelen daha sonraki bir ziyaretimizde ben artık çalışıyordum. İlkay, eve giren ne var ne yoksa çayından şekerine, pirincinden tuzuna fiyatını biliyordu. Bazen fiyatı çok bulduğu da oluyordu. Bir ürünün maliyetini kafasından hesaplayıveriyordu bir çırpıda. Bakış açısı ticariydi. İlkay gibi bakmak, başka tür bir zekaya sahip olmak demekti. Ticari zekaya.

Küçük yerdi mimarisi de doğası da nefis mi nefis Çine. Çok sevimliydi. Memuru azdı, iş imkanı neredeyse yoktu çalışmak isteyenler için. Mimari, olağanüstü güzeldi. Tek katlı eski evlerin kapılarının, pencerelerinin etrafı beyaz nakışlarla sarmalanmıştı. Asar Tepesi ve kanyondaki taş köprü harikaydı. Buraları bize gezdirirken kuzen İlkay’ı daha bir yakından  tanıdım. Cin gibiydi. Kandırılabilecek biri değildi asla. Tam anlamıyla bir külyutmazdı o.

Babasının; yani eniştemin  kullandığı kırmızı Anadol’a doluşmuştuk. Etraftaki dağlar zeytinle kaplıydı. Maddi olarak hiçbir sıkıntıları olmamasına rağmen İlkay, bazı tepeleri eliyle gösterip “oralardan yabani zeytin topladığını ve zeytinyağı fabrikasına verdiğini” söyleyince  daha on sekizinde birinin bunları nasıl  düşünüp yaptığına  şaştım. Öyle ya normalde hayat böyle akmazdı. Kızlar belli bir yaşa gelince tepelerdeki zeytinler değil gelecek düşünülürdü. Çoklukla da evlenilir, çoluk çocuğa karışılırdı. Oysa İlkay, dağlardaki zeytinlerden başka bir şey düşünmüyordu. Kendi zeytinliklerinden topladıkları zeytinler dışında. Yamacından geçtiğimiz bir tepedeki zeytin ağaçlarını gözüyle süzüyor “bu tepeden bilmem kaç ton zeytin ve zeytin yağı çıkacağını” söyleyip ardından da maliyet kar hesabı yapıyordu. Kafası zehir gibi işliyordu ticarette. Neredeyse çarkların sesini duyuyordum o düşünürken. Tıkır tıkır diye.

Çine’nin kendine has, sade; ama işçilikli mimariye sahip evlerini çok beğendiğimi görünce bana adım adım Çine’yi gezdirmeye başladı. Sokaklar o güzel nakışlı, bugün koruma altında olduğunu duyup sevindiğim evler ile doluydu. Çağla yeşiline ya da gri maviye boyalı. Her evin önünde dakikalarca durup resmini çekerken yoldan geçenler de İlkay’la selamlaşıp konuşuyorlardı. İlkay herkesi tanıyordu. Çocuğundan yaşlısına herkes de İlkay’ı.

Daha ziyade orta yaşın üstünde, ellerini arkalarında kavuşturmuş emeklilerle esnaf, İlkay’ı görünce ille de vergi iadesi konusunu açıyor, “faturaları, fişleri kendisine ne zaman vermeleri gerektiğini” soruyorlardı.

Şimdilerde uygulamadan kalkan vergi iadesi, o zamanlar tüm çalışanların, emeklilerin başındaydı. Yıl boyunca yapılan alışverişlerden toplanan fiş ve faturalar biriktirilir, sene sonunda da bunlar vergi iade zarflarının arkasında yer alan listeye yazılır sonra da ilgili kurumlara teslim edilirdi. Bu işlemin sonunda KDV olarak kesilen vergiler, belirlenmiş bir orana göre iade edilirdi.

O zamanlar, bu konulara pek çok kasabalının, köylünün aklı ermediğinden bu işleri kotaranlara başvururlar, fişler ziyan olup gideceğine  iade edilen tutarın belli bir kısmını kendileri adına vergi iade zarflarını doldurana vererek vergi iadesi almaktan mahrum kalmamış olurlardı. Hem kendileri hem de kendilerine yardımcı olan da karlı çıkıyordu bu durumdan.

Çine’de bu işleri halledebilecek  bir iki kişiden biriydi İlkay; belki de tek kişiydi. İlkay, hem kazandırıyor hem de kazanıyordu fişlerle, daha on sekizine varmadan. Lise öğrencisiyken. Hem de hemen hemen   iş imkanı olmayan küçük bir kasabada kendine iş bulmuştu.

Mahkeme önünde arzuhalcilik yaptığı da oldu İlkay’ın. Neredeyse hiç biri dilekçe yazmayı bilmeyen kasabalıların, köylülerin dilekçelerini yazarak  zeytincilik dışında da epeyce para kazandı.

Çine’ye yerleştiklerinden beri hiç bağlarını koparmasalar da artık memleketteki tarlaları, bağları, bahçeleri ile ilgilenemez olmuşlardı. İlkay’ın babası ölünce Aksaray’daki bağlara, tarlalara yetişmek daha zorlaştı. Mecburen sattılar ne var ne yoksa memlekette. Ellerine geçen para ile de Çine’de yeni zeytinlikler aldılar. İlkay artık eni konu zeytin topluyor, çiziyor, topladığı zeytinleri salamura ediyor ve yağını çıkarıp ticaretini yapıyordu. Tek başına değil. Hasat boyunca yanında çalıştırdıklarıyla yapıyordu bunları. İşverendi de yani artık.


Dağlara gitmek için rahat arabalara ihtiyaç vardı. İlkay, babasından kalan emektar kırmızı Anadol’dan sonra kendine arazi kamyonetleri almaya başladı. Hanım ağalar gibi kuruluyordu kamyonete. Giysileri de ona göre rahattı. Bir kot, üzerine yazsa bir penye bluz; kışsa bir kazak. Giyside miyside değildi gözü. Aklı fikri artık semeresini görmeye başladığı ticaretteydi.

Taaa vergi iadesi zarfı doldururken bir yandan da mahkeme önünde arzuhalcilik yaptığı günden bugüne  ticarette adım adım ilerledi İlkay. Bulunduğu  basamakta kalmadı hiç. Hep daha üste tırmandı. İvmesi hep yukarıya doğruydu. Bu arada ne evlendi ne çoluk çocuğa karıştı. Ticareti her şeyden daha çok sevdi. Bir de yeğenlerini.

Aklı ticaretteydi; ama kalbi her zaman yufkaydı. Yakınlarından, arkadaşlarından birinin başı sıkıştığında ilk o koşar, elinden geleni yapardı. Her zaman kıymeti bilinmezdi, kalbinin kırıldığı da oldu yardım ettiği bazıları tarafından; ama o yine de ne yardımsever olmaktan vazgeçti ne de ihtiyacı olan birinin elinden tutmayı bıraktı. İşlerini ilerletme, büyütme düşüncesini de bırakmıyordu bir yandan. İş, onun hiç bitmeyen tek sevdasıydı.

İlkay’ın aniden okul işine girdiğini duyduğumda “Bu da nereden çıktı”, “Aklına nerden geldi okul konuları” diye düşünmeden edemedim. Meğer aklına filan gelmemiş; ama kısmet ayağına gelmiş.

İlkay, mahallenin muhtarı da olan manava alışverişe gittiğinde sohbet ederken manav muhtar kendisine akıl danışmış. Muhtarın bir arkadaşı ile ortak olduğu,  özel eğitime muhtaç çocuklar için bir okulu varmış. Ortağı ile bir bina kiralamışlar, okulu açmışlar, üç beş de öğrenci bulmuşlar, o kadar.  Ne vergi yatırmışlar ne de sigorta. Hiç akıl edememişler bu okulun vergisi olur, sigortası olur diye. Yatmayan vergi ve sigortalar birikmiş, on beş bin lirayı bulmuş. Muhtarın o an denkleştiremeyeceği  bir meblağmış on beş bin lira.

Muhtar, “bu parayı nasıl karşılayacağını, karşılayamaz ise hapse düşüp düşmeyeceğini” sorarken bir yandan da  “bir alan olsa da borcunu ödemek karşılığında okulu ona devretse” diye dert yanarken İlkay, borç batağındaki, öğrencisi bile neredeyse kalmamış okula talip olmuş. İlkay, beş sap pırasa ile bir göbek marul almaya gittiği manavdan üç, beş öğrencisi olan, on beş bin lira da borcu olan okulu alıp, okulun yarı hissesinin  sahibi olarak dönmüş.


Hemen ertesi sabah kolları sıvayıp işe koyulmuş. Dağ bayır, köy köy gezerek özel eğitime ihtiyaç duyan çocukları bulup okulunun öğrencisi yapmış. Herkesle konuşmuş bu tür çocukların yaşadığı köyleri bilen. Kimden özel eğitime ihtiyacı olan böyle bir çocuğun yaşadığı köy duysa, dağ bayır, gece gündüz dememiş; atlamış kamyonetine gitmiş. O çocukları okulunun öğrencisi yaparken, o çocukların  her birinin nasıl acıklı öykülerinde pupa yelken gezmiş. Onlara yardımcı olabilmek için pervane olmuş o öyküleri dinledikçe, gördükçe, öğrendikçe. Her öğrencinin ayrı bir hikayesi varmış. İç burkan. İlkay, bu öykülerde içi sızlasa da, gözleriyle gördüğünde yüreği dağlansa da belli etmemiş. Her öğrencisine dört elle sarılıp onlara faydalı olmaya çalışmış.

Kısa zaman içinde öğrenci sayısı otuzu bulmuş. Çalışanlar da artmış. Özel öğrencilere ders verecek öğretmenler, fizyoterapistler, muhasebeciler, aşçılar, temizlikçiler, sekreter, öğrencileri taşıyacak servis şoförü derken İlkay epeyce kişiye de iş kapısı sağlamış böylece.

Öğrencileri köylerinden getirip götürmek için servis aracı olarak kullanılmak üzere bir midibüs, şehirlerarası yolculuk yaparken bineceği siyah bir jip bir de günlük normal binek araç almış kendine. Daha önceki zeytincilikten gelen birikimleriyle. Zeytinciliği de bırakmamış; ama onu da mevsimi gelince tuttuğu adamlara yaptırmış.  Onlar dağlarda zeytin toplarken İlkay da o dağlardaki köylerden öğrenci topluyormuş her gün.


İki yıl içinde okulun tüm borçlarını ödediği gibi okulun diğer yarı hissesine sahip muhtarın arkadaşından geri kalan yarıyı da almış. Böylece okulun tamamının sahibi olmuş. İlkay, artık tam anlamıyla patron oluvermiş o günden başlayarak. Çalışanlarının kendisine sürpriz olarak hazırladığı kutlamalarla karşıladığı doğum günlerinde, pastanın üstündeki mumlara  patron odasındaki masasında üflemiş.

Çalışanları onu çok seviyor belli. Hepsi de onu üzmemek için gözünün içine bakıyor. Ama bir gün bir çalışanı yüzünden iki gözü iki çeşme ağlıyordu İlkay. İlk kez bir şeyin hesabını kitabını yapamıyordu.
İlkay’ın sadece yalnızken ağladığını biliyordum. Kimselerin yanında ağlamaz. O, herkesin yanında dimdik, işini yapan, işine koşturandır. İşi, hayatıdır. Ama yalnız kaldığında İlkay olur. Canının yandığını yalnız kalınca hatırlar tek. Acısını, üzüntüsünü hep yalnızken yaşar. Onu herkesin içinde böylesine ağlatan hikayeyi dinledikten sonra ağlamayacak kimse yoktu zaten. Hem de orta yerde, saklısız gizlisiz. Bazı hikayeler, ağlatan cinsten.

Henüz otuz üç yaşındaymış İlkay’ın yanında çalışanlardan biri olan  Ramize. Ufak tefek, bakımlı, güzelce. İlk kocasına kaçmışmış daha on beşindeyken. Oğlan da on dokuzundaymış kaçtıklarında. Askere bile gitmemişmiş henüz. Eli iş tutmuyor oğlanın daha o sıralar. Babası kıt kanaat geçinen biriymiş zaten. Geçim derdi başlamış, tatları bozulmuş kaçtıktan bir müddet sonra. Nikah bile kıyılmadan ayrılmış Ramize, kaçtığı oğlandan. Ayrıldığında Ramize,  artık bir kız annesiymiş.
İkinci kocası aklına estikçe dövermiş kadıncağızı. Dayağa daha fazla dayanamamış. Boşanmış dayakçı kocadan. Daha yirmi yaşındaymış  o sırada.

Bir daha evliliği hiç düşünmese de bu kadar gençken daha fazla bekar kalamamış. Kendisinden yirmi yaşa yakın büyük bir adamla evlenmiş  bu kez. Ölen karısından iki oğlu olan adam, doğru düzgün işi, aylığı olan biriymiş. Bir kızı da bu adamdan olmuş Ramize’nin.


Gün geçtikçe yaş farkı giderek hissedilmeye başlanmış Ramize ve kocası arasında. Adam, huzursuzluk çıkarıyor, olmadık yerlerde kıskançlıklarda bulunuyormuş. Ramize’nin canına tak etmiş; ama bir kez daha ayrılmayı göze alamamış. İlk evliliğinde olan kızı zaten çok kızgınmış Ramize’ye. Kardeşi ile de hiç görüşmüyor, anneannesinin yanında kalıyormuş kız. Küçük kızı da hiç tanımadığı ablası gibi kendine kızacak, zaten büyük kızının olduğu baba evine nasıl gidecek, nerede kalacak diye tasalanmaya başlamış Ramize. Eğer çocuklarıyla başını sokacağı bir göz evi olsa, ortada kalmayacağını bilse bir dakika bile durmayacakmış dayakçı olup çıkmış kocanın yanında; ama biriktirdikleriyle  de ev alınacak gibi değilmiş ki.

Ramize’nin babası farkındaymış kızının çıkmazda olduğunun. Baba yüreği bu, dayanamamış, “Kalk gel kızım bu adam seni öldürecek bu gidişle” demiş. Her defasında da “Çocuğum için katlanacağım” lafını işitmiş babası Ramize’den.

Bir ara eni konu bozulmuş Ramize ile kendinden yirmi yaş büyük dayakçı kocasının araları.  Küsmüş Ramize; alıp başını babasının yanına gitmiş büyük bir kıskançlık krizinin ardından. Adam, elçiler göndermiş barışmak için. Baktı olmuyor, sonunda kendisi çalmış kapıyı.

Ramize’nin aklına güvence istemek gelmiş barışmanın koşulu olarak. Adamın önceki evliliğinden iki oğlu olduğundan hadi adama bir şey olursa ortada kalacağını ileri sürüp oturdukları evi kendi üzerine yapmasını istemiş. Adam,  “Hayır” demiş.

Ramize, babasının evinden bir türlü dönmeyince adam, evi Ramize’nin üzerine yapmış. Barışmışlar böylece. Ama kocasına hiç güvenmeyen Ramize’nin ortada kalakalacağı korkusu bir türlü geçmemiş. Ya kocası evi yeniden kendi üzerine almak isterse, ev elinden giderse korkusu her gün biraz daha depreşmiş içinde. Sonunda evi, yurtdışında çalışan kardeşinin üzerine yapmış. İçi çok rahatlamış böylece.

Emekliliğin ardından esnaflığa başlayan Ramize’nin kocası, bir gün öfkeyle çıkagelmiş. Evi sormuş. İmalarda bulunmuş. Ramize, korktuğunun başına geldiğini, evin tapusunu kardeşinin üzerine geçirdiğini kocasının öğrendiğini anlamış. O günden sonra kocasının imaları hep sürmüş, tartışmalar alıp başını gitmiş.

Ramize, o sabah sofrayı kuruyormuş kocası mutfağa daldığında. Adam, evi sormuş yine hışımla.  Ramize, kocasını tersleyince adam tezgahtaki siyah saplı et bıçağını kaptığı gibi Ramize’nin sırtına saplamış. Ramize hiç direnemeden yere düşmüş. Adam bıçağı bu kez Ramize’nin kalbine saplamış. Tam yirmi yedi bıçak izi varmış Ramize’nin göğsünde.

İlkay, Ramize’nin  cenazesiyle, defnedilmesiyle her şeyle ilgilenmiş. Annesi mezara, babası hapse giden Ramize’nin küçük kızını her hafta onca kilometreyi kat edip, her şeyden çok düşündüğü işlerini bırakıp ziyarete gitmiş elinde oyuncaklarla, hediyelerle. Yanında çalışanlar, İlkay’ı ne kadar tanısalar da bu olaydan sonraki tavırlarıyla onu daha bir sevmişler, takdir etmişler. Buz kalıbı gibi gördükleri İlkay’ın nasıl eridiğine tanık olmuşlar içlerinden birinin, Ramize’nin acı ölümü karşısında.


İlkay, çalışanlarından biri olan Ramize’nin ardından gözyaşı döker, Ramize’nin geride kalan küçük kızı için elinde oyuncaklarla her hafta ziyarete giderken hiç ağlamayacak sanılan insanların nasıl da içten ağlayabildiklerini görmüş Ramize’nin iş arkadaşları, okul çalışanları.  Maun masasında oturan patron İlkay’ın içindeki saklı, gizli mi gizli o kırılgan, duygusal, sevilmeyi beklemekten belki sevgisini göstermeye vakit bulamamış İlkay’ı görmüşler daha önce hiç kimselerin göremediği, ikl kez gördükleri  İlkay’ın gözyaşlarında.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.12.2013, 15:40
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @Acemi Demirci


Paylaş :

3 yorum:

  1. Merhaba :)
    Okurken bi kadının ne kadar güçlü olsada kırılgan olduğunu ve daha nice güzel ayrıntıları o kadar güzel anlatmışsınız ki...
    Yüreğinize kaleminize sağlık..
    Sevgilerimle

    YanıtlaSil
  2. Merhaba Şeyma,

    Seni burada görmekten dolayı çok sevinçliyim.

    Kadınlar üzerine öykülerimden biriydi. "Rüzgara karşuı savaşan gelincikler", "Karlı günde kanlı Keklik", "Aşeren gelinler", "Nadide Ablanın emekli maaşı" da kadın üzerine yazılarımdan bazıları.

    Hep beklerim görüşlerini, yorumlarını.
    Çok sevgi ve Hüdaydalı selamlarımla.
    Acemi Demirci ya da AYY

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tabiki bütün yazılarını okumak istedim :)
      Konuyu göze sokmadan ince ince işlemişsiniz yazılarınızı...
      Bütün hepsini okuyacağım en kısa zamanda :)
      Sevgilerimle

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci