30 Ağustos 2014 Cumartesi

Yanlış Masallarla Büyüdük

 Bu çalışmam için seçtiğim görsel konu, masalların vazgeçilmez kahramanlarından biri olan dağ tavşanı. Zaman zaman keyifle çiçekleri, otları yerken gördüğüm,  resmini çekerken fotoğraf makinesinin sesine kulaklarını kabartmasına güldüğüm ve hep böyle hoplaya zıplaya dağ tepe  güvenle gezmesini dilediğim o sevimli dağ tavşanı bu kez masal temalı yazımın resim teması oldu.

Masalları dinledik bolca beyaz atlısından, perilisinden. Oysa hiç duymadık büyürken;
“Ağaca yaslanma çürür,
Duvara yaslanma yıkılır,
İnsana yaslanma ölür”, gerçeğini. Masallar, böyle gerçekleri öğretmez.  

Masallar önce kendin kendine yet, sonra başkalarına umut bağla gerçeğinde yürümez. Bu gerçek, hayatın gerçeğidir çünkü. Masalın gerçeği yoktur. Masal, naif renkli, kandırmaca denemeyecek kadar masum, çocuk ruhların inandığı satırlardır. Düş kadırgalarıdır, bu dünyanın siyahından başka dünyaların pembelerine yelken açmış.

Büyürken hepimizin masalı aynıydı. Hepimizin dinlediği masalda prensesler, kötü kalpli kraliçeler, beyaz atlı prensler vardı. Acıların sonunda mutluluk, fakirliğin sonunda zenginlik gelirdi. İyi, kötüyü hep yenerdi. Kötüye, kötülükle karşılık verilmezdi. İyi kalplilik, masalın kalbiydi. Bizi de can evimizden yakalardı o iyilik, iyi kalplilik.

Oysa dinlediklerimiz sadece bir masaldı. Biz essah sandık. Gerçek dünyada masallarla yaşadık çoğumuz. Hiç kimse kötü kalpli kraliçe olmak istemedi. Ama hayat iyilik perisi de değildi. İşte o zaman seçimler çıktı karşıya. Yol ayrımları uzandı önlerde. Tercihler yapıldı iyisinden ya da kötüsünden yana.

Gerçek dünyanın iyi huylusu, kötü kalplisiyle masal prensesleri zarafetiyle baş etmeye çalıştık. Başımız ağrıdı tabii çokça. Masalların kanunu yoktur. Ama hayatın kanunları vardır, yazılı ya da yazısız.

Öyle essah sandık ki masallardaki hayatları, acısı büyüdükçe çıktı. Masalın içindeydik; oysa gerçek dünyada sanıyorduk kendimizi. Öyle pat diye ne sihirli değneğiyle iyilik perileri bitiveriyordu yanı başımızda ne de beyaz atlılar.

Çocukluğumuzdaki naif dünyanın her köşesinde at koşturan masal kahramanlarının masallarda hapis olduğunu ve o mahkumiyetlerin hiç bitmeyecek olduğunu öğrenmektir büyümek. Bunu öğrenmek acıdır. Zorlu bir kabulleniştir. Hala bir yanları çocuk kalanlar, o kabullenmeye ayak direyenlerdir gibi gelir bana hep. Masal kahramanlarını öldürmektir zira kabulleniş. Bir nevi gömmektir, yok etmektir her kahramanı. Prenses de olsa prens de. Beyaz atları, sütçü beygiri addetmeye başkaldırıdır çocuk kalmakta ısrar. Ama hayat büyütür. Hiçbir ısrar, sonuna kadar ısrarcı olmaz büyümenin kaçınılmazlığı karşısında.
 
Çocukluğumuzda dinlediğimiz masallardaki beyaz at, çocukluk düşlerinin kutup yıldızıyken, yetişkinlikte görülmesi en istenen rüyadır uykularda. Kim rüyasında at görürse muradına erişir bilinir zira. Artık yalnızca rüyalarda görülebilecek, görüldüğünde de düşlerin gerçekleşeceği anlamına gelecek beyaz at, naif  kalmış yanımızdır hala.

Masallarda üzerinde bir prensle çıkagelen  beyaz at kurtarıcı, gerçek hayatın rüyalarında görülen beyaz at, murat her ne ise odur. Anne olmak isteyenin anne olması, ev almak isteyenin elinde evinin anahtarını tutmasıdır. Masallardaki kavramlar, gerçek hayatta başka anlamlar taşır büyüyünce.

Beyaz at, sırf üzerinde prensle beliriveren bir at  değildir yalnızca. Muradın kendisidir. İster beyaz atlı öykülerle ister Ninjalı oyunlarla büyüse de üniversite sınavına giren bir öğrenci için murat, istediği fakülteyi tutturmak, işe girmek isteyen için de o iş yeri kapısından bir çalışan olarak girmek demektir. Prens ve prenses olamayacağını sınavlar öğretir, hayat kapısındaki bu çocuklara. Sınav sonuçları, fal açmadan geleceğin ne yönde akacağını az çok anlayabilmektir.
 

Bazen masallardaki kötü kalpli üvey annenin kötü kalpli kızlarını oynarken bazen de iyi kalpli evin gerçek kızının darda kaldığında karşısına çıkıveren iyilik perisini bekledik umutla. O peri bir değnek sallayacak, işler hemencecik hallolacaktı zor anlarımızda. Yıldızlar çakarak, ışıltılar saçılarak. Biz de ellerimizi çırpıp çığlıklar atacaktık. Sevinç gözyaşları dökmek serbestti. Masallardan öyle öğrenmiştik. Daha sonrakiler hem masalardan hem de çizgi filmlerden böyle görmüşlerdi.
 
Oysa işleri de kendimiz karıştırdık, düğümleri  de kendimiz attık çoğu kez. Düğüm attıkça o düğümleri kılıçla çözecek prensler aradı gözler. Halbuki masalda sadece bir prens vardı. Hangi bir düğümü çözsün o tek prens. Bir de masal kahramanı üstelik. Sadece anlatırsan var olur. Sadece yazarsan yaşamaya devam eder. Masal kahramanlarının zindanıdır masallar. O zindanlardan gün yüzüne çıkılamaz. Masallar tek bunu öğretmez işte. Bunu hayat öğretir. Zindanlara ata ata.    
 
Yanlış masallarla büyüdük. Daha çocukken aklıma hep takılan bir masal vardı. Başrolde yine bir prenses.

Kaybolmuş bir prenses bir gece  bir hanın kapısını çalar. Kapıyı açan hancı karıkocaya  “kendisinin prenses olduğunu” söyler. Hancı karıkoca  inanır gibi yapsa da yine de emin olamazlar sersefil gözüken kızın gerçek bir prenses olduğundan. Gerçeği anlamak için kurnazca bir yola başvururlar. Kızı, sınavdan geçireceklerdir. Prenseslik sınavından. Tek prenseslerin geçebileceği sınavdır o sınav.

Kız o kadar yorgundur ki hemen uyumak ister. Hancı ve karısı kıza dokuz kat döşek sererler. En alttaki döşeğin altına da küçük bir bezelye tanesi koyarlar.

Sabah olur, kız kalkar. Hancı ve karısı merakla kızın gözlerine bakarak “Geceyi nasıl geçirdiğini, uykusunu alıp alamadığını” sorarlar.

Kız mahmur mahmur esner. “Her şey çok iyiydi; kat kat döşekler çok güzeldi; ama ufacık bir kabartı vardı. Çok  rahatsız etti, dönüp durdum. Uyuyamadım o yüzden”, deyince hancı ve karısı, kızın gerçek bir prenses olduğunu anlarlar. Kıza yardımcı olurlar.

Dokuz kat döşeğin altındaki bezelyeyi hangi prenses hissedebilir, hisseden var mıdır bilemeyeceğim. Bildiğim bu masalın kimseye bir yararı dokunmayacağı. Hiçbir gerçeği belletmediği. Olmayacak şeyler anlattığı.

Masal kahramanı değil, gerçek hayatların gerçek kahramanları olacak çocukları, dokuz kat döşek altındaki bezelyeyi hissederse prenses olunacağı beyin yıkaması ile değil de bezelyenin ne güçlüklerle yetiştiğini, kilosunun kaça geldiğini, bir kilo bezelye almak için kaç saat çalışıldığını, bezelye ya da başka bir gıda bulamayan çocukların açlıktan susuzluktan nasıl kırıldığını  akıl edebilecek, farkında olacak yetkinlikte yetiştirişsek o zaman başta kendileri  sonra diğer her şey ve herkes için yeterli olabilirler.
 
Dokuz kat döşek altındaki bezelyeyi hissedebilenin değil, bir kilogram bezelyenin dokuz doğrulup öyle masaya getirildiğini bilenler olarak yetişen çocukların ayaklarının yere basacağı, bastıkları yerin de kaygan zemin değil sağlam zemin olacağını unutmamak, masallarla iyi vakit geçiren çocukların çocukluk sonraları için en faydalı öğreti olacaktır.

Lüle saçlı küçük bir kızken bukleler alna dökülürken yakışırdı belki masallardaki prensesleri oynamak; ama hayatın gerçekleri karşımıza dikilince bu rol hiçbir düğümü çözemiyor. Kılıca benzemez yanlış masalların kahramanlarını oynamak. Düğümleri çözemez roller. Ama kendimiz kılıç olabilseydik aklımızla, yetkinliğimizle, çözüm buluculuğumuzla o zaman çözerdik her türlüsünden düğümü. İşte masalları öğrenirken öğrenmediğimiz şey buydu. Kılıç olmayı öğrenemedik. Düğüm atmayı iyiden iyiye belledik ama. Nasıl olsa periler, beyaz atlı prensler vardı gelip kurtaracak. Masallardaki gibi.
 
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (AcemiDemirci), 10 ‎Mayıs ‎2013 ‎Cuma, ‏‎13:53:40
Acemi.demircii@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci



Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci