30 Mayıs 2014 Cuma

Göksu Deltası’na kanat çırpan leylek


Hatay’da, bir çatıya konduktan sonra boynuna dolanan poşetten kurtulmaya çalıştıkça o poşet daha da dolanan leylek içindir bu öyküm.
 

Masmavi Akdeniz’in üzerinde uzanıp giden mavi gökyüzünde kanat çırparken uzun beyaz boynundaki yumuşacık tüyler, kıpır kıpır dalgalanıyordu; kıpır kıpır Akdeniz dalgaları gibi. Nicedir çırptığı kanatlarının yorgunluğunu tasa etmiyor; ama Göksu Deltası’na az kaldığı için seviniyordu. Önce Hatay’da, Asi Nehri kenarında biraz mola verir, nehrin sazlıklı, bol otlu bölgelerinde kurbağa avlayıp su içtikten sonra yoluna devam ederdi. Ta Afrika’dan başlayan yolculuğunun bitimine az kalmıştı. Leylek olmak, senede iki kez göçmek demekti. Sıcağa, güneşe.

Nasıl hazırlanmıştı bu yolculuğa. Günün ışıdığını görür görmez kanatlarını gere gere durmuştu güneşin altında. Bodur, dalları seyrek yapraklı bir Afrika ağacının tepesine çıkıp. Gün batımında arkası kızıla boyanmış ağacın tepesinde en güzel tablolardan birini oluşturduğunu bilmenin keyfiyle sergilemişti leylek zarafetli duruşunu. Gün doğumundaki çiğ sarı, akşamın koyu hareli kızıl ışığına dönene dek kemikleri kana kana içmişti güneş ışınlarını.

Uzundu göç yolu. Zordu. Deniz aşacaktı hem. Konmasız, konaklamasız, soluksuz geçitti Akdeniz.  Mavi göklerde yol alırken masmavi derin suların üzerinden uçmak, her göçmen kuşu ürkütürdü. Yukarıdaki mavi boşluğa benzemezdi alttaki mavi derinlikler. Boşlukta uçulurdu; ama masmavi boşluktan kopkoyu mavi derinliğe düşüldüğünde yutulmak gelirdi başa. O düşüşün kanatlanışı yoktu. Avladığı balıklara av olmaktı bir maviden öbür maviye düşmek.

Geçen sene çıkarmıştı ilk yavrularını. Bu sene ikinci kez yatacaktı kuluçkaya. Eşi ile yine Göksu Deltası’ndaki yuvalarına varacaklardı uzun uçuşun ardından. Terk edilmiş taştan bir köy evinin bacasına kondurmuşlardı özene bezene yaptıkları yuvalarını. Portakal, limon ağaçları vardı bolca, her yanda. Yemyeşil kıvrımlarla akan Göksu, kah tarlaların içinden kah  dağlardan, ovalardan geçerdi. Turkuaz renkli Akdeniz’e, yeşim taşı renginde inerdi kol kol. Göksu Deltası deniyordu denizle nehrin buluştukları yere. Deltanın ağzı bir başka güzellik. Öbek öbek sazlar, otlar. Bacakları uzun, gagaları uzun su kuşları eğleşir sazlarda. Angutlar uçuşur pır diye sazlardan. Ne istersen var av olarak. Balık, kurbağa, su yılanı, kertenkele. Hatta geçen sene daha iç kesimlerde, dağların yamacında gelengi bile avlamıştı. Sırtında buğday rengi kürk olan, sincabı andıran gelengi gibi avı olmazdı her zaman.


Sazlıkta kendisi gibi uzaklardan göçüp gelmiş başka kuşlarla da karşılaşırdı. Pelikanlar, balıkçıllar, atmacalar, ötücü kuşlar dolanırdı her yanda. Küçük kuşların kimisi ince bir sazın tepesine konardı. Saz, hem o küçücük kuşun ağırlığıyla hem de yelle sallanırken nasıl öterdi tepesindeki kuş. Gözü en çok göğsü masmavi kuşlara kayardı göğsü, boynu bembeyaz, kanat uçları rastık çekmiş gibi siyah leylek.

Göksu’daki yuvasını bir merak ediyordu ki. Rüzgarlara dayanabilmiş miydi acaba. Gerçi en sağlam dallardan özene bezene örmüştü yuvasını. Yavruları salimen büyüyebilsinler diye ne emek vermişti yuvasına. Gagasıyla topladığı onca dalı, yine gagasıyla dokumuştu, örmüştü günlerce. Sonunda içine oturduğunda pek gururlanmıştı yaptığı yuvayla. Üç yavrusu da Göksu Deltası’nda çatlatmıştı yumurtalarını. Göksu doğumluydu geçen yılki yavruları.

Üç yavruyu bir yuvada büyütmek kolay mıydı bir leylek için. Hiç kolay değildi. Leylekler bunu iyi bilirdi. Bazı leylekler atıverirlerdi en cılız yavrularını yuvadan aşağı. Daha fazla yorulmaya gelemezdi onlar. Beslemeyeceğini anlayınca gözlerinden çıkardıkları yavrularını aşağı atıverirlerdi. Hoş bazen anne leyleğe bile gerek kalmazdı. En palazlanmış yavru, daha çok yemek yiyebilmek için gücünün yettiği diğer yavrulardan birini iteklerdi aşağıya. Yani leylek yuvalarının altında, leyleğin yuvadan attığına rastlamak hiç şaşılacak bir şey değildi. Kıyamazdı o yavrularına. Varsın daha çok uçup, daha çok av arasındı.

Hala Akdeniz’in üzerindeydi. Dalgaların beyazı ürkütücü gözüküyordu yukarıdan.  İçinde uçtuğu göğün bembeyaz bulutları yumuşacık pamukları andırırken kıyıya giden hışımlı beyaz dalgalar zalim birer avcıya benziyordu. Bazen kıyıya yaklaştığında martılarla karşılaşırlardı. Eşi ile yan yana süzülürlerdi martıları görünce. Martılara güven olmazdı zira. Deli uçardı onlar. Alçaktan uçarlardı; ama yuvalarına yakın uçan başka bir kuş görünce, bir insan sesi duyunca üçü beşi birden hemen havalanır, pikeler yapa yapa kolaçan ederlerdi etrafı. Dirlik vermezlerdi yuvaları etrafında dolananlara, uçanlara. Martılar bir tuhaf öterdi hem. İnsanların, onların ötüşünü insan gülüşüne benzettiğini duymuştu bir keresinde. Bir kez de kırlara çıkmış bir ailenin kızının elinde bir kitap görmüştü. Martı’ydı kitabın adı. Jonathan Livingston adlı bir martının öyküsüymüş. İnsanların martıları ellerindeki simitlerle beslediklerini görünce martıların insanlarca çok sevildiğini düşünmüştü. Martıların bu kadar sevilmelerine biraz içerlemişti. Leylekleri de bu kadar sevselerdi ne olurdu. Neyse ki hala yenidoğan bebeklerin, leyleğin ağzındaki çıkıda resmedildiği çizimler vardı. Leylekleri, bebeklerle de olsa hatırlıyordu insanlar hiç olmazsa.

Hatırlıyorlardı, insanlar hala leylekleri unutmamışlardı; ama artık şehrin içinde hiç leylek yuvası görülmez olmuştu. Annesinin kanatları altında tüylenmeye başladığında, annesinin anlattıkları geldi aklına. Eskiden insanların evleri bahçeli olurmuş. Şehrin, kasabaların içinden sular akarmış; üzerleri tahtadan, taştan köprülü. Bahçelere mutlaka dut, iğde, kayısı, kavak, kiraz, ceviz ağacı dikilirmiş. Geniş bahçelerin duvarı dibine hayrat olarak gelen geçen, kurtlar kuşlar yesin diye. Bazen dut ağaçlarının tepelerine bazen Karaoğlan kavaklarına yuvalarını yaparlarmış çok eskiden leylek dedeleri. Yumurtalardan yavru leylekler çıkarken evlerde bebeklerin doğduğu da olurmuş. Yavru leylek laklakları ile bebek ağlamaları birbirine karışırmış. İşte büyük büyükanneleri en çok bu sesi, bu müziği severmiş. İnsanlarla birlikte yaşar giderlermiş. İnsanlar onlara zarar vermek ne kelime bazen kışın karda, fırtınada bozulan dağılan leylek yuvalarını bahara kalmadan onarıp, hazır ederlermiş göç sonrası yorgun düşecek leyleklere. Leyleklerin yolunu gözlermiş evin yaşlıları. Evin çocukları, bacadaki yuvaların altında tekerlemeler söylermiş.”Leylek leylek havada, yumurtası tavada” diye.

Bir keresinde Göksu Delta’sında yangın çıkmış. Birinin içinde de kendisinin olduğu yumurtaları annesi neredeyse kuluçkaya bırakacağı zaman. Neyse ki annesi henüz yumurtlamamışmış. Hemen kaçmışlar alev alev yanan  deltadan. O kadar çok kuş, yavrusuyla birlikte telef olmuş ki o yangında. Yanan sazların içinden gelen yavru ciklemeleri dünyayı tutmuş. Suyun içinde yanılır mı? Yanılmış işte. Altta su, üstte sazlar. Sazlar tutuşunca her şey tutuşmuş. Yuvalar, yavrular, kuluçkadakiler. Annesi hep anlatmış bu felaketi. Hiç unutamamış.

Dalgalar, beyaz fistolar gibi dizili halde laplacivert ürkütücü derinlikten kıyıya doğru ilerlerken artık yorgunluğu iyice hissetmeye başlayan kanatlarını çırpmaya devam ediyordu. Bir ara, az ilerisinde uçan eşine baktı. O da yorulmak üzereydi. Daha yolları vardı; neyse ki uzun sayılmazdı. Asi Nehri kıyılarına az kalmıştı. Sonra da Göksu Deltası.

İşte kara göründü. Bir şerit gibi. Deniz ve kıyı. İki ayrı renk. Mavi ve toprak  rengi. Toprak rengi, şu an en sevdiği renk. Uzun bacaklarının üzerinde duracağı, yere basacağı renk o. Ha gayret. Çırp kanatlarını. Daha hızlı; zira artık yorulsan da kara karşında. Konacaksın bir dama, bir ağacın tepesine. Gerçi susadın; ama, dayan az daha. Biraz dinlenir öyle gidersin Asi kıyısına.

Sadece kanatları değildi dermanı kalmayan. Çok acıkmıştı. Susamıştı da. Eşi de aynı kendi gibi olmalıydı. Birazdan Asi’den kana kana su içerler, balık avlarlardı. Olmazsa kurbağa. On beş, yirmi dakikaya kalmaz karada olacaklardı. İlk iş su kenarına gidip doymaktı elbet.

Maviyle toprak renginin kesişmesi, o çizgi, en sevdiği çizgiydi. Eşi bir tek kıyılarda görülecek çizgiydi o su sınırlı çizgi. Karayla denizin kavuştuğu yerdi o çizgi.  Sudan, kumdan bir çizgiydi. Bir yanı alabildiğine derinlik bir yanı alabildiğine bitek iki ayrı dünyaydı o çizginin iki yanı. İşte şimdi tam üzerindeydi o yaşam çizgisinin. Artık yaşam çizgisinin bu yanındaydı. Bu yan hayat demekti. Hayatta kalmış olmak demekti.

Biraz alçaldı. Asi’ye varmadan önce kanatları dinlensin istiyordu. Sıvaları dökülmüş, eskice, üç katlı bir evin çatısına kondu. Eşi, devam edecek gibi olduysa da caydı. Yanına kondu.

Çocuk çığlıkları duydu ilk. Ne kadar çocuk varsa leyleklerin çatıya konduğunu gören, evin altına üşüştü. Kimisi pek güzel bakmıyordu nedense. Sapanla leylek avlamayı düşünen bile vardı içlerinde. Kimisi de bu leylekler acaba kapıya bebek bırakmak için mi geldiler diye meraka düşmüştü.

Ayakları üstünde durur durmaz anlayabildi aslında ne çok yorulduğunu. Kanatları gövdesine kavuşunca fark ederdi zaten yorgunluğunu. Böyle anlarda hem sevinirdi hem de tam denizin ortasındayken kanatları giderek yavaşlayan, göç yolunun yarısındayken hayat yolunun sonuna gelerek denize düşüveren daha yaşlıca ya da hasta leylekleri hatırlatıp üzülürdü. Halalarından birinin böyle düşüşünü görmüştü. Çok uçmuştu etrafında, bağırmıştı; ama halası ona son bir defa bakmış sonra da  başını aşağı yöneltip, hızla düşmüştü denize. Halasını hala caydırabilir diye öyle çok alçalmıştı ki. Son gördüğü, halasının denize düşüşüydü. Halasının o  bembeyaz tüylü kanatları, bembeyaz köpüklere karışmıştı. Bir daha gözükmemişti halası.

Her leylek göçünde yaşanırdı böyle hazin hikayeler. Ama göç bitince baharı yaşayan sıcak topraklara gelinince başka bir telaşa düşülür, üzüntüler unutulur giderdi. Yuva ve yavru telaşı, öyle bir mutluluktu ki üzüntüleri siler süpürürdü.

Eşi, kanatlarını ufak ufak açarak yeniden havalanmaya hazır olduğunu anlatıyordu. Kendisi de artık havalanmaya niyetlense iyi olacaktı. Yeterince dinlenmişlerdi.

Hay Allah. Nereden çıktı şimdi durup dururken bu rüzgar. Yok fırtına. Ortalık tozu toprağa katan rüzgarla göz gözü görmez hale geldi nerdeyse. Evin etrafındaki çocuklar birden kaçıştı bağıra çağıra. “Leylek fırtınası bu kaçın” diyerek.

“Biraz hafifledi gibi sanki rüzgar. Hiç olmazsa sağ sol görünür oldu. Çatıyı aşıp göğe doğru uzanmış kavak ağacında, hışırtılı bir ses çıkararak durduğu yerde uçarmış gibi gözüken o şey ne acaba? Sanki iki kolu var. Biri kavak dallarından birine tutunuyor. Ama kurtulacak gibi sanki tutunduğu o daldan. Hah. İşte kurtuldu. Bizim yanımıza doğru uçuyor. Kuş da değil bu.”

Uçurtmaları tanırdı, kırların üzerinde uçarken uçurtma uçuran büyük küçük çok kişiye rastlamıştı. Sevmişti de bu, insanların istediği gibi uçan bir ipin ucundaki kağıttan kuşları. Kavak dalından kurtulan o şey uçurtma da değildi. “Ne acaba bu hışırtılı, beyaz, tuhaf şey?”

Tozu dumana katarak birdenbire çıkan rüzgarın sağa sola gelişigüzel atılmış çöplerin içinden havalandırdığı poşet, kavak ağacının en üst dallarından birine takılmıştı. Kavak dalına takılan naylon hışırtılı beyaz poşet, rüzgarla dolmuş  yelkenler gibi savrulurken  tek tutmacı  ile asılı kaldığı daldan kurtulup yeniden çatıya doğru savrulmaya başladı.

Kanatlarını kaldıramayacak kadar yorgun leylek, kuşa benzemeyen; ama uçan bu beyaz, hışırtılı ötüşlü şeye bakarken demin kavak dalından kurtulan tutmaç boynuna geçiverdi.  Leylekten de büyük poşet, leyleğin boynunda uçuşmaya devam ediyordu.

Leylek ayaklarıyla yoklayıp kovmak istedi poşeti. Poşet gitmedi. Biraz havalanıp az öteye konmak istedi leylek kurtulmak için. Poşette kendiyle birlikte havalandı. O beyaz şey öyle uçuşuyordu ki gözlerinin önüne geldi. Etrafı göremedi.  Hemen kararlama konuverdi  yandaki çatıya. Eşi de onu ürkü ile izliyordu. Yanına uçtu.

Leylek, boynunda hışır hışır uçuşan poşetten kurtulmak için gagasıyla poşete vurmaya başladı. Poşet daha bir boynuna dolanırken gagası, bir yerinden yırttığı poşetin içinde kaldı. Gagası, delinmiş poşetin içindeyken laklak yapmak istese de lakırdayamadı.

İyice ürktü leylek. Her neyse bu garip kuş, kendisini kıskıvrak yakalamıştı. Boynunu kaptığı yetmiyormuş gibi şimdi de kıskıvrak gagasının etrafını kuşatmıştı. Ağzını açamıyordu. Oysa hemen su içmesi, bir şeyler avlayıp yemesi gerekti. Yoksa…….

Boynunu ve gagasını esir almış poşet, gözlerinin önünden uçuşunca  hemen havalandı.  Bir an önce Asi kıyısına uçmalıydı. Orası su demekti. Av demekti. Çok zordu boynu boyunduruktaymış gibi uçmak. Ama gagasını ne kadar açabilirse o kadar kardı. Hiç olmazsa su içebilseydi. Asi’ye doğru kanat çırparken eşinin  kanat sesini duydu yanı başında.

Yosun renkli nehrin yüksek otlarla, gelinciklerle kaplı köşesine konmak üzere uçarken aşağıda bir yılan gördü. Çiğ yeşille karışık yeşilimsi sarı  renkteydi yılan. Zehirliydi yani.

Oysa gagasını açabilirse tam tepesinde uçmakta olan kendisine av olacaktı sinsice bir ava yaklaşıyor gibi görünen yılan. Yılanın, kıvrılıp üzerine atlayacağı şey ne diye bakındı. Az ilerde kıra çıkmış, mangal başında toplanmış bir kalabalık vardı. Ağacın altına serdikleri kilimin üzerinde de bir bebek uyuyordu. Yılan, bebeği sokmak için kıvrılmıştı besbelli.

Gagasını açmaya çalıştı. Açamadı. Yılanı avlayamazdı gagası iki yanından poşete hapsolmuşken. Ötmeyi denedi. Ötemedi. Ağzını açamadı. Eşine bakındı bir umut. Eşi suyun içine girmiş balık bakınıyordu. Çok acıkmıştı ikisi de. Daha fazla aç kalamazlardı.

insanların çevreyi kirlettiklerini umursamadan, bir leyleğin boğazına geçeceğini, bir yunusun karnından çıkacağını hiç hesaba katmadan oraya buraya attıkları poşet gagasına, boynuna dolanmış  olmasaydı ağacın altında, gölgede mışıl mışıl uyuyan bebeği kurtarabilirdi. Ama şimdi elinden bir şey gelmiyordu. Bir de o kadar açtı ki artık dizlerinin de kanatlarının da dermanı hepten kalmamıştı.

Yılan, bebeğe biraz daha yaklaştı. Leylek olanca gücünü poşetten kurtulmaya harcadığı için daha da dermansız kaldı. Denizin üstünden uçarken takati kesilip suya düşen halasını hatırladı o an. Yok, hatırlamadı aslında. Onu karşısında gördü. Kendine doğru uçarak geliyordu gülümseyerek. Son bir kez bebeğe baktı. Halası iyice yanına geldiğinde sanki canından can koparılmış gibi çığlık atarak ağlayışını duydu bebeğin. Bir de mangaldan çıkan yağlı duman genizleri yakarken eline sopa, taş ne buldularsa, “Yılan… Soktu bebeği, yılan” diye bağıra çağıra koşanların haykırışlarını duydu. Halası, kendisiyle gelmesini söylüyordu gözleriyle. Birden kanatlarında bir güç hissetti. Kanatlandı. Halasının peşine düştü.

Kocaman bir balık yakalamış erkek leylek, balığı eşine götürmek üzere döndüğünde eşi yerinde yoktu. Gökyüzüne baktı. Leylek uçuyordu. Ve çok geçmeden bembeyaz bulutların içinde geri dönmemek üzere görünmez oldu.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.05.2014, 14:19




Paylaş :

1 yorum:

  1. çok acıklı yaaaa bu öykün çok güzeldiiii :)

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci