19 Eylül 2014 Cuma

Demir Tavı


Sıkışıp kaldık gün içinde birkaç yere. Kapalı, havasız, yeşilsiz gri izbelere. Sıkışıp kaldık üç beş şey başına. Öyle ki yemekler bile yeni tip lokantalar olan  ocak başlarında. Kır sofraları, yayla  sinileri artık çok gerilerde.


  
 Sıkışıp kaldık insan, araba, blok denizlerinde. Bahçene diktiğin çiçeklerin arasında oturup kuş sesleri dinleme, dere kenarında kitap okuma, dut ağacına tırmanma, sincaplarla göz göze gelme ne kelime;  yeme, içme, alışveriş, makine doldurup boşaltmadan ibaret birkaç maddelik hayat kapanına. Birkaç madde, o kadar. Üçse üç, beşse beş. Altıncı maddeyi isteseniz de koyamazsınız listenize. Çünkü zamanı yok, zemini yok, ortamı yok. Ve dahi imkanı yok.


Ya bilgisayar ya televizyon başındayız evde. Otobüste, kimisi ellerinde telefonlarla sessiz, sözsüz konuşmalarda. Bilgisayar, televizyon başından kalkınca da ille de AVM. İlle de insanların doluştuğu, güpegündüz her yerin ışıkla aydınlandığı, teknoloji satan dükkanların bir  değişik kokusunu soluyup radyasyona madyasyona meydan okumakta ısrarcıların yüzdesi atmışları, yetmişleri bulurken şehirlerde, sağlıksız ortamlarda sıkışıp kaldık. Mağazalar arasında sıkışıp kaldık. Buram buram lastik kokan kimi dükkanlarda,  lastik kokusunu  içe çekmek kaçınılmaz olmuşken kırların yokluğunda boğulduk. Bazı mağazalarda tekstil boyalarını solumaktan sıkıştı kalbimiz.

Sıkıştık kaldık teknoloji kokusuna, lastik kokusuna, tekstil boyası kokusuna. Oysa kırlar burcu burcu çiğdem kokar, sümbül açar. Kırlar uzak. AVMler her yanda.  İki adım mesafede.

Sıkıştık kaldık trafiğin hayatı sömürdüğü şehirlerde. Zamanın kocaman ağzıyla yutup da koskocaman midesi hala doymayan metropol caddelerinde. Sıkışıp kaldık sıkıştığından ilerleyemeyen trafikte, egzoz koklayarak. Ciğerlerin canı sıkılsa da yapacak bir şey yok. Oksijen artık karbonmonoksite de diğer   gazlara da mağlup. Oksijenin mağlup olduğu yerde, insanın sağlığı yenik. Karbonmonoksit insan sağlığına kötülük oysa. Demek ki trafikte salınan  onca gazın  nidasının anlamı;  “Yaşasın kötülük” mü ola ki?

Sıkıştık kaldık bloklar arasına. Göğe merdiven kurmaya özenirmişçesine tırmanan asansörlerle kaç kat çıkmaya. Yetmişli katlar var artık. Çiftliklerin, bahçeli evlerin, arı kovanlarının, kuş yuvalarının, sincapların, köstebeklerin, kaplumbağaların tilkilerin kıyameti desenize onca katlı bloklar…

Sıkışıp kaldık televizyonda ne oynarsa oradaki oyuncularla  yarenlik edip vakit geçirdiğimiz anlara.  Ne komşu gezmeleri ne insan ilişkileri ne dostça sohbetler edilebiliyor bu karmaşaya dönmüş yaşamlarda. Ne çat kapı ziyaretler ne gülüşüp eğlenmeler kaldı. Eğlenmek için dizide bir adamın olması gerek, güldüren cinsten.

Sıkıştık kaldık ilgilerimizin yönlenmesinde. İlgilerimiz dizilere yoğunlaşmış halde. Sabahları kadın programları ya da evlilik programlarına. O programa çıkan hiç tanımadığımız; ama içimizden birilerinin öyküleriyle içlenip onların acılarıyla gözyaşları döküyoruz. Onlar televizyondaysa duyumsuyoruz onların acılarını, kötü yazgılarını. Oysa onlar hep aramızdaydı televizyona çıkana kadar. Yanı başımızda, iki adım ötemizde yaşadılar hep. Apartman sahanlığının öbür kapılarının ardında. Arka sokakta. Yan mahallede. Bitişik komşuda. Sıkışıp kaldık bu kadar yakınken bunca uzaklıklara. Irak olmaya. İnsana insanı anlatmanın yolunun televizyon olmasına sıkıştı merhametimiz.

Televizyon yine anlatsın, bizim gözlerimiz her uzağı göremez; ama gözlerimiz görmese de illa birileri çıkıp da ekrandan anlatınca anlamış oluyorsak eğer insanların halini,  sıkışmış kalmıştır insanlığımız cenderelere. “Halden anlamak”, eski ve bayat bir deyim olmuştur o halde. Deyimler de sıkıştı kaldı sözlüklerde, tozlu raflarda. Anlamları yitik halde.

Boğulduk seslerin, gürültülerin içinde. Apartmanda yaşamanın üst kattan gelecek gürültülere sabır demek olduğu gerçeğinde boğulduk. Tıkandık. Motor sesi, fren sesi, korna sesi. Motosikletlerin vınlaması. Hazırlanıp pişmesi,  yetmedi bir de eve servisi topu topu yarım saat içinde olan pizzayı adresine yetiştirmeye çalışan motosikletli pizzacı gence vuran kamyonetin çarpma sesi. Oysa cıvıltılar var doğada vınlamalar yerine. Kuş sesleri ne güne. Hepsi ayrı nağmede. Bülbülü, kekliği, kırlangıcı, kumrusu.  Çığlık atanı, şakıyanı. Onlar da sıkıştı kaldı ormanları ellerinden gittikten sonra. Bir biz değiliz yani sıkışıp kalan bu şehirlerde.

Sıkıştık kaldık kupkuru topraklar üzerinde. Su sesi duyulmayan bloklarda. Musluktan gelir su sesi tek metropollerde. O da sular akarken. Çok metropolde su sıkıntısı çekilir yazları. Sular kesilir günlerce. Tısss sesi duyulur su gürültüsü yerine. Tısss. Yılan sesi gibi.

Sıkıştık kaldık bahçesiz evlere. Bir bahçe olsaydı eğer, kovanımız olurdu bir çift, kümesimiz olurdu. Arımız olurdu, balımız olurdu. Tavuğumuzun yumurtladığı içi kırmızımsı sarı yumurtalar olurdu kahvaltı sofralarında. Kovandan alırdık balımızı. Dolaplarımız sırf  şehirli giysileriyle dolmazdı. Arıcı kıyafetimiz de olurdu. Bana sorarsanız giyilecek en has giysidir.

Sıkıştık kaldık meleşen kuzuların, baharda kuzulayan koyunların, çiğdem açamayan  asfalt yolların, dümdüz olmuş dağların, üstü kapanmış derelerin  şehirlerinde. Dalından, tarhından  değil tezgahtaki kasasından topladığınız elmalar, maydanozlar, sebzeler, mısırlar arasında dönedurmaktan döndü başımız, gönlümüz. Sıkışıp kaldık onların şimdiki görüntüsüyle bildiğimiz ve özlediğimiz eski hallerinin  nasıl da farklı olduğunu bile bile  elimizden hiçbir şey gelmeden mecburen yemek zorunda kalışlarımız arasında.

Sıkışıp kaldık insanın insanı anlamaması, sevmemesi, insanın insanı sırtından vurması görüntüleri arasında. O zaman anlıyorum işte birdenbire hayvansever kesilen kimilerini. “İnsan sevmeden hayvan sevilmez ki, önce insanı sevmek, hayvanı sevmek için de tüm doğayı sevmek gerek. Hayvanseverlik sadece köpekseverliğe indirgenemez ki” diye düşünen ben, insanların insanlara neler yaptığını gördükçe köpeklerin sadakatini yaşamışların neden hayvansever kesildiklerini. Sıkışıp kaldık yani dostluktan akrabalığa sadakatsiz her duygunun dönemeçlerinde. Kuzen de olsa, dayı da olsa işine öyle gelirse, canı isterse bir anda el olacağını anladığımız insanlar içinde sıkışıp kaldık. Arkadaşı da olsa yengesi, emmisi, komşusu ya da hiç tanımadığı öykülerin insanları da olsa kalıplarına uymamalarına şaşıp kaldık. Alıp başını gittikten sonra vefasızlık, sözünden durmamaklık, kırk gün sırtında taşıyıp kırk birinci gün  “yoruldum, indiriyorum” dediğinde senden kötüsü olmadığını her yerde anlatan insanları gördükten sonra iyilik etmenin iyi bir şey olup olmadığını irdeleyen vicdanımızla yaşadıklarımız arasında sıkışıp kaldık.

Sıkışıp kaldık “doğruyum” diye diye eğri yollara sapanların doğruluk masalları karşısında. Doğruluk sıkıştı. Ezildi. Çiğnendi. Doğruluk demirdendi eskiden şimdi kor alevlerde eriyen bir demir. Yeniden dövülmesi, şekil alması, tava gelmesi gereken bir eriyik şimdi demir.

Sıkıştık kaldık onca bilgiyle donanmışken onca cehaletin, iyi giyinip, televizyondakiler gibi görünmenin uygarlık sanıldığı düşüncelerin içinde kalakalıp, kağıdı kitap sayfaları değil de mutfaktaki kağıt havlu sanan mantıklar arasında sıkışıp kaldık. Kafası karmakarışık kentlerde bilginin değerinin olmadığını; ama bilgisiz, cahil de olsa ayak oyunu biliyor, kişileri birbirine tutuşturuyor, işini bilmeyi belleyip kültürel bilgileri işini bilmezler öğrensin  havasında, sonradan bir yere ulanıp o yerin tüm ahengini kaçırtarak kendince  düzenbazlıklarla oranın altını üstüne getirenlerin oyunları karşısında sıkışıp kaldık.

Sıkışıp kaldık artık pek rağbet edilmeyen insani her kuralın yazısız sayfaları arasında. Sanki kitaplar içinde kurutulmuş bir çiçek gibi sıkışıp kaldık, kuruyan duygularımızla. Hala güzel, hala çiçek; ama kupkuru kaldık. Can katan suyu çekilmiş halde.

Doğru söylemek erdemiyle, doğru değil; ama tatlı sözlerin ikliminde sıkışıp kaldık. Doğru acıdır, tatlı çoklukla yalan dolan. Yüze gülmedir yalan; gönül okşayıcı. “Bana tatlı bir şey söyle, varsın yalan olsun” şarkısını söyleyenlerin yalan söylemeye teşvik ettiğini bile bile yalanları severek dinlediğimiz anlara sıkışıp kaldık. Yalan da olsa duyulmak istenileni duymaktan hoşlananların doğruya ve doğru söyleyenlere olanca güçleriyle sille tokat girişmeleri arasında sıkışıp kaldık. Erdem, doğruyu söyleyebilmekte; ama geçer akçe karşıdakileri tava getirecek yalanları düzebilmekte. Doğrunun yenilgisinde; yalanın yanlışın şenliği arasında sıkışıp kaldık. Doğru söyleyip sevimsiz, itilip kakılır, dili sivri, pattadanak söyleyiverir olurken hiç doğru konuşmayıp da herkesi parmağında oynatan cahil, şen kahkahalı bozguncuların şirinlikleri karşısında ezim ezim ezilip sıkıştı doğru yanımız.

Bilgimiz sıkıştı kaldı derin dehlizlerde. “Paylaşılırsa parlar bilgi” denilip paylaşıldığında da bir “Aklımı seveyim” kurnazlığındaki cahilin bizden öğrenilenlerin başkalarına kendisi ciltler dolusu okumuş da öğrenmiş gibi satışını gördükçe içimiz de sıkıştı, kalbimiz de. Dosdoğru olmayan bu yol nerelere varır, nerelere gider, hangi çıkmazlara götürür bizleri diye. O sahte satışların bize kadar gelmesiyle gülüşlerimiz  sıkışıp kaldı kederlerde. Bilginin, öğrenenin değil de aslında öğrenmeden öğrenenlerin pazarlama malı olduğunu görünce, güvenle güvensizlik kıskaçları arasında sıkışıp kaldık.
 
Sıkışıp kaldık iyiyle kötünün, saygıyla hak çiğnemenin, doğruyla eğrinin, doğrulukla  yanlışın, güzellikle tüm karanlık çirkinliklerin, insani her değeri hiçe sayan her yeni değerin kesişme noktalarında. Kör noktalarda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.09.2014, 09:10





Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci