10 Ağustos 2014 Pazar

Alıp başını giden kayıklar gibi

Resim yazısı ekle

Yitirdik bir bir çok şeyi; kaybedersek kaybolacağımız  her şeyi. Hem de yitirirsek yiteceğimizi, yok edersek yok olacağımızı bile bile. Farkında olan kimileri üstelik bunları sonuçlarıyla yazarken. Kimileri de her fırsatta bas bas bağırarak anlatırken. Bitirerek yitirdik. Kurutarak yitirdik. Sökerek, kazıyarak, keserek, yakarak  bitirdik.


Cayır cayır kıydık ormanlara. Bir ağacın ömrünü bitirirken, bir balığın soyunu kuruturken, bir arı türünü yok ederken biz hiç bitmezmişiz sanarak. “Onların bitişi, başka bitişlerin mayasıdır” diye düşünmedik hiç.


 Bitmek, tükenmek yalnızca bitkilere, otlara, böceklere hastır belleyerek kıydık bitkilere, otlara, böceklere, göllere, nehirlere. Oysa her kıyış, bir adım yaklaşmaktı kendi kırılışımıza, kıyılışımıza.



İçinde kerevitler yaşayan, ormanların ürkek geyiklerinin geceye doğru kıyısına gelip su içtiği, ağaç diplerine can olan göllerimizi kuruttuk. Kökünden. Gözünün yaşına bakmadan. Doğanın dengesinin asıl terazi olduğunu göz ardı ederek. Doğanın dengesini, şirazesinden çıkararak.

Ne suyu kaldı kimi göllerin ne yatağı. Ne de oluk oluk, köpük köpük gölü besleyen kaynağı. Göl kuruduğunda su topraktan çekildiğinde, suyu çekilen toprakları güya tarla yapacaktık.  “Eski ayı kırpıp kırpıp yıldız yaparlar” diye sadece şaka yapmıştı oysa Nasreddin Hoca. Ama şimdilerde kurutulmuş göl ciddi ciddi tarla oldu. 


Gölün suyu çekilirse göl yatağı da oralar da susuz kalır. Çorak kalır. Toprağın yüzü çatlar suya kanamadığından. Yarılır kabuğu. Tarla olmuş göl yatağı, susuzluktan mahsul veremez. Ne göldür artık orası ne tarla. Suyu kuruduğundan göl kalmamıştır;  göl yatağı ise  kurak bir eski yataktır içler acısı. Gölün ölümü, kuru bir ağıt gibi.


Göllerin üzerine konmuş kelebekleri andıran kayıkları kaybettik. Göl kenarında ki sazların arasında zarifçe duran, kürekleri su kıpırtısıyla oynaşan kayıkları. 



Balıkçılıkla geçinen göl kıyısındaki köylülerin ekmek kayığı kayıklardı onlar. Gün batımında salına salına dönerlerdi kıyıya. Dökülmekte olan boyalarıyla emektarlıklarını haykırırlardı. Göl suyuyla ıslanırlarsa da her gün, asıl göl balıkçılarının alın teriyle ıslanırlardı Allahın her günü. Kürekleri de nasır bağlamış balıkçı elleriyle eleleydi her an. Bitti bu dostluklar göller kuruyunca. 



Bir şeyin içi kurumasın varsın. O, hiçbir şeydir artık. Kayıklar, ıpıssız kalakaldılar şimdi suya hasret olduğundan çatlamış, yarılmış eski göl yatağında.

Daha çok toprak edinilsin diye kurutulmuş gölden tarla tapan olur mu? Olmadı. Ama bir kez suyu pınarından çekilip  yok edildikten sonra gölden  geriye de  hiçbir şey kalmadı. Göl, kurursa,  yatağı çöle dönüşür. Göl, çöl oldu sonunda. Kurumak, çölleşmektir. “Göl, çöl, öl” üçlemesiyle sürer bu kurak şiirin üçlü uyağı.


Nehirlerimizi kaybettik. Çalı çırpıdan yaptıkları yuvalarıyla setler ören, doğanın baraj mühendisleri  porsukların yeşil sularında yüzdüğü, balık tutan çocuklarca yağlanmış alabalıkların akşam eve öğün edildiği, gölün içine  çoktan devrilmiş  yaşlı bir ağaç gövdesinde su kaplumbağalarının güneşlendiği, söğüt ağaçlarının dallarının püskül püskül yapraklarıyla  üzerine sarktığı nehirlerimizi kaybettik. 


Belki böylesi güzellikler altında akan nehirler hala vardır. Vardır da göz önünde akmazlar onlar. Toprağın altından akar giderler. Üstleri asfaltlanmış halde. Ya da yatakları betonlanmıştır. Yeşil suyun sesi kesilmiş, rengi beton bozuna dönmüş halde.


Oyunlarımızı kaybettik. Naif, içten, elle, halka olup oturarak oynanırdı onlar. İple, topla, çemberle, çömlek kırıklarıyla oynanırlardı.  Taşları atıp tutarak eğlenen çocukluklar yitti.   Etrafa radyasyon yaymazdı kaybettiğimiz oyunlar. Aslında öyle kolay kolay kaybolacak cinsten de değildi oyunlarımız. Sokağa çıkınca hazırdı her şey oyun için. Toprağı deşince çıkardı çömlek parçaları. Beştaşın  taşları her yerdeydi. Her çocuğun sekecek ipi, oynayacak topu vardı. Yiten oyunlar bağıra çağıra, koştura hoplaya zıplaya  oynanırdı. Yüze söylenirdi oyun içinde  verilecek mesajlar, oyun arkadaşlarına. Parmaklar tuşlarda atılmazdı yani mesajlar.

 
Ellerimiz  beştaş oynardı bizim. Apartmanların bahçe duvarlarına oturur, duvar şapkasına   kömür parçalarıyla  çizer, oynardık  damayı. Ellerimiz o zaman sadece top, ip, bilye, beştaş tutardı. Parmaklarımız tuşlarda gezineceğinden habersizdi bir gün gelecek de. Yani ellerimiz o zamanlar  tuşlara tuş olmamıştı henüz. Taşları tutardı tuşları değil,  beştaş oynarken. Taş tutan eller kalem de tutardı. Tablet filan bilinmezdi. Keşke de bilinmeseydi.


Çocukken şen şakrak çığlıklarla bağrışa çağrışa oynadığımız dalyasından saklambacına, mendil kapmacasından seksekine, beş taşından yakan topuna oyunları kaybetmek, başta çocukların her türlü sağlığını kaybetmekti aslında. 


Doyulamayan oyunlardı o en az iki çoklukla beş, on çocuğun oynadığı oyunlar.  Annemiz yarı beline kadar balkondan sarkıp bizi “Geç oldu, baban eve gelmeden hemen gel” diye çağırdığında  duymamazlıktan gelip iyice acıkana dek oynadığımız yağ satarım bal satarımı, körebeyi, ip atlamayı  kaybettik. Tek başına büyüyen, tek kardeşi dahi olmayan, tek oyunu bilgisayarlarda programlı  çocukların doğuşuydu o kaybedişler. Yeni kaybedişlerin doğuşuydu aslında.


Kardeşli büyümeyi kaybettik. Abi, abla, küçük kardeş, ortanca olmayı kaybettik  hayat şartları tek çocuğun bile büyütülmesini, okutulmasını, adamakıllı yetiştirilmesini iyiden iyiye zorlaştırdıkça. Bazen o tek çocuk bile yeterince beslenilemez, ilgilenilemez, yedirilip içirilip giydirilemez oldu kaybedişler sürdükçe.


Yağmurumuzu bile kaybettik. Yağmuru kaybetmek, her şeyi kaybetmektir. Dünya, hayatın bedeniyse yağmur ruhudur, canıdır. Kuru, hızlı, acımasız olur yağmursuz kalındığında kaybedişler. 


Kuşların ötüşü duyulmaz yağmur damlasının düşmediği yerlerde. Kuş senfonileri kaybolur böylece. Göç eden kuş sürülerinin yolları değişir. Göğü, süzülen harelerle desenleyen kalabalık kuş sürüleri  göl kenarında, çay, ırmak, dere kenarlarında konaklarlar. Göller, çaylar, dereler kurursa kuş sürüleri de konaklamadan geçip gider yukarılardan. 


Leylekler, ne emeklerle yaptıkları, kaç yavru çıkardıkları  yuvalarının üzerinden geçerken gözyaşı dökerler mutlak, sulak başka yerlere yeni yuvalar yapmak üzere uçarken. Kupkuru yatağı uzanıp giden ırmakların, derelerin kenarlarındaki köy evlerinin bacalarındaki, camilerdeki, yüksek yerlerdeki leylek  yuvaları ıssız kalır. Yuvalar yavrusuz kalır. Leyleklerimizi kaybettik, suyu kurumuş derelere yakın yuvaları olan.


Portakal bahçelerini, yeni dünya, muz bahçelerini, buğday biten tarlaları, sürü yayılan otlakları, yerli  sığırları, Kafkas arılarını kaybettik. Sadece meyvelerimizi kaybetmedik aslında. 



Kayıp zarar  hanesindeki kayıt, almış başını gidiyor.  Meyvelerin, yemişlerin, tahılların içindeki özlerini yani çekirdeklerini de kaybettik. Çekirdekler tohumdur. Tohumlarımızı kaybettik. Oysa tohum, yeniden yeşermek, hayatın tekrar uyanışı demektir. Doymaktır. Baharlarımız, yeniden uyanışını kaybetti. Uyananlar da kendisi gibi uyanmayacak yeni baharlarda. Domates, içinde domates olmayan bir sürü genle salacak ilk çilini.

Yitirdik hiç akla gelmeyecek şeyleri. Sürülerimiz de gitti elden. Göl kuruyunca, otlak kalmayınca koyun sürüsü, manda sürüsü, sığır sürüsü ne yapar? Sürünür. Sürüsüz kalan insanların sütü de gider yoğurdu, yağı da. Et yiyemez olur insanlar. Süt içemez bebekler.  Yün ile örülemez artık hırkalar yelekler. Petrol türevi ipler ne güne duruyor! Sürü demek, sürünmemek demektir oysa.

Boz yapraklı zeytin ağaçlarından zeytinyağı derler bir süt sağıldığı zeytinlikleri yitirdik. Zeytin, uygarlık demektir. Varlık, sağlık demektir. Kutsaldır hem de. Zeytine balta vurulursa kaybedecek şey, öyle az buz şey değildir yani.


Gövdesini hızarların birkaç dakikada kestiği zeytin ağaçları, binlerce yıl yaşar. Asırların, bin yılların büyüttüğü zeytinler kesilir, yerlerine bir asrın yarısından biraz uzun  ömrü olan yazlıklar, bloklar dikilirse doğa ağlar. Doğanın gözyaşı sessiz olmaz. Hırçındır. Yutucudur. Afettir. Dalı, Tufan’ın sonunun habercisi  olan nicenin zeytin ağaçları, yerlerine betonlar dikilmek için kurban edilirse, geleceğimizi kurban etmiş oluruz aslında.
Ormanlar, bükler, makiler, yabanlar yittikçe yılkılar yiter. Keçiler yiter. Gizlilerde yaşayan, nesli bitti sansak da hala var olmayı başarmış Anadolu parsı, vaşaklar, su samurları  yiter. Dünya kurulalı beri var olmuş, dünya var olduğundan bugüne yaşamış onca canlı, birkaç on yılda yiter gider. Yitti de.

Köylerimizi, köylülerimizi kaybettik tarlaları, zeytinlikleri, bağları kaybettikçe. Onlar ki yanık yüzleri, kavruk tenleriyle bereket demektir. Onlar ki Temmuz sıcağında harman demektir. Onlar ki doymak, fırında ekmek demektir. Hayvanlara yem olacak samanı balyalayan, cami avlularında güvercinlere atılacak buğdayı, çavdarı, arpayı, burçağı  eken biçen  ellerdir onlar.


Alıp başını giden kayıklar gibi şimdi göller, nehirler, zeytinlikler, tarlalar, bahçeler, bir dinamitle yok olan koskoca dağlar. Bir yerlere demirli sanmıştık dağları köklerinden, gölleri çukurlarından, nehirleri yataklarından. Ama dalgalar dinlemedi. Vurdular her yanına o kayığın söküp götürdüler ulaşılmaz açıklara.
(Her hakkı saklıdır) 
           
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.02.2014, 21:50

Acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci

Paylaş :

4 yorum:

  1. Merhaba yine ben :))
    Çok güzel bir yazı her zamanki gibi...
    Ne demiş Kızılderililer "Son ağaç kesildiğinde, son nehir kuruduğunda, son balık öldüğünde. beyaz adam; paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak!!"

    YanıtlaSil
  2. O kadar sabırla yazmışsınız'ki, gidenleri daha doğrusu bizim gönderdiklerimiz'i aslında ne çok şeye sahiptik bilememişiz. Şimdi bol miktarda taşımız var etrafımızda yağmur yağdığında toprak kokmayan şehrimiz. Teşekkürler
    http://takimodam.blogspot.com

    YanıtlaSil
  3. Sevgili Hazel, nerelerdeydin?
    "Yine ben" lafını, yine yine duymaktan ben usanmam.

    Çok teşekkürler yazdıklarına. Çok selamlarımla. Hüdaydalısından:)

    YanıtlaSil
  4. Merhabalar Serdar ESTİ,

    Hoş geldiniz.

    Yazdıklarınız için çok teşekkür ederim.
    Doğa, kuş delisi olarak nasıl yazmam:)))

    Selamlarımla. Hüdaydalısından:)

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci