13 Nisan 2014 Pazar

Telefonun öbür ucundakiler


Ender olarak rastlasak da ara sıra çevremizde kendinden çok başkalarını düşünenler gördüğümüz olur. Bu öyküm, benim denk geldiğim öyle insanlardan esinlenmedir. Ve tüm başkalarını, sevdiklerini  kendinden çok düşünenlere adanmış bir öyküdür.

Telefonun öbür ucundakiler 

Telefon dahi çalsın istemeyen Çağla, telefon çaldığında masadaki işini bitirmek üzereydi. Sadece yetişecek işleri olduğundan değil ağzını açamayacak kadar yorgun olmasındandı bu isteği. Yakınlarda hastaneden çıkan babasının başını beklemişti son üç haftadır. Tüm iznini alıp, hastanelerde gecelemiş, sabahlamıştı. Uyumamıştı bile doğru dürüst günlerce, hastanede kolçaksız iğreti bir koltukta sabahlarken. Sadece fiziksel değil ruhen de hissediyordu yorgunluğunu. Bu da kendisini korkutuyordu. Çünkü bugüne dek ruhunun yorulduğunu hissettiği hiç olmamıştı. Telefon çalmaya devam ediyordu Çağla gözünü açabilmek için kahvesini yudumlarken.


Çağla, telefonu açtığında araya yaz tatili girdiğinden uzunca bir zamandır görüşemediği arkadaşının sesini duyunca sevindi. Eski oda arkadaşı, yazlığında aylardır yaptığı tatilinden döndüğünü haber veriyordu.  Şirketteki iş arkadaşlarıyla  anlaşmazlığa düşünce  yirmi yılını doldurur doldurmaz hemen emekli olan Şermin, zaman zaman  Çağla’yı arardı aramasına da bir “Merhaba” dedikten sonra ardı ardına sorular sıralar, Çağla’yı sorguya çekermişçesine konuşurdu. Şermin, özellikle emekli olmasına neden olanların ne durumda olduğunu öğrenmek isterdi Çağla’dan. Çağla, bunu bilir, öyle ayrıntıya girmeden, laf taşıyıcı durumuna düşmeden, suya sabuna dokunmayan şeyler söylerdi Şermin’e. Yine de Şermin bir söz, bir kelime yakalar, başlardı onunla ilgili sorular sıralamaya bu kez de. Sorular uzar da uzardı. Çağla’nın kısa cevaplarından, es geçtiği ayrıntılardan haz etmeyen Şermin, azarlar gibi keserdi lafını Çağla’nın. Soruları  sormaya baştan başlar, canından bezdirirdi Çağla’yı. Çağla, bunca sorudan bunalıp konunun akışını değiştirmek için kendisi soru sorunca da Şermin’in cevabı hep aynı olurdu. “Bildiğin gibi”; “Nasıl olsun işte”. 



Çağla, Şermin’in kendisini uzun uzun sorgulaması yetmezmiş gibi bir de yakaladığı en ufak bir şeyi deşip onu da ince ince öğrenmeye çalışmasından hiç haz etmese de o kadar uzun zamandır arkadaştılar ki Şermin’i incitecek bir şey de yapamıyordu. İkisi arasındaki telefon konuşması sanki Çağla’nın Şermin’e işte olan biten ne varsa onu rapor etmesi imişçesine sürüyordu. Hep Şermin sorardı soruları; böylece onun konuşmak istediği konular açılırdı. Kazara Çağla bir kez olsun kendinden bahsetse Şermin zaten yüksek olan sesini daha da yükseltir kısacık bir cümleyle akıl vererek konuyu kapatır hemen ardından da yeni bir soru sorardı. Dinleyemezdi Şermin öyle kendi meseleleri dışındaki şeyleri. Hele de sorunlu şeyleri. Çağla, böyle akıp giden telefon konuşmalarından çok bunalmıştı. Ama ne yapsın. Şermin onun arkadaşıydı.

Şermin, Çağla’nın sesini duymaktan çok sevinmiş kahkahamsı bir sesle, “Merhaba” dedi. Çağla da merhabayla karşılık verdi."N’apıyorsun Çağla?”
-Çalışıyorum.
-Nasıl işler, bir değişiklik filan var mı?”
“Yok. Aynı.”, diyen Çağla aslında Şermin’in, “emekli olacaklar var mı, işteki yönetim kadrolarında bir değişiklik var mı, çalışanlar arasında baş gösteren huzursuzluk, çekişme, kavga dövüş var mı” diye sormak istediğini biliyordu sorusuyla. “Sen neler yapıyorsun Şermin, nasılsın?” diye sordu Çağla. “İyiyim. Nasıl olayım”, dedi Şermin.
-Eşin nasıl, çocuklar nasıl?
“Nasıl olsunlar, iyiler”, diyerek yine iki, üç kelimelik cümleler ile geçiştiriyordu Şermin. Ama kendisi bir paragraflık sorular soruyor, merak ettiği konuların ıcığını cıcığını evire çevire öğrenmek istiyordu. Şermin, şirkette ne var ne yok  eni konu sorduktan sonra “Çağla’nın son günlerde hafta sonu gezileriyle  bir yerlere gidip gitmediğini” sordu. Bu soru ile de kavgalı gürültülü ayrıldığı şirketteki eski tur arkadaşları ile Çağla’nın gezilere çıkıp çıkmadığını öğrenmek istiyordu. Çağla, “Hafta sonları hiçbir yere gitmediğini hatta neredeyse üç yıla yakındır artık turlara çıkamadığını” söylerken yutkundu, sesi çıkmadı nasıl olduysa. “Ne oldu, hasta mısın yoksa”, diye sordu Şermin.
-Yorgunum. Sesim bile çıkmıyor artık.
-Çok mu yoruyorlar seni şirkette? Zaten onlar sesi çıkmayan birini buldular mı çalıştırır çalıştırır sonunda da posanı çıkarıp atarlar. Sana da çok yüklendiler di mi?
-Öyle değil. İşteki yorgunluğumdan çıkmıyor değil sesim. Hatta işte dinleniyorum bile ben. Zira oturuyorum en azından iş yaparken.
-O zaman etrafındakilerle mi sıkıntın var?
-Etrafımdakilerle bir sıkıntım da yok. Babam hastaydı. Hastanede yirmi gün kaldım onunla. Babam daha iyi; ama ben uykusuzluktan, yorgunluktan şu sıralar pek kendimde değilim.
-Baban düzeldi mi?

-Hayır. Evlerimiz de uzak. Gelip gitmek filan derken, demişti ki  Şermin lafı ağzına yıkadı Çağla’nın. “Aaaa. Ocakta yemek var. Bak unutuyordum az kalsın. Telefonu kapatıp bakayım da yanmasın. Hadi görüşürüz”.  “Görüşürüz”, dedi Çağla, telefonu kapatırken. Ne zaman Şermin’in öğrenmeyi dört gözle beklediği  konular dışında Çağla bir şey anlatmaya başlasa Şermin’in mutlaka tam o anda bir işi çıkardı. Ya kapı ya cep telefonu çalar ya  ocakta yemek olur ya da  çamaşır makinesi durduğundan  çamaşırları asmaya gitmesi gerekirdi.  Çağla alışmıştı. Şermin’in kendi halini hatırını sormak için değil de sadece şirkette içini soğutacak bir şeyler olup olmadığını öğrenmek için arıyor olmasına. Çağla’nın buna üzülecek hali yoktu. Şermin böyleydi. Dostane olmaktan uzak bu telefon konuşmaları canını sıkar olmuştu; ama bugün Şermin’in canının kendisinden daha çok sıkılmış olduğuna da emindi. Zira Şermin, kanlı bıçaklı ayrıldığı insanlar hakkında tek bir laf işitememişti. Hazır telefon elindeyken Bursa’daki kız kardeşini aramak istedi Çağla. Kardeşi biraz yardıma gelse ne iyi olurdu. Ayakta duracak hali yoktu Çağla’nın. Bir hafta dinlensin başka bir şey istemiyordu.


Uzun uzun çaldırdı Çağla kız kardeşinin telefonunu. Kardeşi telefona bakmıyordu.  Çağla, telefonunu çekmeceye tıkarken “Cevapsız aramalarda görünce nasıl olsa beni arar” diye düşündü. Öğle tatilinde Çağla’nın cep telefonu çaldı. Kız kardeşi arıyor sandı; ama arayan Balıkesir’de yaşayan ağabeyinin karısı Seher’di. Seher, Çağla’nın yorgunluktan çıkamaz olmuş  sesini duyunca, “Boğazın mı ağrıyor, sesin çıkmıyor” diye sordu.
-Yorgunluktan çıkmıyor sesim.
-Ne oldu ki?
-Atamadım hala yorgunluğu. Dinlensem iyi olacak; ama dinlenecek zaman yok. İznim de bitti.
-Dinlenirsin canım bir ara. Yavaş yavaş geçer yorgunluklar.

Babasının hastalığı sırasında hiç yardımda bulunmamış Seher’in duyduklarından hoşlanmadığını hemen anladı Çağla.
-Kamil baba iyi mi?
-Daha iyi. Ama evden çıkamıyor. Sıkıntıda o yüzden, demişti ki, “Geçer canım. Her şey geçer. Sabırla. Pat diye iyileşecek hali yok ya”, deyiverdi Seher.
Çağla, babasını yoklamaya bir kez bile hastaneye gelmeyen Seher’in sırf aramamış durumuna düşmemek için aradığını; yardımcı olmak şöyle dursun böyle bir talep duyacağı korkusu taşıyarak konuşmaya sık sık müdahale edip konunun akışını değiştireceğini iyi biliyordu. Ama ne yapsındı? Seher, abisinin karısıydı ve terslemek olmazdı. İdare edecekti artık Seher’i her türlü densizliğine rağmen. Çağla, konuyu değiştirdi ,“Siz nasılsınız”, diye sorarak.
-Nasıl olalım. Biz de çok yorgunuz?
-Hayırdır, ne oldu?
-Vize almak için uğraşıyoruz. Yurt dışına gideceğiz de bayram tatilinde.
Çağla bunu duyunca çok şaşırdı. Hiç olmazsa bayramda abisi ve yengesi Seher, Balıkesir’den gelseler de biraz yükünü hafifletseler istiyordu. Hiç olmazsa bayram tatilinde  bir, iki gün evde kalabilse de dinlense istiyordu. Ama olamayacaktı besbelli. Daha babasını görmeye hiç gelmemiş abisi, karısı Seher ile bayram tatilinde yine her şeyi Çağla’ya yıkıp keyiflerine bakacaklardı. Çağla’nın sesi çıkmadı. Ortalığı sessizlik kaplayınca Seher pür neşe konuşmaya başladı, “Vize için koşturup duruyorum oradan oraya. İtalya’ya gidince de koşturacağız tabi dokuz gün boyunca gezip tozarken. Onun için bir de şöyle rahat ayakkabılar alayım dedim. Gerçi var birkaç tane; ama bir de yeni olsun yanımda. Yolculuk bu, belli mi olur? Bakarsın onca gezmekten sonra ayağımdakiler patlar. Oralarda ayakkabıcı arayacak halim yok ya. Tam tedarikli gidelim istiyoruz kızlarla. Onlarla çıkınca alışveriş uzuyor. Ayaklarımıza kara sular indi kaç gündür. Nasıl yorgunuz anlatamam.”
-Yaa, dedi Çağla. İyi tatiller dilerim.

-Haaa, bir de geniş bellekli bir fotoğraf kartı alacağım. İş çok anlayacağım. Sabahtan akşama kadar dükkan dükkan gezmekten ayaklarımın halini hiç sorma.
-Bilmez miyim, dedi Çağla.

Seher, her zamanki densizliği ile biraz da sonradan görmüşlüğün verdiği pervasızlıkla şakradıkça şakradı. Telefonu kapattığında, Çağla rahat bir nefes aldı. Öğle tatilinde de dinlememişti Seher’i dinlemekten. Yorgunluğa yorgunluk katmaktan başka bir şey değildi Seher ile konuşmak. Öğle tatilinin bitmesine az kalmıştı telefon yeniden çaldığında. Kız kardeşi Banu, cevapsız çağrılarda numarasını görmüş ve kendisini arıyor olmalıydı.

Arayan Esra idi. Eski arkadaşlarındandı Esra. Son zamanlarda huyu suyu epeyce değişmiş, kavgacı olup çıkmıştı. Aramasan, aramazdı neredeyse artık. Şimdi aradığına göre de mutlaka bir işi düşmüş olmalıydı. “Haaa, bak seni neden aradım biliyor musun”, diye başladı telefonda konuşmaya. Merhaba bile demeden. Şakaya vurdu Çağla, “Merhaba demek için aramışındır”. “Hııı”, diye kaba bir gülüşü andıran asabi bir cevap verdi Esra.
-Neden aradın söyle o zaman?
-Yedi Göller turuna gideceğiz de. Üç hafta öncesinden yirmi kişi olup kayıt yaptırırsak adam başı on beş lira az ödeyeceğiz. Sayımız tutmadı. Adama ihtiyacımız var. Sana haber vereyim dedim. Adını yazdırıyorum. Kızlar olarak gidiyoruz. Kocalar yok. Tek kişi katılacaksın.
-Haber verdiğin için teşekkürler; ama gelemeyeceğim.
-Sen hep böyle yaparsın zaten? Oyunbozan.
-Oyun bozmakla ilgisi yok. Babam hasta. Evden dışarı çıkamıyor. Ben yetişiyorum onlara da.
-Bir hafta da sen bakmayıver. Abinler gelsin.

Çağla bir şey demedi. Esra yine haddini aşıyordu. Esra’ydı bu. Dilinin kemiği yoktu asla. Karşılık vermedi Esra’ya. Esra daha bir yüklendi bu kez. “Biz hafta sonları turlara çıkmayı, doğa gezilerini, kır yürüyüşlerini senden öğrendik. Bizleri buna alıştırdın. Sen çağırınca biz hemen koşar gelirdik. Sana, katılırsan sayımız tam olacağından grup indirimden yaralanacağız, adam başı on beş lira az ödeyeceğiz diyorum. Sen oralı bile olmuyorsun”.
“Esra iyiden iyiye  cozuttu” diye düşündü Çağla. O yüzden hiç üstelemeyecekti her ne kadar içinden “O, on beş lirayı ben sana vereyim de başımı daha fazla ağrıtma” demek geçse de sustu.


-Seni aramakla halt ettim zaten. Sen hep böyle yapıyorsun. Neymiş, babası hastaymış.  Kocası evde çocuklarla tek kalacakmış, onlar ocağa yemek bile koyamazlarmış. Aklı evde kalırmış. Falan falan. Bundan sonra böyle. Seni aramayacağım, deyip telefonu çat diye  kapattı Esra.
“Çok iyi edersin” diye geçirdi içinden Çağla, sonuna gelmiş olmasına rağmen telefon konuşmaları yüzünden bir türlü bitiremediği işine yeniden eğilirken. İşini bitirince kız kardeşi Banu’yu aramak için çekmeceyi açıp telefonunu aldı. Uzun uzun çaldırdı telefonu yine. Kardeşi duymuyordu sanki. Belli ki telefona bakmak istemiyordu. Telefonu kapatıp yerine koyacaktı ki vazgeçti. Biraz öfkelenmişti konuşmaktan  kaçan kardeşine. Aylardır babasını ziyarete bile gelmemişti Banu. Hep de bir bahanesi vardı. Ya çocuklarından birinin  arkadaşının doğum günü olurdu ona giderlerdi ya grip olurdu ya arabasının bakımı çıkardı. Sanki bu tür şeyler Çağla’nın hayatında hiç yokmuş gibi bahaneler uydurur dururdu Banu. İşin ucundan tutmaz, hiçbir yaraya ilaç olmazdı. Dili de pabuç gibiydi. Çağla’nın nasıl yorulduğunu bilmiyor değildi; ama giderse kendisinin nasıl yorulacağını daha iyi bildiğinden hiç oralı olmuyordu. Çağla’nın aklına Banu’nun telefonla mutlaka konuşacağı bir yol geldi. Çarşamba günleri evde olacağını bildiği üniversite üçüncü sınıf öğrencisi yeğenini aradı Çağla. Daha üçüncü çalışta telefonu açtı yeğeni. Hoşbeş ettikten sonra Çağla, yeğeninden telefonu annesine vermesini istedi. Birkaç saniye içinde telefon Banu’nun elindeydi.


Banu, bin dereden su getirirdi hep. Bu kez de “kocasının işleri çok yoğunmuş, evin tüm alışverişleri, faturaları ona kalıyormuş, ona buna koşturmaktan fırsat bulup da beş saat uzaklıktaki Bursa’dan kalkıp Ankara’ya gelemiyormuş bir türlü” diye dert yandı Çağla’ya. Çağla, ağzını açıp gözünü yummak istedi. Kaç aydır hem kendi evinin her işiyle hem de babasının hastalığıyla ilgilendiği gibi bir de anne babasının evinin her işi, alışverişi  ile tek başına uğraşmakta olduğunu söylemek istediyse de sustu.
Çağla’nın tek istediği bir hafta olsun dinlenmekti. Sonra kaldığı yerden yeniden başlardı her işe koşmaya. Ama şu haliyle ayakta durmaya takati kalmamıştı. Bir yerlerde tansiyonu düşüp kendisi de düşüverecek diye korkuyordu.  Kardeşine kolaylıklar dileyip, telefonu kapattı.

Epeyce bir konuşmuştu bugün telefonla daha akşam bile olmadan. En çok da aranmıştı. Arayanlar, aradıklarının hallerini hatırlarını sorarlardı telefon konuşmalarında normalde. Adet öyleydi ol git. İnsanlık da öyle gerektirirdi. Aranılmıştı; ama hali hatırı hiç sorulmamıştı bugün. Öylesine, kalıplaşmış birkaç cümle dışında. Ya ağzı aranmıştı ya on beş lira daha ucuza tura katılabilmesi için  kendisine işi düşen birinin yokladığı insanlardan biri olmuştu. Kardeşi bile Çağla kendisine halini  anlatacak diye telefonu açmamıştı. Telefonun öbür ucundakiler, karşı taraftakileri dinlemek için değil kendi dertlerini dinletmek için arıyorlardı.


Çağla, elindeki  telefona uzun uzun baktı. Düğmesine basıp telefonunu tümden kapadı. Eğer hali hatırı sorulmayacaksa ne diye telefon konuşması yapsındı ki?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.11.2013, 10:51


Not: Bereketli, yeşertici yağmurlar beklediğimiz olur kimileyin; oysa doluya tutuluruz yağmuru beklerken. Yağmur gibi serinletici, ferahlatıcı konuşmalar duymak isterken telefonun öbür ucundan dolu taneleri gibi sertçe çarpan  sözler işittiğimiz olur. Telefonun bu ucunda doluya tutulanlar için  dün Ankara'ya yağarken  çektiğim dolu resimleri, bu çalışmamın teması  oldu.
Paylaş :

4 yorum:

  1. ne güzel yazmışsınız bir yerlerden tanıdık Çağla bir nevi annem gibi, ama onun kadar sakin ve suskun değil... ananemlerde 7 kardeş arasında en çok ilgilenen o diğer kardeşler yok bugün şuyum var buyum var diye bin türlü mazeret ... Çağla hayattan bezmiş ama suç kendinde bu hayatta biraz kaba tabirle yırtık olacaksın ...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hazel, ara ara böyle yazsana. Çağla karakterini irdeleyişin de benim çok hoşuma gitti. Onun hakkında yazdıkların tamamen doğru. Bazen hepimiz Çağla oluyoruz gibi geliyor bana:))

      Çok selamlarımla.Sevgilerimle:)

      Sil
    2. :)) yazmam mı tabiki hafta sonu komple sendeyim kaçırdığım yazıları telafi edeceğim ;)

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci