18 Mayıs 2014 Pazar

Ipıssız insanlar


Ipıssız oldu insanlar. Ipıssız kadını erkeği. Kalabalık içinde ıssızlar, çoklukta teklik gelmiş başlarına.

 İnsan dolu yerlerde çalışırken, insanlarla dolu servislerde gidip gelirken altlı üstlü, yanlı karşılıklı komşular ile doluyken sağları solları, boşlukta gibiler. Issızdalar. Yalnızlar.


Kimi ıssız mı ıssız. Yapayalnız. Hayat, tek kişilik onun için. Bazen tek kişilik hayatlar da sıkar. O zaman bir can yoldaşı gerek. O da bir köpek.

Yalnızlık, sessizliktir. Çıt çıkmamasıdır odalarda. Tek ses, eve girerken yuvasında anahtarın dönüşü bir de  kapının açılıp kapanması,  o kadar. Telefonlar bile küskündür yalnızlara. Bir keresinde bir evlendirme programında gözüme çarpmıştı yaşlıca biri. Antalya’danmış. Neden evlenmek istediğini sorduklarında “Yedi yıldır bayramlarda bile kapımı çalan olmadı. Kapının çalınmasını özledim. Aranılmak, sorulmak istiyorum” demişti. Bayramlar da ıssız şimdi. Şen olan ne kaldı ki?

Feyzbukta rastladım bir gönderiye geçenlerde. “Bugün henüz kendine hiç selam gönderilmemişlere selam” ediliyordu. Bir yoruma takıldı gözüm “İlaç gibi geldi. Sağ olasınız”. O selam neyse de, neler anlatmıyordu neler o yorum!

Yalnızlık, selamsızlıktır. Alınamayan, verilecek kişi bulunamayan. Yalnızlık, şehir hayatının doludizgin o yöne koştuğu karanlık boşluktur.

Yalnız da büyümedi hiç kimse aslında. Belki şimdilerde tek kalmış birkaçı için bu zaten kaçınılmazdı; ama geri kalanı? Geri kalanının ebesi, dedesi, ninesi, dayıkızı, amcaoğlu, herkesten herkesi vardı. Ama eskiden vardı onlar. Büyüyünce her şey değişir. Hayat daralır büyüyünce. İnsanlar uzaklaşır. Yakınlar uzak olur,  el olur. Ellerden yeni yakınlar edinme yoluna bakılır. Bakılır daaaa... Olmaz ama. Binde bir olursa da ne ala. Boşuna söylenmemiş “Bir dost bulamadım gün akşam oldu” şarkısı. Hem artık bütün yollar “ Burası Huş’tur, yolu yokuştur, giden gelmiyor, acep ne iştir” türküsünde sitem edilen Huş yolu adeta. Yani gidenlerin gelmediği yol.  Tek yön mü oldu gidilen yolların tümü ne? “One way ticket” şarkısı hiç eskimeyecek anlaşılan. Maviliklere değil ama şarkıdaki gibi. Issızlığa.

Kimi okumak için gitti ta başka kıtalara kimi evlenip. Yaban ellere gidenlerin kimisi  el oldu, başka ellerde. Yaban oldu. Yabancılaştı. Kan bağı da yetmiyor bazen. Soğuk bakışlar, çıkarcı yaklaşımlar öğrenildiyse sonradan, kan ne yapsın? Kan bağı ne kadar bağlayabilir akrabaları?

Yalnızlar için sessizlik, katlanılamaz bir dert. “Duvarlarla konuşasım geliyor” diyenler olur. Bunu demek için de ya kuaföre giderler hiç olmazsa saçını kesenle konuşmak için ya da otobüs, kasa kuyruğundayken önündekine, arkasındakine  laf atarlar. Kuaförler konuşkandır zaten. Orada iyi vakit geçer. Ama kuyruktakiler belli olmaz. Gerçi geçim derdi konusu açılınca ağızlar da açılır.
 
Eve dönüşü var bunun. Belki sokakta belki apartman girişinde bir iki seram verilecek, “günaydın”, “iyi akşamlar” denilecek üç beş kişi çıkar. O üç, beş kişi ile de tüm konuşma budur. Üç, beş sözcük. Buncağız olan biten. Sözlük, binlerce sözcükle doluyken.

En çok kapıcılarla konuşulur apartmanlarda. Onlar günde birkaç kez görülür ne de olsa. Sabahları, akşamları rastlamak olağandır onlara. Apartmanda ne olup bitiyor, ne var yok onlardan öğrenilebilir. Sabah gelen ekmek, süt alınıp akşam çöpler verilip kapı kapanınca sohbet de kapanır. Şöyle uzun boylu sohbet haramdır yalnızlara.

Çın çın çınlayan ıssız evde bir yalnızlar görür eşyaların yerlerini değiştirdiklerinde evin aldığı hali. Bir kendileri görür yeni dolaplarının nasıl da zevkli olduğunu. Hani şöyle sevinci, mutluluğu paylaşacak biri olsa ya. Ne nimetmiş meğer  evde bir can yoldaşı.

O zaman gençlik günlerine dönülür. Kendine kızılır. Ne vardı armudun sapı, üzümün çöpü  denileceğine huyu suyu iyi, insan evladı birisine evet denilseydi diye iç hesaplaşmalara girilir. Sonuç hep aynıdır bu hesapta. “Şimdiki aklım o zaman olsaydı….” O zaman başkadır gerçekten hayattan beklenilenler, hayata bakış. Tek kalınan yaşlılıkta bambaşka. Yaşlanırken katı, kupkuru yanlar belki de pişmanlık  gözyaşıyla yaş bağlar, yavaş yavaş.
 
İyi ki şu televizyonlar var. Ses mi duymak istedin, bas bir düğmeye. Açılıversin. Haberleri sunanlardan öğrenilir olan biten. Maç sonuçlarına sevinilecekse tek başına nara atılır, üzülünecekse dizlerin dövüldüğünü bir tek sızlayan dizler bilir. Doğalgaza zam geldiyse tek başına üzüntü duyulur ya da kızılır. Tek başına dinlenir dünyada ne var yok. Dünyadan haberdar olunur da tek başınayken, ayak sesini duyduğun, pişirdiği yemeğin kokusu yan taraftan ta buralara gelip yayılan,  hala tam olarak yüzü bile bilinmeyen komşunun senden, senin o komşudan haberin olmaz ama. Dünya bazen çoook küçük bazen de yan komşudan bile haberdar olunamayacak kadar büyük.
 
Ipıssız insanlar kuşattı her yanı. Tek olmanın en zor zamanları yaşlılık. Kötü yakalandık yalnızlığa. Yalnızlığa hazırlıksız yaşlandı toplum. Üstelik parkinson, alzaymır gibi hastalıklar giderek artarken.

Hadi tek yaşayanın kardeşleri de olsun akrabaları da. Sekseninde bu hastalıklara tutulanların kardeşleri on sekizinde olacak değil ya. Yeğenleri bile ellisini geçmiş neredeyse, altmış yaşında olmalı en azından. Nasıl koşturacaklar bunca yorucu hastalığın pençesindeki o tek kişiye. Nasıl yetişecekler kendi işleri güçlerine yetişemezken, asgari ücretten biraz hallice aylıklarıyla hem de? Onları da suçlamamak lazım. Evet, bazen bilerek ilgilenmeyenler çıkar bir yakınlarıyla; ama ilgilenmek isteyenler olsa da hayat şartları ortada. Ne iyi olurdu yaşlılara, ister kalabalıkta ister tek başına yaşayan hastalara el uzatacak yeterli sayıda yerler olsaydı. Gidiş kötü zira. İster iki ister beş evladın olsun. Bu geçim derdinde bu hayat şartlarında, doyulan yerler kim bilir nereler iken beş evlat kim bilir kaç evladına koştururken, borçlarla depreşirken üstelik de, hasta yakına bakabilmesi, baksa bile bunu yıllar yıllar boyu sürdürebilmesi ne kadar mümkün olacak? Issız insanlar böyle hastalıklara ne yakalanırlarsa ne büyük bir felaket o ıssızlıkta. O yüzden hep yazacağım bu kokuyu. Hep.
 
Ipıssız evler. O evlerdeki kütüphaneler dolusu kitaplar. Dokunan olmamış o ciltlere onları oraya dizenden başka bir el. Bilgiler, öyküler, sevdalar saklı kalmış sayfalarda. Gün ışığına çıkmamış daha neler neler, bir el uzansa da kapağını açsa diye bakar  cilt cilt, sayfa sayfa.

Ipıssız insanların evlerinde yemek kokmaz. Tek başına yemek zevkli değildir zira. Hele bulgur pilavı. İlle de kalabalıkta yenir. Sofra kurma telaşı kalabalıkta güzeldir. Masada tek bardak, tek tabak, tek çatal kaşık. Hepsi öyle bir haykırır ki yalnızlığı. Doymak nasıl bir mutluluksa tek sayılı sofralar bir  o kadar çokluğa acıktırır.

O yüzden olacak kimi tek yaşayan insanlar telefonla sipariş verirler yemeklerini. Ya da çalıştıkları işyerlerinin kantinlerinden pide, tavuk, köfte yaptırırlar. Belki gençliklerinde işyerine  sabah kahvaltıları, öğle yemekleri taşıyorlardı çantalarında. Tek kalınca tersine döner taşıma. İşten eve taşınır bu kez.

Bazen yakındaki ev yemekleri yapan eli yüzü temiz bir kadının küçük dükkanıyla anlaşma yapılır. Her öğün yemek gelir o küçük dükkandan ıssız evin, ıssız sahibine. Ne alışveriş ne yıkama, pişirme ne de bulaşık derdi yoktur artık. Ama “o dertler meğer ne keyifmiş” dedirtir bu hal. Çünkü bu hal, olağan hallerden değildir. Üstelik başa gelmezden önce akla hiç gelmeyen hallerdir bunlar.

Belki birkaç yakın bir bakıcı tutarlar yaşlı ve hastalanmak üzere ya da hasta yalnıza. Kadının insafına kalmıştır her şey; tek yaşlıyla tek başına kaldığında. Dilleri uzar, “ben, sana arkadaşım. Evinin temizliğini yapamam. Ver bir yüz lira bir kadın gelsin temizlesin. Ben aşçı olarak gelmedim. Yemek yapamam. Ben sana arkadaş olmak için geldim. Bak karşıdaki büyük alışveriş merkezinde yemek yapan nice yer var. Kalk gidelim. Orada yiyelim. Ben de biraz insan yüzü göreyim canım” der. Ve kalkıp oralara giderler. Yani yaşlı ve yalnız olmak, ev yemeklerine hasret kalmaktır. Evin de mutfaktan taşan yemek kokusuna hasret kalmasıdır.

Ipıssız oldu insanlar. Şu an evin içindeki cıvıltıya aldanmamalı. Hele bir çocuklar büyüsün. Hele bir işe girip başka şehirlere hatta başka ülkelere gitsinler, evlenip geçim derdine düşsünler hele bir. O zaman adı ıssızlık olan kalıcı misafirin ilk adımı, kapıya doğru yürümektedir. Kapıyı çalan el, yalnızlığın ağır yumruğu olmak üzeredir. 

Issızlıkta her günün her sabahı, bir dost bulamadan gün akşam olur. O akşamlar şarkıların akşamları da değildir üstelik. Sahicidir Sahidendir.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.04.2014

 @Acemi Demirci


Paylaş :

2 yorum:

  1. Bazen hepimiz kendimizi ıssız bırakabiliyıruz..
    Ağlayacak bir omuz arayabiliyoruz..
    Çevrende onca insan olmasına rağmen ıssız oolmaksa en beteri. .
    Çok güzel yazmışsın her zamanki gibi :)
    Sevgilerimle

    YanıtlaSil
  2. Şeymacım, dediğin gibi. O ıssızlığı hepimiz oynuyoruz zaman zaman. Çok sevgiler. Selamlarım, Hüdaydalısından:)

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci