21 Mayıs 2014 Çarşamba

Ah, o yüzünün kömür karası, alnının akı olan güzel insanlar


"Ah, o vakitsiz göçen güzel çocuklar" adlı çalışmamda  tema olarak öte dünyaya göçü de simgeledikleri için  kuşları kullanmıştım. "Ah, o yüzünün karası, alnının akı olan güzel insanlar"  adlı çalışmamdaki insanlar da  yuvaları için, aldıkları evin kredi borcunu ödemek için  çalışırken göçtüler. O yüzden bu yazımın teması da kuş ve kuş yuvası oldu.  Kırlangıçlar ve kırlangç yuvaları yani.

 
Kömür karası yaralar açtı Soma. Soma’daki kömür ocağı  yangını, dağladı bağırları. Analar, bacılar, nişanlılar, eşler, sevgililer, evlatlar ağladı. Acılar dağlar. Kömür ocağı alev alev; dağlanan yürekler, evler, ocaklar da pare pare şimdi.

Soma’nın iki bin metre derinliğindeki kara  acı, som bir acı. Katıksız acı. Belki de her sabah evden helalleşerek çıkan helalinden ekmek parası peşindeki Somalı babaların, kardeşlerin, gepegenç ana kuzularının  ciğerlerini dolduran dumanla, Soma’yı ilk kez duyanlar bile darmadağın her yanda.

Bazı ölümler vardır; bilinir, beklenilir. Hatta bazen ölümlere kurtuluş gözüyle bakılır. Çok yaşlı, dayanacak gücü kalmamış, amansız bir hastalığın pençesinde olanlar için “Allah iki iyilikten birini versin” dileklerinde bulunulur. İki iyilikten ilki sağlığa kavuşmaktır. İkincisi malum.

Zaten hep yanı baştaki ölüm, ekmek derdinde olanların karşısına yerin iki bin metre altındaki kara dehlizlerde çıkagelmiş bu kez. Daha on dokuzundakiler var içlerinde. O deli dolu yaştayken kömür ocağındalar hayat kavgasında. Ne kız peşinde haytalıkta ne bilgisayar başında yazışıp söyleşmekte ne son model spor arabasıyla gösteriş peşinde ne  de pineklemekte bir kahve köşesinde. Yazgıları  da elleri, yüzleri gibi kömür karası.

Gepegencinden üç çocuklusuna o maden işçileri, belki paraları yetip bir bilet alıp da sinemaya hatta  iki kilometre ötedeki bir başka köye, kasabaya gidememişlerdi; ama geçim derdi başa düşünce iki kilometre yer altına inecek yürekteydiler. İnişlerinin çıkışları olamayacağını bilerek hem.

Gazete sayfalarında baştan aşağı  madenci resimleri. Madenci tenleri tek renk; kömür karası. Solukları tek nefes; kömür tozu. Resimlerdeki kömür yüzlü madencilerin çoğunun  gözleri yeşil. Umutları, gözlerinde yeşermiş sanki. Sanki kömür tozuyla yazılmış kara yazgılarına nazire yapar gibi hayata kök salış  renginde gözleri. Filizlenmiş her umudun, yeşermiş her beklentinin rengidir yeşil.
 
Hayat, kömür karası onlara.  Tırnaklarının içlerine işlemiş kömür tozu. Solukları olmuş ciğerler dolusu. Kömür olmuş içleri dışları. Kömürden olmuş ölümleri.

Aylardan Mayıs. Geceler soğuk. Sıcak evlerde oturmak olur mu hala soğuk gecelerde, yer altındaki yangın yerindeyken  sevilenler. Ekmek parası derdindeki  yerin altındakiler, kömür dumanları içinde, yangın alevi arasındayken cayır cayır,  üstte oturanlar gece soğuğunda titreşmekte. Kadınların yüzünde keder, erkeklerin yüzünde “bir dahakine sıra kimde” düşüncesi gezmekte.

Acı haber sonrası bekleşiyor analar, eşler, nişanlılar, kardeşler, oğullar, kızlar. Duvar diplerinde. Yan yana. Dizi dizi. O dizili insan sırasından her birindeki yürek, aynı acıyla atmakta. Bağırlar aynı kömür ateşiyle yanmakta.

Umut, o anlarda sığınılacak tek şey. Umut da olmasaydı eğer… Umut, var ama. Sığınmışlar işte ona. Her dilde tek dua; “Allahım, sağ salim çıksınlar yukarıya”.

Duvar diplerindeler, her köşedeler bekleşenler. Toprağın iki kilometre altında evin gideri, kirası, okula giden bebelerinin harçlığı için kömür çıkarmaya inen canlarından bir parçadan haber bekliyorlar. Bekledikleri o haber ağlatsın ağlatmasına da; ama sevinçten ağlatsın istiyorlar.

O hep korkulan maden ocağından gelecek kötü haber ile şu an karşı karşıya kalmanın perişanlığındaki yüzlerde tek damla gözyaşı yok. Her yüz zaten başlı başına bir gözyaşı. Bakışlar, yüz ifadeleri dilsiz birer ağıt. Gözyaşı dökmeden ağlaşanların bekleyişi bu. Gözler yerde. Sanki toprağın altına işlese de bakışlar, candan çok sevilenler ne haldeler bir görülse der gibi her kederli bakış.
 
Belli ki kömür ocağındaki yangın haberini alır almaz koşmuşlar oraya, kömüre dönmüş, köz olmuş yürekleriyle. Gecelemişler kömür karası gecede, göz kırpmadan. Yerin altında kömür kömür yanan yangın yerindeki sevdiklerini, gökyüzünün altında beklerken içleri alıp alıp vermekte. Battaniyelere sarılmışlar. Kiminin saç baş dağılmış çoktan, kimisi çenesinin altında bağladığı eşarbının sarkan uçlarına dikmiş gözlerini. Karşılara bakılamıyor hiç. Karşılar gelecek demek çünkü. Gelecek…. Yarına çıkıp çıkamayacaklarından emin olmayanlarca anlamı hiç bilinmeyen sözcük “gelecek”.  Gelecek, korku onlar için. Zira hepsinin içinde yılan gibi kıvrılmış tek bir korku yatmakta; belki de bir gün madendeki bir göçükten, yangından kocaların, babaların ölüm haberi gelecek. İşte, tek gelecek, bu gelecek madenci aileleri için.
 
Karşılara küskün o bakışlar için karşılar, ulaşılamayacak ufuklar demek. Ulaşılacak ufuk ne gezer onların dünyasında. Battaniyeye sarılmış soğuktan, korkudan, acıdan titreşen eşlerin, evlatların, anaların babaların, kardeşlerin aklı, yerin altında. Yer gök yok şimdi onlara. Her yer zindan olmuş kara haberi alanlara. Tek gerçek, girilmesine girilebilir kolayca; ama belki de sağ  salim çıkılamayacağı biline biline inilen yerin  iki kilometre altı.

Battaniyelere sarılmış oturuyor, bekleşiyor kadınlar. Yüzlerindeki çizgilerin her biri binlerce  sözcükle, bakışları cümle cümle anlatıyor her şeyi. Ne konuşuyorlar ne yere yıktıkları bakışlarını kaldırıp da sağa sola bakınıyorlar. Ama o yüzler, acının satır satır yazıldığı sayfalar. Bekleyiş çilesinin kitabesi onlar. Gözler, sessiz ağıtların, çığlıkların renginde.

Her şey ekmek parası için. Alın teriyle kazanılan ekmek parası için. Helalinden. Alnın teri kara aksa da ne gam. Ter akarsa  para gelir, karın doyar, kira ödenir, çocuk okutulur.

Çoook derinlerde yangın yeri, çoook. Gün yüzünden çok ıraklarda. Bağırsalar duyulmaz, bağırsan sesin gitmez. Bir kendileri bilir madenciler canhıraş çığrışlarını, dumandan nefes alamazken kesik kesik öksürüşlerini. Bir kendileri duyarlar “Ah anam”, “Yandım anam”  deyişlerini, anasının ak sütü gibi helal para kazanmak için sayıları belli olmayan,  yüzlerinin karası alınlarının akı olan o madenciler. Hayatlarındaki kara olmayan tek şeydir alınlarının akı.

Lisedeki oğlunu okutabilmek için iki kilometre yerin dibine inmeye yüreği yetip, alnının akıyla para kazanmayı boşlamamış babanın ölümüyle nasıl okuyacak geride kalan liseli oğul? Kim bakacak evine, barkına? Kim verecek kirasını? Kredi kartı borcunu kim ödeyecek? Kimse… Ya da birkaç yıla kalmaz geride kalan liseli delikanlı. Babasının kaldığı yerden o devam edecek iki kilometre yerin altında kazma sallamaya. Belki o da yeşil gözlerini, kapkara kömür duvarlarla kaplı dehlizde gün ışığı görmeden kapayacak bir patlamada, bir yangında.
 
Orada on dokuzundan belki kırk beşine kazma sallayanlar vardı. Hepsi de yerin dibinde para kazanmaktaydı. Aslanın ağzından diye bilinir ekmek; ama yerin dibindeyken madenin ağzı can alır. Ekmeği kolay kolay vermez öyle.

Ekmek parası kazanmak için can vermek… Kaçıncı kez duyuşumuz bu haberi. Kaçıncı kezdir de “bu son olsun” dileklerini söylüyor bekleşenler, yüreği sızlayanlar. Onların canının yangısını kendi içlerinde hisseden her yerden herkesler.

Son olsun Soma, son. Bu acı, bir daha tadılmayacak bir acı olsun. Son kez dilenen “son olsun” dileği olsun herkesin dilindeki dualar.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.05.2014, 10:23


@AcemiDemirci
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci