23 Ağustos 2014 Cumartesi

Çırası yanan evlere karşı


 Bu  çalışmama tema olarak çektiğim resimler arasında en sevdiklerimden olan duvara dayalı çocuk bisikleti, arabası, bebek arabası silsilesini, çocukları gerçek dünyadan ayırmak için değil  üzerinde saksı saksı sardunyalar yetiştirilmesini dilediğim  duvarları ve başıboş köpek sürüsünün hışmına uğrayan Harun gibi, başıboş bir kedinin ağaçtaki yuvalarını darmadağın edip annesini yedikten sonra kendisi de yuvadan düşerek ölen karatavuk yavrusunu seçtim. 

Bu çalışmam, yetimlere duyarlı olduğunu bildiğim Sevgili Hazel ÇELİK’e ithaftır.

Sessizce atladı yüksekçe duvardan gün inerken. Akşam yemeğinden beri bu anı bekliyordu, yine sessizce. Gözyaşlarına kadar sessizdi Harun’un.

Duvarın öte tarafı, yirmi dakikalık yürüyüşten sonra kasabaya giden yola çıkardı. Beri tarafı da yetimhane. Kimi görseler eteğine “anne” diyerek yapışan, sevgiye aç, gözleri boncuk boncuk yaşlı, kimseye nazlanamayan, kimsenin şımartmadığı çocuklarla doluydu yetimhane. Üç aydır o çocuklardan biriydi,  üç aydır sessizliğe bürünmüş Harun.

Babası, annesini yolun ortasında yirmi dokuz yerinden bıçaklayıp öldürdükten sonra Harun ve kardeşlerine anneannesi bakıyordu. Babaannesi çoktan ölmüştü zaten kahrından. En son ne içiyorsa oğlu ondan alabilmek amacıyla önce kolundaki bileziği ardından kulağındaki küpeleri aldıktan gayri kadıncağız iflah etmemişti. Zaten hep tekleyen kalbi daha fazla dayanamayınca bir sabah yatağından kalkamamıştı.
Annesinin ölümüyle babası hapse girmiş Harun, üç kardeşiyle anneannelerine sığınmıştı.  Anneanne, sapı kaç yerinden kırıldığından ordan buradan yırtılmış eski çaputlarla bağlanmış gözlüğünü takar, çorap örerdi geçim için. Kendinden hallice komşular, sırf iki üç günde bir de olsa eve ekmek girebilsin, Harun ve kardeşleri hiç olmazsa ekmekle karınlarını doyursun diye çorap alırlardı yaşlı kadından. Giymezdi bile çoğu aldıkları çorapları. Ama öğretmenler gününde ya da başka çocukların doğum günlerinde çocuklarının ellerine tutuşturur, hediye olarak gönderirlerdi çorapları sağa sola.
Havanın iyi olduğu, kendinde de güç kuvvet hissettiğinde çorap satmak için pazara giderdi anneanne zar zor. Kışın üşürdü; yazın sıcaktan kavrulurdu çoraplarına alıcı beklerken. Yağmur altında ıslandığı çok olmuştu baharda. O ıslanmaların, üşümelerin, yanmaların ardından günlerce yattığı, bu yüzden çorap öremeyip konu komşuya muhtaç oldukları çok olmuştu.

Bir sabah kendileri uyanmalarına rağmen hala uyanmayınca Harun başına gitti anneannesinin. Seslendi, uyanmadı anneanne. Eliyle omzuna dokundu yine uyanmadı. Salladı, sarstı; ancak bir türlü uyanmadı kalbi hasta anneannesi. Duraksadı o zaman Harun. Aklı az çok eriyordu. Hemen en yakın komşuya koştu. Ve hayatının ikinci şamarı olan o geçeği duydu. Anneannesi ölmüştü. Başlarındaki tek büyük yani. Kimsesizlerdi şimdi.

Anneannesinin ölümün ardından Harun ve üç kardeşi yetimhanelere dağıtıldılar. Her biri ayrı bir yetimhaneye savruldu. Küçük kardeşinin çığlık çığlığa ağlayışını hiç unutamıyordu. Ortanca kardeşleri ile sarılıp ağlaşmışlardı. Çaresizdiler. O sarılan kolları birbirlerinden ayrılırken ne kadar çaresiz olunursa o kadar çaresizdiler. Birbirlerini unutmamaya söz vermişlerdi. Dudakları acıyla gerilmiş, gözyaşları kirli yüzlerinde iz bırakarak akarken hıçkıra hıçkıra  ayrıldı kardeşler. Ne çok ayrılık yaşamıştı Harun ve kardeşleri şu günlerde. Anneleri ölmüştü. Annelerini yirmi dokuz yerinden bıçaklayarak öldüren babaları hapisteydi. Zaten onun yanında olmak da istemezdi Harun. Hem annesine neler yaptığına aklı erecek yaştaydı hem de babası çocuklarını her gün  döverdi. Kemeriyle.  Gidecekleri tek kapı olan anneannesi de ayrılmıştı bu dünyadan. Şimdi de kardeşler birbirinden ayrılıyordu. Dokuz yaşında olup da bunları gören bir yürek, asla dokuz yaşında kalamıyordu. Harun, sorduklarında dokuz yaşında olduğunu söylese de aslında henüz dokuz yaşında bir çocuk olduğuna başta kendisi inanmıyordu.
 
Yetimhaneye geldiğinden beri iyice sessizleşen Harun, bazı çocukların halini çok garipsemişti. Kendisinden yaşça daha büyük, hoyrat, gaddar çocuklar vardı yetimhanede. Bu çocuklar, akla gelebilecek her şeyi yapacak cinstendi. Yetimhanedeki çocuklar içinde kendinden küçük çocuklara çok kötü davranıyordu kimi. Bir de başka bir kentteki yetimhaneden gelen yedi yaşındaki bir oğlan çocuğunun hali çok tuhaftı. Oğlan,  bir yetişkin görünce titremeye başlıyor ve kaçacak, saklanacak yer arıyordu. Sık sık da doktora gidiyordu o çocuk. O oğlanın başına çok kötü şeyler geldiği, o şeylerin çocuğun ruhi durumunu bozduğu çalınmıştı Harun’un kulağına.  
Çok korkmuştu Harun. Ne sığınabileceği biri vardı ne de kaçabileceği bir yer. Tek şey hissediyordu buraya geldiğinden beri; korku ve özlem.

Gün geçmiyordu ki tam donmak üzereyken çöpten bulunmuş, cami avlusuna bırakılmış, parkta ya da hastanede terk edilmiş bir bebek gelmiyor olsun yetimhaneye. O bebeklerden evlat edinilenler oluyordu. Harun, evlat edinilmenin fena bir şey olmayacağını, iyi insanlarca evlat edinilen  kimsesiz çocukların bir evde büyüyeceğini, “Anne, baba” diyebileceklerini, okula gidip okuyabileceklerini düşündükçe belki kendisini de evlat edinmek isteyen birileri çıkar diye hayaller kurmaya başlamıştı.  Ama hayal kurmaya fazla devam edemedi. Uzun zamandır yetimhanede kalan çocuklardan, evlat edinenlerin en fazla iki, üç yaşındaki bebekleri alıp kendilerine göre yetiştirdiklerini duyunca evlat edinilip hep istediği okuma hayalini gerçekleştirdikten sonra kardeşlerini bulup bir çatı altında toplama düşünü de kuramaz oldu. Bir ev. Tüm hayali bir evdi. İçinde şefkatli büyüklerin olduğu bir ev. Hepsi o kadar.
Annesi sağken evlerinin çorba koktuğu geldi aklına, hızlı hızlı yürürken. Kah tarhana kah şehriye kah yoğurt çorbası. Gecekondularının kapısından çıkınca her taraf nane, maydanoz, yeşil soğan ekiliydi annesinin elleriyle dikilmiş. O nanelerden de katardı annesi çorbaya. Tek patates yemeğini bilirlerdi çorba dışında. Bir de  pazarda sağa sola atılmış sebzelerden toplayıp yemek yaptığı olurdu annesinin. Ne toplayıp getirmişse pazardan onları atardı tencereye. Türlü gibi bir yemek çıkardı ortaya. Ayçiçek yağlı ve etsiz; ama olsun tadı tarhanadan da diğer çorbalardan da farklıydı. Sevinirlerdi kardeşleri başka tatta yemek yedikleri için. Harun artık çorba kokan evlerini özlüyordu tek. Yemekhanedeki koku, evlerinin mutfağındaki kokuya benzemiyordu.
Kimsesiz kalmanın onca çocuk içinde apaçık anlaşıldığı yerdi yetimhane. Her bir çocuk, oradaki her bir başka çocukta kendini görüyordu. Her çocuk ya babalarının annelerini öldürmesinden sonra gelmişti buraya ya da sağ da olsalar annenin de babanın da istemediği çocuklardı. Kimisi de anne ve baba kendilerine bile bakacak halde olmadıkları için bırakılmışlardı  yetimhaneye. Dokuz yaşında buraya gelen Harun, ev istiyordu. Anne kucağı istiyordu. Bir kol olsun onu saran, bir el olsun başını okşayan istiyordu. “Oğlum, evladım” denilsin istiyordu kendine. Aile, yuva  istiyordu. İmkansızı yani.

Duvardan atlar atlamaz hızlı hızlı yürümeye koyulduğundan beri on beş dakika geçmiş olmalıydı, kasabanın hemen karşısına kurulduğu mesire alanı olan tepeler gözüktüğüne göre. Mesire yerine geldiğinde biraz korktu. Hava karardığından ağaçların arasında tek başına yürümek onu ürküttü. Ama yürümesi gerekti. Tepenin üstüne çıkması gerekti. Karşıdaki evleri görebilmesi için.

Harun, tepenin üstüne çıktığında karşıdaki apartmanlara bakındı. Bazı apartmanların pencerelerinden  ışık sızmıyordu. Bir apartmanın her katında yanan ışıklar vardı. “Çırası yanıyor” denirdi lambası yanan evlere kendi evlerinde. Annesinin ölümünden sonra çıraları sönmüştü. Anneannesinin ölümünden sonra da hepten sönmüştü. Şimdi çırası yanan evlere bakarak giderecekti evine özlemini.

Çırası yanan evlerin çok olduğu apartmanı görecek şekilde oturdu tepede. Bir ağacın altına. Sırtını ağacın gövdesine dayadı. Gözlerini çırası yanan evlere dikti.

Bu sıcak yaz gününde akşam yemeğini balkonunda yiyordu kimisi. Tabak çatal şıkırtılarını duyuyordu Harun olduğu yerden. Acaba onlar da çorba mı içiyordu.

“Anne, pirzolamı bitirdim” diye şımarıkça seslenen oğluna “Aferin benin akıllı oğluma. Bir tane daha yersin di mi benim güzel oğlum” diyen sesleri duydukça içini çekti. Bazı evlerin açık balkon kapılarından televizyonda oynayan dizilerin, filmlerin, yarışların sesi Harun’un kulağına kadar geliyordu. Sinek girmesin diye balkon kapısını  örten tülü koparırcasına çekip bağıra çağıra bir içeri bir balkona koşturup haylazlık yapan çocukların seslerini işitiyordu Harun. Nasıl isterdi o çocukların yerinde olmayı. Kardeşleriyle  bir arada  olmayı.
Bazen yalancıktan ağlayan çocuk sesleri duyuluyordu çırası yanan evlerden. Anne, baba ya da evdeki bir büyük yetişiveriyordu hemen çocuğun yanına. “Ne olmuş benim güzel kızıma” diye kucakladıkları gibi nazlıyorlardı çocuğu. Ah şımartılmak, ah nazlanmak… Hiç bilmiyordu Harun bu duyguları. Oysa o da çocuktu. Ama bunları bilmeyen bir çocuktu. Bunları öğrenememiş bir çocuk, bunların değerini en iyi bilen çocuk demekti.

Bir balkonda henüz iki yaşında bile olmayan bebekleriyle çay içiyordu ev sahipleri misafirleriyle karşılıklı.  “On yıldan sonra bulduk biz yavrumuzu. Dile kolay. On yıl hasret çektik. Sonunda bulduk. O bizim sadece bebeğimiz değil; gözbebeğimiz”. “Bir tanemiz”. “Kıymetlimiz” diyen kadının gümbür gümbür sesi geliyordu. Annesi ha bire çocuğun ağzına bir şeyler tıkmaya çalışırken babası da agular gulalarla çocuğu hiç kendi haline bırakmıyordu.
Dört kardeşti Harunlar. Kıymetlisi oldukları; ama bunu ağzından hiç işitmedikleri, ağzından sadece babasına “ Dövme, vurma” gibi yalvarışlar duydukları annesinin yokluğunda hiç miydi o halde Harun şimdi. Belli ki kimsenin umurunda olmayınca hiç oluyordu çocuklar.

Çırası yanan  evlerde yemekler yenildi. Üstüne çaylar içildi. Karpuzlar, dondurmalar  da yenildi çaydan sonra.

Çırası yanan evlerin kimisinin balkon ışıkları sönerken Harun gövdesine yaslandığı ağacın altında uyuyakalmıştı.
*****
Yetimhaneden kaybolan çocuğu arıyordu herkes her yanda, sabahın erkeninde. Polisler, kasabalılar. Akşam yemeğinden beri haber alınamadığına göre şehir dışına kaçmış olabileceği geldi akıllara. Ama hiçbir otobüs şoförü böyle bir çocuğu hatırlamadı. Garajdan onu gören çıkmadı. Aramaya devam etti kasaba halkı da polis de dört bir yanda Harun’u.
*****
Harun, tam evlat edinildiğini görüyordu rüyasında, gün sökerken. Kocaman bir eve götürmüşlerdi onu. Kendisini kimin evlat edindiğini görememişti bir türlü. Ama sevinmişti bir evi olacak diye. Evin bir de köpeği vardı. Harun’u görünce hoplayıp zıplayarak havlamıştı.

Köpeğin sesi giderek yaklaştı. Hatta arttı. Birken üçe, beşe çıktı köpekler. Harun, rüyasından köpek ısırığıyla uyandı.

Geceleri tepelerde gezen köpekler kuşatmıştı Harun’un etrafını. Bağıracak gibi oldu. Ama dört bir yandan etrafını sarmış başıboş köpek sürüsü, yüzüne, bacağına, boynuna her yanına saldırıyordu.
*****
Gazeteler, sorunlu, konuşmadığı için asosyal olan bir çocuğun muhtemelen hırsızlık amacıyla girmek için evleri gözetlediği tepede köpeklerin saldırısı sonucunda öldüğünü yazıyordu Harun’un bulunmasının ertesi günü.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.08.2014

@AcemiDemirci
Paylaş :

4 yorum:

  1. Yasemin abla ne kadar değişik bir bakış açın var her yazını okuduğumda senin pencerenden bakıyorum hayata...
    İnsanları yada çocukları yetimhanede büyümüş diye nasılda hırsız diye etiketleyebiliyoruz hikayenin tamamını bilmeden sonuca, yanlış sonuca ulaşmak da üstümüze yok. Bir çocuğun aileye duyduğu özlemin, sevgiye olan açlığın üzerine karalayıp hırsız damgası vurmak...
    İmkanı olmayan insanların çocuk yapmasına karşıyım hele 1 değil 3-4 tane yapıyorlar birde sonra noluyor bu çocuklar ya yetimhaneye düşüyor ya gerçekten hırsızlık yapmak zorunda kalıyor yada ölüyorlar... Kardeşler birbirinden ayrı, bir gün tekrar buluşmanın hayali ile yaşıyorlar...
    Kalemine sağlık ablacım...

    YanıtlaSil
  2. Çok üzüldüm:( bu gerçek bir olay mı, kurgu mu? Kötü koca kurbanı kadınlar, çocuklar kimbilir sayısı ne kadardır? Binler mi? Yüzbinler mi? Her mahallede, her sokaktalar:( bu öyle bir sorun ki, nasıl çözülür bilen var mı? Valla bilemiyorum olan hep analara ve çocuklara oluyor.
    Kaleminize sağlık

    YanıtlaSil
  3. Bir özür ile başlayayım. Bu öykü, bana yetimhanelerdeki yetim kardeşlerin bir arada olabilmelerine ilişkin Hazel'in bir iletisinden nedeniyle Sevgili Hazel’e ithaf ettiğim çalışmam. Ama bunu nasıl olduysa girişte belirtmemişim. Şimdi yeniden düzenledim ve bu ifade girişte yer alıyor.

    Bu çalışmam tamamen kurgu. Başka türlü anlatamazdım hem kadınların hem de çocuklarının kurban olduğunu. Aslında anlatmadığım da var. Harun'dan sonraki üç kardeşi. Kim bilir ne çok yazılacak öykü var onlar için Bu öyküyü aslında hep düşündüm. Haberlerde kadın kurban duyduğumda, onların ardında bir de çocuklar kalır diye düşünürüm. Sonunda da yazdım.

    Bir arkadaşımızın annesinin cenazesinde Gazi Antepli; ama Ankara'da yaşayan çok genç bir kadının da cenazesi vardı. Kocası bıçaklayarak öldürmüş. Geride çocukları kalmış. Annesi, hele de kız kardeşi çılgına dönmüştü.

    Kadınlar şiddet kurbanı oluyor; çocuklar sersefil oluyor. En son Hazel'in bir iletisindeki yetimhanelerde kardeşlerin ayrı kalması konusundan çok etkilendim.

    Çok sevgi ve selamlarımla Sevgili Hazel ve Müjde’ye.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Olsun Yasemin ablacım zaten daha önce görüştük yazmayı unutmuş olsanda biliyorum tekrar çok teşekkür ederim :*

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci