17 Ağustos 2014 Pazar

Matruşka Dünyalar

Bu yazımda, çok Sevgili Arkadaşım, Kardeşim Yulia’nın bana hediyesi olan matruşka bebekleri  ve hemen yanı başımızda yaşayan, yavrularını büyüten; ama devamları bir avcının, bir haylaz çocuğun elindeki sapanın insafına kalmış keklikleri ve yavrularını seçtim. Yan yana yaşayan; oysa apayrı hayatlar içinde, her birimizin matruşkanın içindeki bebeklerden biri olduğumuz canlılardan kekliklerin resimlerini de bu sabah çektim.

Bakıyorsun  gözünü çevirip etrafa, tek bir dünya var. Tek. Sayısal değeri bir.

Bir kez de dünyaya bakıyorsun bu kez gözünü açıp. Tek dünyada ne çok dünya var. İç içe. İrili ufaklı. Birbirine geçmiş halde; ama birbiriyle hiç ilgisi olmayan. Tek dünyanın çok dünyaları bir arada yaşarlar da birlikte yaşayamazlar. Ne biri diğerinin ne de öteki berikinin dünyasında yaşayamaz. Tüm dünyaların koynunda barındığı o tek dünyanın katmanıdır, katranıdır onca ayrı dünya. Tek bir bağırda.  O tek dünyanın dağlarında. Sularında. Kentlerinde, köylerinde.

Dünya bu… Karanlıkta kömürlerin arasında saklanmış  elmas gibi ışıyan, kimsenin mehtaplı bir gecede oturup da parmağıyla göstere göstere saymaya kalkışamayacağı, hadi kalkışsa da sayamayacağı göğün onca yıldızından biri. Yıldızların mavisi. Maviliği, suyundan. Yeşilliği, oksijeninden. Karası, içinde neler neler saklı, dışına ağaçlar, çiçekler  doğuran toprağından. Evrende ışıltılı bir nokta sadece. Bizim gözümüzde koskoca dünya ama.

Dünyanın altı üstü hayat. Suyunun derini, güneş ışığının erişemediği okyanusun dibi, hayat. Ta göbeğinde cayır cayır yanan alevler, ateşten nehirler oluşturan başka bir hayat. Onca yıl susmuş sonunda dünya öksürdüğünde zirve çanaklarından yani kraterlerden lavdan ırmaklarla konuşmuş yanardağlar, dilsiz bir dünya. Okyanuslar dolusu suyu olan dünyanın ateşten dünyası o dünya. Suda bile yanan dünya üstelik.



Uzayıp giden gecelerinin soğuğuna dayanılmazken gündüz sıcağında susuzluktan karaka karaka can verilen çöller, kupkuru, sapsarı bir dünya. Susuz çöllerin bitimindeki denizler bambaşka dünya. Kıpırtılı, köpüklü, kopkoyu maviden suların dünyası.

Dünyanın bunca  dünyasının içlerinde de alt dünyalar var.  Suyun altı, başlı başına bir dünyayken suyun altındaki her bir canlının apayrı kendi dünyaları var. Onların dünyası da birbirine benzemez, biri diğerinin dünyasında edemez, barınamaz.

Balığın dünyası, kerevitin, yengecin, balinanın dünyası, yosunun, deniz kaplumbağasının, yunusun, mercanın, içinde inciden hazineler saklayan istiridyelerin, su kuşlarının dünyası iç içe olsa da  hiç biri, bir diğerinin içinde değil; ama her biri dip dibe, yan yana. 

Orman, yeşil dünya. Balta değene kadar. Balta, bambaşka bir dünya. Ormanın cehennemi. Kibrit ile birlikte.


Orman dünyasında envai tür dünya barınır ağaç kovuklarında, dallarda, ağaç kabuklarının altında, toprağın altına oyulan karınca yollarında, toprağın üstünde höyük gibi yükselen kermit kolonilerinde.

Derelerin dünyası, şırıltılı bir dünyadır. Ama tek bir çakıl taşını yerinden oynatsanız o taşın altında sürüp gitmekte olan bir dünyayı bozarsınız. Mikroskobiğinden gözle görünürüne yaşamlar sürmektedir sularda. Alabalıkların dünyası değildir sadece dereler. Kurbağaların, kenarlardaki sazların, su terelerinin her birinin dünyasının ince, akıp giden yoludur çaylar, nehirler.

Dağlar, esintili dünyadır. Görüşün tepeden olduğu, tırmanmadan ulaşılamayan dünyalardır. Eteklerindeki hayat türlü türlü iken  zirvelerdeki dünya sayısı tek tüktür. Dağların kokusu, havası, bulutu, sisi o dünyanın resmedilesi güzelliğidir. Dağlar, dünyanın doruklarıdır.

Dağların yaban dünyasında kaç dünya yaşar, kaç… En tepelerde yaşayan kartalından, tırmanıcıların en gözüpeki keçilerden, kaya çatlaklarının konukları çeşit çeşit kertenkelelere kadar.  Dağlar, iki bin metreye kadar yeşilken iki bin metreden sonrası ağaçsız kalır; ama dünyasız kalmaz. Biraz daha az çeşidi olsa da en zirvelere kadar dünyalar barındırır içinde. Kartalların dünyası yükseklere kuruludur.

Kentler ayrı birer dünyadır, kasabalar, köyler ayrı birer dünya. Doğusu, kuzeyi, batısı, güneyi ayrı ayrı dünyadır. Kimi kentler dolmuş taşmıştır. Dünyayı da küstürürler bu dolup taşmışlıkla. Başta kendilerini sonra dünyayı zehirler bu kentler onca kalabalığın çöpüyle, egzozuyla, kiriyle, atığıyla. Deniz kenarlarındaki kentlerin kirlenmişliklerini denizler de temizleyemez, onca suyu varken. Denizler de kirlenmiştir zira. Balıkların dünyası biter o sularda. Karabatakların hatta kaplumbağalar ile yunusların. Kent büyüdükçe, kentin dünyası kara deliğe düşer.

Böyle kentleri görmüşlüğümüz vardır. İzmit böyle bir kent mesela. İzmir de artık neredeyse böyle bir kent. Sanayi kentiyse eğer bir kent, o kentin havası, suyu, denizi, deresi ilk safiyetinde kalmaz. Katıklıdır her şeyi. Zehirlisinden.

İzmir’e girerken daha, şehrin üstünü kaplayan kirli hava karşılar gelenleri. Bir de kötü kokar ki o hava. Nasıl kokmasın, vaktinde zeytin dikili yerlerin üzerleri irili ufaklı sanayi olmuş çıkmış. Kim var kim yok, hangi iş açılacak bir kente doluşmuş. Kentin de bünyesi var, bağışıklık sistemi var. Darası var. Ne bünye dayanmış ne de bağışıklık sistemi kalmış tıklım tıkış olmuş kentlerde. Darası dolmuş taşmış. Daralmış.
 
Tek dumandan değil İzmir’de kirlilik. Işıktan da. Işıklar da göğü kirletir.  Şehrin ışıkları parladıkça  gök buğulu gözükür. Yıldızlar silik silik ışıldar. Ne takım yıldızlar şeçilir açık açık ne de kutup yıldızı. Silik, bulanık, leke halinde gözükürler puslu İzmir göğünde yıldızlar. Ama Muş’ta öyle mi? Hani nüfusunun  çoğunun İzmir’de yaşadığı o kent.

Muş, dağların, nehirlerin şehri. Hem de ne nehir; dümdüz de akmıyor, kıvrıla kıvrıla. Kıvrımları uzun mu uzun. Yani ip gibi aksa bir tarlayı sulayacakken onca uzun kıvrımla binlerce tarlayı suluyor. Havadan bakmaya doyum olmuyor Karasu’nun kıvrımlı akışına.

Bir ana cadde, iki de hatırı sayılır caddeden oluşuyor Muş. Sakin ve henüz kirlenmemiş. Havası puslanmamış. Trafik sorunu, park sorunu nedir hiç bilmiyor. Olsa olsa tek dertleri var oralıların, şehirden yana elbet, o da soğuk. Oysa soğuğun, karın buzun  olmaması asıl dert şimdi, bir kentte. Karın buzun olduğu kentler, suyu olan kentler demek. Yağış alan kentler demek. Tarladaki ürünün susuzluktan kurumaması, bağa bahçeye bahar yağmurunun düşmesi demek kar da buz da. Barajın dolması demek. İstanbul, Ankara, İzmir gibi metropollerde yaşayanların gözleri gibi gözlerin Temmuzla birlikte baraj suyu seviyesinde olmaması demek. Yazın Ağustosta kurumuş barajlardan evlere su gelmeyince alışveriş yerlerindeki, bakkallardaki şişe sularının kapılıp, bulaşıkların, ellerin markalı sularla yıkanmaması demek. Su, hayat demek. Susuz metropollerdeki hayat nasıl olacak? Susuz kentler ağzına kadar dolup, sulu şehirlerden oralara akın akın kayılırken?
 
Muş’ta bir gökyüzü var ki… Havayı kirleten sanayinin, göğü pusa bürüyen şehir ışıklarının  olmadığı Muş’ta tarihi köprüye gidip başınızı yukarı kaldırdığınızda göğün siyahını görüyorsunuz. Ankara’dan, İzmir’den böyle siyah gözükmez gecenin bir yarısında gök. Metropollerde pusludur gökyüzü, grimsi siyahtır geceleri o yüzden yıldızlar öyle çabalar ki ışıkları hiç olmazsa kirli bir benek gibi gözükebilsin diye. Muş’ta yıldızlar, bilmem kaç karatlık gülümsüyor simsiyah gökten.
 
Muş’ta geceleyin başınızı kaldırıp göğe baktığınızda zifiri karanlığı ve o zifiri karanlık kadifeye gömülmüş gibi duran elmasları kıskandıracak ışıltıyla yanan yıldızları görüyorsunuz. Meğer göğe oradan bakılınca yıldızlar ne kadar büyük görünüyormuş. Her biri Kaşıkçı elması sanki. Meğer yıldızlar nasıl parlakmış! Takım yıldızlar nasıl da açık seçikmiş meğer! Büyük ayı, küçük ayı nasıl da belirgin aynı gökte; ama ayrı şehirde. Gök, gök gibi Muş’ta. Yıldız, yıldız gibi. Kirlenmemişlik işte bu. Kirlenmişlik, bitmişlik ile eşanlamlı.

Gökteki yıldızlar ne kadar birbirine uzaksa, tek bir dünyamızda  aynı apartmanda otursalar da  birbirine yıldızlar gibi fersah fersah uzak olan insanların dünyaları da birbirine hiç benzemez. Her dünyanın katmanları farklı. Oksijeni az ya da çok. Kiminin zehirli gazı çok. Kimisi mavi. Kimisi Mars yüzeyi gibi çorak. Kimisi de ay gibi sırlarla dolu. Yakın sanırız ayı dünyaya, her gün gördüğümüzdür; ama kimi insanların dünyalarının ay gibi, bilmediğimiz başka dünyalar gibi çözülememiş nice sırları vardır.
 
İnsanların her biri de ayrı bir dünya aslında. Herkes kendi dünyasındadır, herkesin dünyası kendinedir. Başka bir dünya tanımaz çoğu kişi. Başka dünyalara dünyasını kapamıştır. Kapıları da sıkı sıkı kilit altındadır. Başka dünya tanımayanlar, tek bir dünya tanırlar iyisiyle kötüsüyle. Eğrisiyle doğrusuyla. Yalanıyla yanlışıyla.  Kendi dünyalarını.


Tek dünya tanımak, dışarıdaki o tek bir dünyanın içinde matruşka bebekler gibi iç içe geçmiş yaratılan türü sayısınca, hatta yaratılan sayısında dünyanın tümünü eliyle itip kendi dünyasını tanımak fakirliğidir. O tek fakir dünya, sadece etrafı kuşatmaz. Kafanın içindedir. Yani dünyası, kafasının içindekidir o ayrı ayrı sürüsüyle dünyaların da olduğunun farkında olmayanların. Ya da farkında olup da farkındaymış gibi davranmayıp bu olgunluğa, erdeme kavuşmak hevesinde olmayanların. Tek kişilik, tek olguluk fakir dünyalarında kafalarının içindekiyle yaşarlar tek yöne doğru. 

Tek kalmaktır o dünyaların sonu her ne kadar önünde sonunda o tekliği hissedecek olsalar da. Başlarda onca başka dünyaya karşı dursalar da. Oysa dünyaya karşı konulabilir mi? Her şey sakinken belki,  tamam da… Ya dünya homurdanırsa deprem deprem? Ya kükrerse yanardağ ağızlarından? Ya dalga olup gelirse açık denizlerden? Ya suyunu çekerse bereketli ovalardan? Mavi dünyanın bu haşmetine nasıl karşı koyacak öteki dünyalardan habersiz, kendi kabuğundaki  fakir dünyalar?

Kapısı kapalı bile değil hiç kapısı olmayan fanustan dünyalıların sonu, o dünyada boğulmaktır. Havasızlıktan. Soluk alamamaktan.

Tarzlardır insanların dünyasında o dünyanın surları, kaleleri, zirveleri. Hiç kimsenin yediği içtiği, lafı sözü başkasının lafına sözüne, inancına, yaşamına, osuna busuna benzemez. Benzemez; çünkü Allah öyle yaratmış. Beş parmağın beşi bir mi?

Her birinin kendi dünyası olan insanların fikirleri başka başkadır. Görüşleri de başka başka. Ama hepsi insandır. Ayrı ayrı dünyalarıyla,  o tek aynı dünyada yaşamaktadırlar.

İlk bakışta tek; ama gören göze o teklikte sayısız çoklukta, kabuğu yeryüzü olan bir matruşka bebek iç içeliğinde yaşamaktadır insanından ormanına, denizinden dağına her renkten, türden, havası farklı bileşimden oluşan dünyalar. Kokusu başkadır bir dünyanın, rengi farklıdır bir diğerinin. Ne kardeş kardeşe benzer ne insan insana. Fikirleri de benzemez birbirine benzemeyen insanların, halleri tavırları da. Erdem, benzemeyen her şeyin tek bir dünyada; ama ayrı dünyalar olduğunu bilmekte. Kabullenmekte. Kimsenin bir başka dünyayı kendi dünyasına benzemesi için zorlamamasında. Ayrı dünyaları da sevmekte. Hoş görmekte. Saygı göstermekte. Çünkü hepsini Allah yarattı.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.08.2014


 Acemi.demirci@yahoo.com.tr

@AcemiDemirci

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci