23 Temmuz 2014 Çarşamba

Kireç lekesi

“Ye kürküm ye” lafının gerçekliğini  bir şekilde öğrenmiş herkese ithaftır

Her şeyin üst üste geldiği günlerdi. Kışın soğuğunda ev taşımış Itır’ı yormuştu doğalgaz, elektrik, su açtırmak için oradan oraya koşturmak.  

Değişen sadece ev adresi olmamıştı. Şu birkaç haftadır görüntüsü de hayli değişmişti Itır’ın. Yeni evlerine taşınmadan hemen önce gittiği kuaför, saçlarını doğramıştı sanki. Kırpık kırpık, oradan buradan şekilsiz kesilmiş saçlarıyla Itır, sanki berbercilik oynayan bir çocuğun eline düşmüş gibi gözüküyordu eskilerin “besleme saçı” dedikleri  saçıyla.

Aynanın karşısında ne kadar uğraşsa da olmadı. Çarşıda sokakta yanından geçenden karşı kaldırımda yürüyenine  gözlerini Itır’ın kırpık kırpık saçlarına  dikip bakmayan yoktu.

Öğretim görevlisi Itır, Allah’tan Şubat tatilindeydi de hem iş arkadaşları hem de öğrencileri onun bu halini görmeyeceklerdi. Gerçi kaçış yoktu, önü sonu göreceklerdi görmesine; ama belki iki hafta içinde saçı şekle girerdi.

Pazartesi günü eşi işe gittikten sonra Itır, artık  eskimeye yüz tutmuş gocuğunu üstüne geçirip, yün eldivenlerini de gocuğunun cebine tıkıştırdı koşturmaca sırasında kaybetmemek için. Eldivenlerin tıkıştırdığı cebi sanki içinde tenis topu varmışçasına dolu gözüküyordu. Emek Mahallesi’nde  hep kullandıkları metro hattı burada olmadığından artık otobüse binecekti. Çantasını karıştırıp bilet aradı. Sonunda buldu; ama kart dolmuştu.

Evden çıkmadan önce gözü aynadaki kendisine ilişti. Hemen kaçırdı gözlerini. Gocuğunun eteği, inşaatı henüz tamamlanmış yeni evlerinin etrafında bolca rastlanan kireç öbeklerinden birinden  bulaşmış olacak, kocaman beyaz leke olmuştu. Zaten bu yüzden eskimişleriyle dolaşıyordu ya. İşte eskimiş gocuğunun kolları da iyiden iyiye eprimişti.
 
Asansörü beklerken eteğindeki kireç lekesinden kurtulmak için  bir güzel çırptı. Çıkacak gibi görünmüyordu kireç lekesi. Asansör gelince de çırpmayı bıraktı zaten.

Durakta kırk beş dakika bekledikten sonra geldi otobüs. Ankaray gibi beş dakikaya kalmadan gelmiyordu demek. Soğuk ve sert Şubat rüzgarında beklerken iyice üşümüş Itır, ilk kez bineceği otobüs gelince  şoföre “Kızılay’a gidiyor değil mi?” diye sordu önce. Sonra da “İlle kart mı basmak gerekiyor?” diye ekledi. Paranın geçip geçmediğini  öğrenmek istemişti Itır.

Şoför, önce  baharda kırkılırken ikide birde sahibinin elinden kaçan bu yüzden de kırkımı doğru dürüst olmayan  koyunları andıran Itır’ın şekilsiz saçlarına sonra da kolları eprimiş, eteği kireç lekesi içindeki gocuğuna daha sonra da sanki ne var ne yok içine tıkıştırmış gibi gözüken ceplerine baktı. Sonra da kireç ve toz içinde kalmış botlarını  iyice süzüp,
-Otobüslere kart basılarak binilir. Senin kartın yok mu, diye karşılık verdi.
-Yok, dedi Itır, eldivenini giymeyi unuttuğundan elleri ve burnu kıpkırmızı halde.
Otobüs şoförü başını çevirip ellerini direksiyonda kavuşturdu. Sonra başını yeniden Itır’a çevirip, “Senin paran da yoktur şimdi. Bu otobüs zaten Kızılay’a gitmez. Bu mahallenin son durağına gider. Seni oraya kadar götüreyim. Oradan Kızılay’a gidecek olan otobüsler sana yardımcı olur”, dedi.

Itır, kırk beş dakika o soğukta bekledikten sonra seve seve son durağa kadar gitmek üzere otobüse bindi. Otobüsün içi pardösülerinin, mantolarının  üzerine bir de şal almış kadınlarla doluydu. Daha ilk bakışta bu mahalledeki evlere temizliğe, çocuk ya da yaşlı bakmaya giden kadınlar oldukları hemen anlaşılıyordu. Otobüsün içinde mahalleden tek bir kişi bile yoktu. Öğrenciler de zaten servisleriyle gidip geliyordu. Orta sıralardan birindeki cam kenarındaki boş koltuğa oturdu. Dışarıyı seyretmeye koyuldu. Mahalleliler, işlerine gitmek üzere evlerinden çıkmışlar ve sitelerinin otoparklarını doldurmaya başlamışlardı. Itır o zaman neden otobüste mahallelileri göremediğini anladı.

Bir sonraki durakta inenler, otobüsün tamamına dönüp, “İşlerin kolay gele” diyerek indiler. Otobüstekiler de inenlere “Eyvallah, senin de” diyordu. Bu, her durakta aynen sürdü.
Öndeki iki kadın  koyu bir sohbete dalmıştı. Omzunda kahverengi şallı kadın, gri şallı kadına,
-Jakuzileri nasıl temizliyorsun? O ince yerlerin kirini nasıl çıkarıyorsun, diye sordu.
-Fırçalıyorum, dedi gri şallı kadın.
-Diş fırçasıyla mı, diye sordu kahverengili kadın.

Bu arada arkadaki genç kız da bakmaya gittiği çocuğun annesine aslında nasıl sinir olduğunu, çocuğun iştahsız olmasına rağmen kadının saat başı telefon açıp çocuğuna elma suyunu içirdi mi, sebze çorbasını yedirdi mi diye sormasından gına geldiğini hırçın bir ses tonuyla  anlatıyordu. Arka koltuklardan  bir kadın kalkıp Itır’ın yanındaki boş koltuğa gelip oturdu.
-Sen hangi sitedesin, diye sordu
-Ekin Yeri  Park Sitesi’nde, diye oturdukları sitenin adını söyledi Itır, kadına.
-Ben orada hiç çalışmadım; ama teyze kızım çalıştı. Delimsek bir kadının yanında. Adı Memnune miymiş neymiş. Ama hiçbir şeyden memnun olmazmış nemrut kadın. Bıraktı bizim teyze kızı çaresiz o işi. Sakın sen de onun yanında çalışıyor olma, deyince Itır, kadının kendisini de sabahları işe giden gündelikçi sandığını anladı. Bozuntuya vermedi.
-Yok, orada çalışmıyorum, dedi Itır.
-Burada yeni başladın zaar. Daha önce hiç görmedim seni sabahları otobüste, demişti ki temizliğe giden kadın, otobüs durağa gelip durdu. Kadın yerinden kalkarken,
-Demek Pazartesi günleri geliyon bu yanna. Ben haftada dört gün bu taraflara gelirim. Seninle Pazartesiye görüşürük, dedikten sonra tüm otobüse dönüp,
-İşleriniz kolay gele, dedi.
Otobüsten koro halinde bir uğultu yükseldi.
-Eyvallah. Senin de. Itır da o koroya dahil olmuştu.

Son durakta otobüsten inen tüm temizlikçi, gündelikçi, çocuk bakan kadınlara, genç kızlara “İşlerin kolay gele” dedi Itır. En son inenlerden olduğundan kendisiyle inen kadınlar, Itır’a “İşlerin kolay gele” dediklerinde Itır,  hepsine  tek tek “Eyvallah. Senin de” dedikten sonra hareket saatlerini beklerken ayaküstü laflayan üç şoföre doğru ilerledi. “Kızılay’a kalkacak otobüsün hangisi olduğunu”  sorduktan sonra “Bileti olmadığını, nereden bilet alabileceğini” sordu. Şoförler Itır’a şöyle bir bakıp az ilerdeki bir otobüsü gösterdiler. İçlerinden biri, bir iki adım öne çıkıp eliyle işaret ederek “Gel” dedi Itır’a.

Itır, şoförün ardından Kızılay’a hareket edecek otobüse doğru ilerledi. Önden önden giden şoför, Kızılay’a kalkacak  otobüsün kapalı kapısına tıkladı. Şoför kapıyı açınca Ankara’nın  Şubat ayazı  değen ellerini ovuşturdu.
-Bu hanım ablanın otobüs bileti yokmuş, ona bir yardımcı oluver.

Kızılay’a gidecek otobüsün şoförü, ellerini omzundan aşırtarak Itır’a binmesini anlatan bir işaret yaparken  yarım ağızla “Geç” dedikten sonra dışarıdaki arkadaşına dönüp,
-Bir hayrımız olsun. Kiminin duası; kiminin parası, dedi.  

Itır, otobüse binip kalkış saatini beklemeye başladı. İki dakika sonra otobüs hareket etti.

Kızılay’daki işlerini bitirip eve dönen Itır, döner dönmez mutfağa girdi. Yemek yapıp, çıkan bulaşıkları makineye dizdi. Sonra da makineyi çalıştırdı. Banyo lavabosunu fırçalayacaktı ki bir koku duydu. Koku, mutfak tarafından geliyordu. Mutfağa yöneldi.

Bulaşık makinesinden dışarıya koyu renkli, pekmezi andıran bir şey sızıp mutfak zemininde irice bir leke oluşturmuştu. Hemen servisi aradı. Tamirci” bugün gelemeyeceğini” söyleyince Itır ısrar etti. Tamirci, “yetiştirebilirse akşam geç vakit uğrayacağını” söyledi.

Saat sekiz buçuğa doğru geldi tamirci. Itır, kapıyı açarken vestiyerin aynasında kendini görünce başını hemen çevirdi. Günlerdir tarak değmemiş gibi duruyordu saçları. Sanki eline makas alan bir çocuk rastgele kesmiş gibiydi saçlarını. Bir de eşofmanının dizindeki kocaman beyaz leke dikkatini çekti. Banyoyu temizlerken çamaşır suyu değmiş olmalıydı. O yetmezmiş gibi bulaşık makinesinden akan lekeye bakmak için makinenin kapağı önünde diz çöktüğünde  paçası da simsiyah leke olmuştu. Zaten yeni bitmiş bir eve taşındıkları için her taraftaki kireç lekesini, seramiklere damlamış boyaları, camlardaki bant izlerini kazıya kazıya hali kalmamıştı. Ne giyse hemen kirleniyordu bunca temizlik işi içinde. Her gün yeni bir giysisini paralıyordu didinirken. Bugün de yepyeni eşofmanı çamaşır suyu ve bulaşık makinesinin kara sızıntısı ile lekelenmişti.

Gençten bir çocuktu tamirci. Askerden henüz dönmüş olmalıydı. Yirmi beş bile değildi henüz. Tamirci, yerdeki lekeye uzun uzun baktıktan sonra “Siz hangi deterjanı kullanıyorsunuz abla?”, diye sorarken Itır’a değil de evin hanımını arar gibi kocasının arkasına doğru baktı.
-Deterjan artıklarını da temizlesin  diye sirke koyuyorum biraz da.
-Ha, sen çalıştırıyorsun  demek makineyi, derken alaycı alaycı gülümsedi genç tamirci çocuk. Sonra Itır’ın kocasına dönüp,
-İşte böyle cahil kadınlar ne duysalar inanıyorlar. Makineye sirke konulur mu hiç? Siz bu ablaya anlatmadınız mı, öğretmediniz mi makinede ne kullanılır ne kullanılmaz?
 
Itır, bugün otobüste yaşadığının ikinci kez başına geldiğini düşündü. Kocasına kaş göz işareti yaparak onun tamirci çocuğa cevap vermesini engelledi.
-Sağ ol. Demek sirke koymayacağım makineye. Senden öğrenmiş oldum. Teşekkür ederim.
-Lafı mı olur abla. Cahil olmak suç değil, öğrenmemek suç.

Itır ve eşi, çocuğa iyi bir bahşiş vererek gönderdikten sonra katıla katıla güldüler.

Ertesi gün telefon işleri için Itır’ın eski mahalledeki postaneye gitmesi gerekti. Dün Kızılay’dan otobüs bileti aldığı için bilet sorunu yaşamadan öğleye doğru otobüse bindi. Dünkü şoför değildi şoför, çalışan kadınlar da  sabahın erkeninde çoktan gelmiş, işlerine başlamış olduklarından otobüste onlara rastlamadı. Emekliler ile doluydu şu saatte bugün otobüs. Kızılay’da inip, metroya binerek Bahçelievler postanesine gitti. Postanede çok eski bir arkadaşı ile karşılaştı. Esra’yı görünce çok sevindi Itır. Ama Esra pek iyi görünmüyordu.
-Nasılsın Esra, bir şeye kızmış gibisin, diye sordu Itır.
-Kızdım; hem de çok kızdım.
-Arabayı park edecek yer bulamamışsındır da ona kızmışındır kesin. Bahçelievler’de kaldırımlar, sokaklar  dolu, tek bir park yeri yok. Caddelerde iki sıra halinde park ediliyor. Gel de kızma, dedi Itır.
-Ona da kızdım; ama beni kızdıran o değil.
-Hayırdır, dedi Itır.
-Üç apartman ötede resim kursu açıldığından beri bu aralar resim kursuna merak sardım. Kaydoldum. İki haftadır da gidiyorum. Bugün resim hocası bana perspektifi, açıyı, hizalamayı anlatmaya kalkmaz mı?
-Eeee?
-Ona çok kızdım. Sen koskoca inşaat mühendisi ol. Sana açı, perspektif, hizalama, kağıdın kaçta kaçına ne çizilir, oran hesapları öğretmeye kalksın resim kursu hocası?
-Neden şimdi öğretmeye kalktı ki kursa başladıktan iki  hafta sonra bunları?
-Çizimlerimi beğenmemiş. Orantısızmış, yerleşim hatalıymış falan falan.
-Hııı, dedi Itır.
-Hiç olacak şey mi bir mühendise oran, hesap kitap öğretmek.
-Hıı, dedi, yine Itır.
-Ben de ona ağzının payını verdim.
-Ne yaptın?
-Sen benim kim olduğumu biliyor musun diye başladım lafa. Ben mühendisim dedim. İnşaat mühendisiyim. Hesabı kitabı herhalde bilirim. Üstelik sizden de iyi bilirim dedim.
-O ne dedi?
-Burada bina çizmiyorsunuz, resim çiziyorsunuz. Resim çizmeyi de ben bilirim, dedi. Gel de kızma şimdi bu densize.
Itır, arkadaşının eğer dün sabah kendi yerinde o otobüste olsaydı ve dün akşam evde bulaşık makinesi tamircisi ile  karşı karşıya gelseydi ne kadar kızacağını hiç düşünmek bile istemedi.
-Aldırma. Gülüp geçmeyi öğren bu durumlarda.
-Aldırmaz olur muyum? Ben mühendisim.

Itır arkadaşına ne dese kar etmeyeceğini bildiğinden  işlerine koşturmak üzere “Hadi görüşürüz” deyip  eski telefonlarının numarasını iptal etmek için kuyruğa girdi.
(Her hakkı saklıdır)


 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.12.2013
Acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci



Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci