3 Temmuz 2014 Perşembe

Bazan


Ortaokula kadar köyde büyüyen babamın çocukluğundaki  köpeği Bazan’ın  hiç unutmadığım öyküsü. 5 Haziran’da kaybettiğim Babamın anısına...

Bazan

Etrafı peri bacaları ile çevrili, bugün İspanyol usulü diye pazarlanan teras evlerin taştan oyulmuşunun en has, kim bilir kaç yüzyıllık örneklerinin olduğu Nevşehir'e bitişik bir Aksaray köyünde, Demirciköy'de çocukken babamın bir yavru köpeği varmış. Kapadokya'nın boz görüntüsünü yeşile bulayan bağların, omcaların, asmaların, tarlaların birbirini izleyerek yayılıp gittiği  o uzak köyde.

   
Aksaray Malaklısı cinsi Bazan, babamın tarlaya giderken, bağ sularken hep yanındaymış.  Bağdan, bahçeden,  çubuktan, taş kesmekten, çapa yapmaktan, bahçe sulamaktan fırsat buldukça eli marangozluğa yatkın babalarının kavak ya da dere kenarındaki meşe ağaçlarının kalın dallarından yonttukları küçük kağnılardan, tekerlerden başka oyuncakları olmayan Demirciköylü çocukları, yaptıkları maskaralıklarla eğlendirirmiş biraz palazlanınca “Palli” denilen yavru köpekler.


Boz renkli Bazan’ın göz kenarları kara kara sürmeliymiş. Kulakları aşağı sarkıkmış.  Devrik gözkapaklarının altından kendisinin görülmesini, başına bir el uzatılmasını davet edercesine bakarmış gözleri. Babamın çocuk yüreği bu bakışlara kayıtsız kalamamış. Ortalarda dolanan küçük köpek yavrusunu sahiplenmiş böylece.


Önce Bozan adını vermiş yavru çoban köpeğine babam. Sürüye saldıları bozsun diye. Ama nedense köyün diğer çocukları habire ortalarda dolandığından olacak Bozan’ı, işe yaramaz adam anlamına gelen “Bazan” diye çağırmaya başlayınca, Bozan da Bazan diye çağrıldığında dönüp bakınca  babam da Bazan demiş Bozan adını koyduğu köpeğine çaresiz kalıp.


Babam, babasının sürdüğü at arabasının üzerinde bağa, tarlaya giderken Bazan da onları at arabasının tozunu yuta yuta izler, sabah onlarla bağa, tarlaya gider, akşam koca avlulu, olan kesme  taştan, mimarisi kemerli eve geri dönermiş. At da Bazan'a alışmış kısa zamanda. Bazan çok gerilerde kalınca yavaşlar, başını geri çevirip onu ararmış. Kollarmış yakınlarda bir tay doğurmuş at, yavru Bazan’ı. Yapabildiğince.


Tarlaya gittiklerinde Bazan, gölge bir köşeye çekilip, kıvrılıp uyurmuş. Sıcağa gelemezmiş hiç öyle uzun boylu. Babamın oynasın diye ona doğru attığı asma çubuğuna bir iki pati vurur sonra esner ve başını ön ayaklarının üzerine koyup uzun bir uykuya dalarmış.

Gölge verecek bir ağacı olmayan tarlalar, güneşin altında kavrulur gün boyu. Tarlaların tek gölgelik yeri, tam ortalarında dikili olan alıç ağaçlarının altıdır. İçinde öğle yemeği olan azık torbası, yufka ekmekle dolu heybeler, su testisi, ayran cingili hep alıç ağacının gölgesinde saklanırmış tarlada. Çiftçilerin tenlerini bronzdan öte koyuya çeviren, alınlarından, yüzlerinden, saçlarının dibinden  oluk oluk ter fışkırtan Temmuz sıcağında alıç ağacı altında serinleyenlerden  biri de Bazan olurmuş.


Geniş bir hayata yani avluya açılan, demirlerle perçinlenmiş, üstü kavisli koca ahşap kapıdan girilen iki katlı taş evin derin bir tünel gibi oyulmuş taş ağılının kapısının önünde uyurmuş Bazan. Hayata  girince sağda, yüksek kemerli açık girişten geçince  ocak ve tandır varmış. Taş duvarların taş raflarında her boydan bakır tepsi, sırtını duvara vermiş halde dizi dizi sıralıymış. En büyüklerinin içine yetişkin bir adamın sığabileceği, bağ bozumlarında içinde pekmez kaynatılan bakır kazanlar bir köşede iç içe koyulmuş halde dururlarmış.   Kesme taştan duvarlara asılı kasnakların, eleklerin, bakır ilengirlerin, şöminemsi ocağın üstündeki taş pervazda dizili nalların olduğu bölüme asla girmemesi gerektiğini de öğrenmiş Bazan.

Kocaman taş kütlesinden oyulmuş pekmez sokusu, hayatın  hemen girişindeki yüksek kemerli girişin  altındaki açık alanda bulunan ocaklı bölüme sapmadan daha, yüzyıllardır durup dururmuş orada. Pekmez sokusu,  üzeri kapaksız ve yontusuz eski bir lahiti andırırmış. Arılar tarafından sokulmaya aldırmayan çıplak ayaklarca bağ bozumlarında toplanmış üzümler pekmez sokusunda uzun uzun çiğnenip, suyu çıkarılırmış. Ayaklarını arı sokan üzüm çiğneyicileri kendini canhıraş sokudan dışarı atacağından  Bazan, taş teknenin etrafında çok dolanmamayı hemencecik öğrenmiş.  


İki katlı taş evin sağ yanındaki kanat, dış kapıya doğru uzanırmış. Açık girişi kavisli, ocaklı bölüm o kanatın altındaymış.  Kapıdan girince tam karşıda boylu boyunca uzanan evin üst katları, gelinlerin ve babaannemle dedemin odalarıymış. Bu odaların altındaki kayıt damının dibi bucağı  yokmuş. Giriş kapısı olan; ama arka duvarı olmayan kayıt damından kim bilir kaç yüzyıl önce oyulmuş bir tünel uzar gidermiş.

Babamın annesi Sare babaannemin şalvarının kemerinden sarkan koskoca, siyah demir anahtar ile kayıt damının tahta kapısının açılmasını kuyruğunu sallayarak beklermiş Bazan. Keçi derisine basılı tulum peynirleri,  çörekotlu çömlek peynirlerinin ters halde neredeyse diplerine kadar kuma  gömülü içi sırlı çömlekleri, küplerle turşular, sirkeler, pekmezler, hevenklere asılı halde yarı yaş yarı kuru Aşeri üzümleri, hasırlara serili kuru üzümler, şiniklerle bulgur, kilelerce buğday, mercimek, çuvalla un dolu dipsiz kayıt damına girmemesi gerektiğini çok iyi biliyormuş yavru Bazan.
Bazen canı sıkılınca koca avluda yemlenen tavuklara bulaşırmış Bazan. Kazlarla ördeklerden de köşe bucak uzak dururmuş. Kazların kızınca tıslayıp, ısırdıklarını bilirmiş.


Bazan, gün geçtikçe büyürken kış erkenden bastırmış. Serttir Demirciköy’ün kışı. Erken gelir. Geç de gider. Ayazı dondurur. Baharın acelesi yoktur oralara gelmekte. Bin bir nazla gelir.


Erken gelen kış, kötü bastırmış o yıl. Kar, durmaksızın yağmış. Köylü, “bir minare boyu kar yağdı” diye anlatmış o yılları sonraki yıllarda. O zamanlar minareler, şimdiki gibi kalem misali değil. Cami boyunun yarısı kadar daha yüksekte.


Öyle kara bir kış olmuş ki o yıl,  Aksaray'ın toprak evlerinin birinden diğerine tünel kazılıp gidilmiş. Köylerde erkeklerin, kadınların, gençlerin ellerinden kazma kürek hiç eksik olmamış kış boyu. Nöbetleşe kar kürümüşler kapılarının önünden köylüler,  içerde mahsur kalmamak için.  Bazan, o kara kışta  kahvenin önünden geçerek köyün içinden akan donmuş ırmağın kenarına gider, yazın kütüklerde güneşlendiklerini gördüğü koyu renkli su kaplumbağalarını görmek için dolanır dururmuş.

 
Babam, tipinin göz gözü görmez ettiği o kış günlerinden birinde daha kar başlar başlamaz epeydir görünmeyen Bazan'ı bulamayınca aramaya başlamış. Bazan ortalarda yokmuş. Babam sağa sola koşturmuş, dere kenarına gitmiş. Bazan hiçbir yerde yokmuş. Babam çok meraklanmış.


Babamın hala görünürlerde olmayan Bazan için kaygısı giderek artarken kar da artmış. Lapa lapa yağan kar, pencereleri bile kapamış. Kapının önü sürekli kürendiği için açıkmış; ama hiç ihmale gelecek gibi de değilmiş. Eğer elleri kürekli kadınlar, erkekler, gençler kar küremeyi biraz aksatsınlar, kar hemen kapının önünde yükselmeye başlıyormuş.


Babam, sağa sola “Bazan” diye seslenerek koştururken, babası Nafiz, babamın elinden tutup eve götürmüş. Kapının önüne de yal kabının içinde biraz yiyecek koymuş. Bazan kokusunu alıp gelsin diye. Yal, hemen donmuş. Babası,  babama evden çıkmamasını tembihlemiş, olur a göz gözü görmez tipide Bazan’ı aramak için evden uzaklaşır korkusuyla.


Bazan, ertesi gün de ortalıkta gözükmemiş. Kar hafifleyince, yollar köylülerce temizlenip açılınca babam sessizce evden çıkmış Bazan'ı aramak için. Bazan, köy kahvesinin önünden akan ırmak boyunda değilmiş. Görünürde de yokmuş.


Babamın aklına az ötedeki peri bacaları ile mağaralar gelmiş. “Bazan mutlaka bir yerlerde oyuna dalmışken tipiye yakalanıp mağaralardan birine girip saklanmıştır” diye düşünerek peri bacalarına doğru yürümüş küçük adımlarıyla. Kışın buralara kurtların indiğini aklına getirmemeye çalışarak. Üşüyen ellerini birbirine kavuşturup, işliğinin önünü iyice kapatıp,  tahta çarıklarının içine dolan karlara aldırmadan. Burnunu çeke çeke.


Peri bacalarına giden yolda biraz ilerlemişmiş ki birden yolun çatallaşıp bir sapakla tarlalara kıvrıldığı yerde tuhaf görünen bir kar yığıntısı babamın dikkatini çekmiş. Bir köpeğe benziyormuş yolun ortasında birikmiş küçük kar yığını. Ön tarafı sanki bir köpek başını  andıran  kar kümesine doğru ilerlemiş babam, donduran soğukta.


Rüzgar uğuldayarak esiyormuş peri bacalarının aralarından. Peri şarkıları fısıldarcasına. Ürkütücü ve üşütücü. Soğuk esinti yüzüne sert sert vurdukça nefesi donuyormuş babamın. Gözlerinden yaş gelmiş soğuktan. Ama akamamış. Gözpınarlarında donacakmış neredeyse babam silmeseymiş.


Çok üşümüş babam, bir an önce eve dönüp anasının yaptığı bulgurlu elde kesme erişte  çorbasından içsin, içi ısınsın istiyormuş. Ellerini hissedemez olmuş.  Bir gayret yolun ortasındaki kar yığınına yönelmiş. Kardan bir köpek heykelini andıran kar yığınının yanına varıp karları elleriyle silkelemeye başlamış.


Silkelenip dökülen karların altından Bazan çıkmış. Ayakları üzerinde koşar gibi duruyormuş.  Ağzı açıkmış, havlarcasına. Bazan’ın boğazındaki diş izlerini hemen görmüş babam. Kıpkırmızıymış Bazan’ın boğazı. Bazan’ın kurtların saldırısına uğradığını ve boğazlandığını hemen anlamış babam. Bazan, ayakları üzerinde, ağzı açık, boynu diş izleri içinde orada öylece donup kalmış kurtlardan kaçarken. Belli ki kurtların dişlerinden kurtulmuş ve eve doğru koşturuyormuş.


Babam, üşümekten hareket ettiremediği ellerine hohlayıp  küçük kollarını Bazan’ın boynuna  dolamış. Katıla katıla ağlamaya başlamış. Bir de uykusu gelmeye başlamış ki. Gözlerini kapadı kapayacakken sanki kendi boynuna dolanan bir kol hissetmiş.

 
Babamı göremeyen Nafiz dedem, babamın Bazan'ı aramaya çıktığını anlar anlamaz babamı aramaya koyulmuş. Bazan’ın köyde olmadığını o da biliyormuş. Babama söylemese de dedem de günlerdir Bazan’ı aramaktaymış zira. Babamın günlerdir gözükmeyen Bazan için asık olan yüzünün gülmesini, gözlerinin ışımasını  istiyormuş. Bazan’ı da çok merak ediyormuş ayrıca.
Nafiz dedem, babamı köyün içinde bulamayınca çakısını, orağını kendini kurt saldırısına karşı koruyacak bulabildiği her şeyini alıp babamı aramak için yola çıkmış. Kar yağmıyormuş o sıra. Peri Bacaları’na yönelmişmiş ki yolun başında babamın ayak izlerine rastlamış.


Artık neredeyse hissetmediği elleriyle donup kalmış Bazan’ın boynuna sarılmış babamı kucakladığı gibi eve koşmuş. Babaannem ve köyün kadınları babamı ısıtmak için çeşitli yöntemlere başvurmuşlar. Ahırdaki gübrelere yatırmışlar babamı. Kışın ahırda bir köşeye yığılan gübreler, için için yanarken ortalığı da ısıtırmış. Donmak üzere olanlar da yatırıldıkları gübrede ısınıp, kurtulurmuş.


Babam on gün kadar ateşler içinde yandıktan sonra gözlerini açmış. Gözlerini açar açmaz da ateşler içindeyken  hep sayıkladığı gibi “Bazan” demiş. Sonra Bazan'a ne olduğunu hatırlatıp ağlamaya başlamış. O bahar dedem, babama tepelerde yakaladığı tavşanı,  o bahar doğan tayı hediye etmiş birkaç kuzu ile. Babam hepsini de çok sevmiş; ama kimseler görmeden gizlice hep peribacalarına doğru giden yola çıkıp, Bazan'ın kurtlarca boğazlandığı yolun ortasında uzun uzun oturduğunu dedem uzaktan babama hissettirmeden izlermiş.

*****


Çeşme’deydik. Doksanlı yıllardı. Yavru bir köpek bulup boynuna bir de ip geçirmiş sitenin çocukları, dört dönüyorlardı sitenin içinde. Yavru köpeği maskara edercesine oynuyorlardı ipinden çekiştire çekiştire.


Griye çalan boz renkteydi yavru köpek. Yıkık yıkık gözleriyle melul melul bakıyor, çocukların bağırtısından çağırtısından şaşkına döndüğü hemen anlaşılıyordu.  Çocuklarının bir sokak köpeğiyle oynadığını gören anneler, ellerinden tuttuğu gibi küçük kızlarına, oğullarına “evlerinin bahçesinde oynamalarını” tembihleyerek çocuk parkının yolunu tuttuğundan boynundan kalın, kocaman ip sarkan yavru köpek öylece kalakalmıştı. Arka ayaklarının üzerine çökmüş halde. Bizim bahçe duvarının dibinde, demir dış kapının hemen önünde

 
Maskaraya çevrilmiş olmaktan bunalmış olacak ki saklanmak için demir kapının çubuklarının arasından kolayca geçip bizim bahçeye daldı. Arkasında sürüklediği kocaman ipi sürükleyerek sevgi dilenircesine bakışlarla verandada oturmakta olan babamın ayakları dibine gelip kıvrılıverdi. Sanki donmuştu babam, yavru köpek dosdoğru ayaklarının dibine gidip uzanınca. Babamın gözlerinin buğulandığını gördüm yavru köpeğe bakarken. Babam ayağını oynatmıyordu bile köpeği rahatsız edecek diye.


Aklıma Bazan geldi o an.  Babamın ayakları dibine uzanmış, kıvrıldığı yerden memnun olduğu mutlulukla kısılmış gözlerinden belli yavru  köpeği işaret ederek,
-Bu köpek kendi başına hayatta kalamayacak. Çocukların elinde boynuna bağlı ip çekiştirilirken boğulacak. Burada olduğumuz sürece ona yiyecek verebiliriz. Biz gidene kadar da o büyür zaten. Birkaç ay içinde kendi başına idare eder hale gelir, dedim.


Babam, buğulanmış gözlerini saklayarak başını salladı. Konuşamadı bile. Yaseminin altında kitap okuduğum koltuktan kalkıp içeri yöneldim. Bir parça ekmeğe biraz süt döküp, tereyağı sürüp yavru köpeğe verecektim. İçinde çok az yoğurt kalmış plastik yoğurt kabına tereyağı sürülmüş ekmeği, sütü koyup bahçenin bir köşesine bıraktım. Yavru köpek beni görmesine rağmen kımıldamadı bile. “Herhalde çağrılmayı bekliyor. Ama çağırmak için onun bir adının olması gerek”, dedim. Sonra babama dönüp “Adının Bazan olmasını istiyorum, ne dersin baba”, diye sordum.


Babamın boğazında bir hıçkırığın düğümlendiği o kadar açıktı ki. Ama bunun fark edilmesini istemediği de belliydi. Öksürük krizi tutmuş gibi yaptı. Ben de görmezden geldim.
-Bazan, gel mama burada, diye yavru köpeğe seslendim


Bazan adını verdiğim yavru köpek, yavaşça başını kaldırıp babama baktı, izin bekler gibiydi. Titrek bir sesle babamın “Hadi” dediğini duydum. Bazan, babamın ayakları dibinden kalktı. Bahçe kapısının yanına koyduğum içi tereyağlı ekmek, biraz yoğurt ve bolca sütle dolu kaba yöneldi. Başını kaldırmadan da yemeğe koyuldu. Çok açtı anlaşılan.


Birkaç gün sonra Bazan ortalarda görünmez oldu. Sitenin etrafı sakız çalısından geçilmeyen ardıç ormanıyla kaplıydı.  Zeytin ağaçları ile çevriliydi her yan. “Bir sakız çalısının dibinde uyuyakalmıştır ya da fıstık çamındaki kuş yuvalarının altında oyalanıyordur” diye düşündüm. Babam çok tedirgin görünüyor; ama belli etmiyordu. Sık sık önce arka sonra da ön bahçeye bakınıyor, sitenin etrafında turlar atıyordu.


Yazlıkçıların çoğu yanlarında bir köpekle gelip, sonra dönerken köpeği geri götürmeyip ormana bıraktıklarından ardıç ormanında başıboş ve vahşileşmiş çok sayıda köpek vardı. Birkaç sürü oluşturmuştu bu önce bir hevesle evde beslenmek üzere alınan sonra da bakılamayıp yazlık sitelerde bırakılarak kışlıklara onlarsız dönülen köpekler.  Site etrafında sabah erken saatlerde yürüyüş yapanlar çok şikayetçiydi başıboş köpek sürülerinden. Yürüyüş yapanların kokusunu alır almaz kalabalık sürüler koşturarak geliyor ve yürüyüştekilere saldırıyorlardı. Hatta bu köpek sürüleri kışın yakındaki mandıranın koyunlarına saldırmış; on kadar koyunu telef ettiklerinden mandıra sahibi ağılın etrafını bekleyen bekçiye bir tüfek vermişti. Bazı geceler tüfek sesi duyuyorduk. Ateşlenen tüfeğin, ağılın etrafında görülen başıboş köpek sürüsü için açıldığını artık çoktan bellemiştik.


Babamın elinde çakı, bıçkı gibi bahçe aletlerini görünce babamın bunları kendisine saldıracak köpek sürüsüne karşı yanına aldığını anladım. Babam, Bazan'ı arayacaktı. Çocukluğundaki gibi. Çocukluğunda karlı peribacalarının yamacında aradığı Bazan'ı bu kez her yanı çalılarla kaplı ardıç ormanı içinde arayacaktı.


Sitenin dört bir yanı ardıç ormanı ile kaplı olduğundan günlerce aramak gerekti Bazan'ı. Hem Bazan'ın uzaklaşmış olması da mümkündü. Buna inanmıyordum; ama bu düşünce kötü ihtimallerden daha iyi geliyordu.

Bazan'a hiç rastlamadık. Ne bir çalının dibinde ne denize dik inen yüksek kayaların yamacında. Onu hiçbir yerde bulamadık.


Babam, peribacalarına giden yolun ortasında boğazlandıktan sonra kaçarken donmuş halde bulduğu çocukluğundaki köpeği Bazan’dan sonra şimdi de Çeşme’de ayaklarının dibine gelip kıvrılmış Bazan'ı yitirmişti.  Babamın Bazan’ı ikinci kez kaybedişiydi bu.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.02.2012





Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci