13 Eylül 2014 Cumartesi

Densiz demler


“Densiz Demler” adlı bu çalışmam için tema olarak haliyle çayı seçtim. Ancak sağımızda solumuzda, üst katımızdan alt katımıza, yanımızda yöremizde, kuyrukta sırada, trafikte durakta her an  her yerde karşılaştığımız densizliğe vurgu olması için de çay takımlarını çaysız olarak fotoğrafladım. Keyifli okumalar dilerim.

Hayatın rengi kah demli kah demsiz. Açığından koyusuna. Demini almamışsa, ham. Yetkinliğe erişmemiş. Var daha vakti olmaya yani. Koyusu, gün altında yeşilden buğday sarısına dönen başakların pişkinliğinde. Güneş altında, yana yana dönüştür rengin kıvama gelmesi. Olgunluğa erişmişliği. Demlenmişlik, ateş görmeden olmaz.


  Densizlik, bir koyu dem. Acı çay. Tetirli sözcükler, ruhu buran. Kekre bir tat. Sözcüklere yakışmayan.

 
Densizlik, dengesizlik bir yerde. Ölçmede, tartmada. Sözcüklerin ağırlığını biçmede. Tınıların melodisinde. Melodiler besler ruhu. Densizlik, gıdasızlık yani. Beslenememek, besleyememek anlamlı.
 
Hayatın her gününün rengi ayrı. Duman rengine bulanmış fırtınalısından yeşile bulanmış bahar dalları gibi umutlusundan. Günler, renk renk. Pembeye bakılınca çiçekler gelir akla. Karaya bakılınca gece. Gün, duman rengiyse gece gibi,  sözcükler yıldız renginde olmalı. Ay ışığı travertenlerinde bekletilmiş olmalı. Parıldasın da iç açsın diye.

Gün çiçek, yaprak, kır rengiyse sözcükler de çiçeklere can veren su renginde olmalı.

Sıradan konuşmaların sözcükleri bir küçücük keseyi ancak doldurur. Darası dardır o sözcüklerin. Havadan sudan konuların havaya, suya yazılan sözcükleridir. Ne iz bırakır ne de hatırlanır. Hep tekrarlana gelen konuşmalardır çünkü, hep de tekrarlanacaktır her karşılaşmada.

Eğer, hem de üst üste iki acı yaşamışsanız ve gözleriniz dolu dolu geziyorsanız elinizde olmadan, gözyaşını sevenler çıkar ortaya gözyaşı kokusu almış olarak. Onlar, gözlerden durduk yerde değil, durdurulmayan bir acı hisle akan suları severler. Damla halinde. Tuzlu. Oysa denizler tuzlu suyla doluyken.
 
Belki hayatları sahici şeylerle dolu olmadığından ya da doya doya ağlayamadığından belki, acının üstünden birkaç ay geçse de sizi görünce gözlerinize bakar ve “Nasıl oldunuz, daha iyi misiniz?” derler. Nasıl da masum bir sorudur bu. Nasıl da iyiniyetli gözükür. Oysa neden sorulduğunu bilirsiniz o soruların bunca ay sonra. Gözlerinizin buğusunda  yeşerir onların mutlulukları.

Okurken masum bir cümledir bu hal hatır soruş. Ama gerçeğin boyutları vardır. Gözlerdeki mana, sesteki ima, acı çeken insanların acısından haz alma gibi.

Oysa  acıya tuz basmak değil, acının kabuk bağlamasına izin vermeyecek o sorunun sahipleri de yakınlarını kaybetti mutlaka, gün oldu. Anne babası ya da onların ana babalarını kaybetmenin acısını tattılar elbet.  Kaybetmenin insanın ruhunda nasıl bir obruk açtığını, soracağın sorular hala aklındayken babanı yitirmekle o sorulara kadar yetim kalındığını biliyor olmalılar o yaşta. O yitirişlerin ardından birkaç ay sonra bile yolda, işte, arkadaş konuşmalarında susmaksızın zırıl zırıl ağlanmasını bekliyorlar. Seyre bakmak, ağlarken olsun istiyorlar. Gülmeyi görmek güldürmüyor onların ruhlarını. Ağlayan gözler görünce gülüyor gözleri. Demsiz demlerde. Densiz demlerde.
 
Oysa acı, görsel bir şölen değil. Acı, bir obruk ruhta, yürekte. Gözyaşları da acının tek ölçütü değil. Obruğun açtığı çukur kadar derin acı. İçe işlemiş halde. İçine inilemez, derinliği saklı.

Hep duyardım, “Acı hiç kaybolmuyor, hiç unutulmuyorlar; ama zamanla içte yaşanıyor her şey”  diye. Hayatın hiç unutulmayan; ama hep içte yaşanacak sızılarının dersleri ölümler.

Ta midenizden kalkıp, gümbür gümbür sesiyle çığ gibi boğazınıza gelen tutulamaz, zapt edilemez, söz dinlemez hıçkırıkları her densizlikten önce zaten yaşamaktayken bir de densizliklerin ardından yaşıyor insan. Tersine bir çığ o hıçkırıklar. Boğaza kadar yükseliyor, öyle her yerde uluorta kendini koy veremiyor. İçte kalıyor. Dalgalana dalgalana. Sıcak bir çığa dönüşüyor. İçi yakıyor.

Acı haber, biber gibi yakar. Bir de dört gün arayla iki kez almışsanız böyle bir haberi yanarken yeni baştan yanmaya başlarsınız. Su filan tesir etmez. O ateş, lav ateşi gibidir. Suda da yanar.

Ne söyleyecek laf bulunuyor böyle durumlarda ne teselli. Tek şey var denebilecek, “Takdiri İlahi.” Boyun eğmekten başka ne yapılabilir  ki? Ağlamak mı? O zaten oluk oluk oluyor günlerce. Ağlamakla ne teselli bulunuyor ne de giden geri geliyor. Günlerce gözler nehirlere dönerken tek şey belleniyor; Gidiyorlar; ama geri dönmüyorlar. Bu hep böyle olmuş. Gelen gitmiş. Giden gelmemiş ama. Tek şey var yapılabilecek. Bu gerçeği kabul etmek. Hayatın, dünyanın değişmez kanunu bu. Hayat bir yol. Yolun sonu var. Oraya erişen, geri dönmüyor.
 
Kabul ediliyor tabii bu mutlak gerçek, istesen de istemesen de. O kabullenişle gözyaşlarının yatağı değişiyor. Göz pınarlarından yanaklara akan yaşlar, yürekten içlere akıyor. Yine de gözlerden hiç yaş akmıyor değil. Yürüyen merdivende inen  babasının peşinden koşup, “Baba, baba” diye bağıran genç kıza gıpta ile bakıyorsunuz kaç yaşında olduğunuzu unutup. O sözcüğün bir daha sesleniş olarak ağzınızdan çıkamayacağını bilmek, yanardağlardan lav oluyor. Çığ oluyor kaynarından. Akıyor akıyor kabaran gönlümüzden. Ağlamak ne bitiyor ne diniyor: Ama içe dönüyor. Mideden arı kabarıp gelen.
 
Erozyona uğramış duygular, hiç çiçek açmaz. Erozyona uğramış ruhlara dönüşür sonraları o duygular. Onca yaşa gelmiş, okumuş, iş edinmiş, çoluk çocuğa karışmış olsalar da bazı insanlar tuz olamaz yaralara. Kabuk kaldıranlardır onlar. Hayat bu, devam ederken kazara bir gülseniz gülünmeden edilemeyecek bir lafa söze, onlar hemen gözünü diker size, “Nasılsın, evdekiler nasıl, toparladınız mı?” der. Toparlamanıza yardımcı olacaklarına toparlanmayı haram ederler insana.
 
“Beni çok mu düşündüğünden böyle diyor” diye düşünürsünüz sonunda. Öyle ya ne komşuyuz, ne okul ne oda arkadaşıyız. Gördükçe bir “Merhaba”           . O kadar. Demek ki hüznü, acıyı seyretmeyi sevenler var başkalarında. Gülmeyi, mutluluğu başkalarından kıskananlar var. Eğer siz onca acının içinde, aylar sonra kazara küçücük bir tebessüm etmişseniz, onu sizden çalmak isteyenler var. Gözyaşını yeğlerler yüzünüzde.
 
Acaba, tüm evrende tek bir tebessüm var da o tebessüm sizin yüzünüze konmuşsa, kendisini tebessüm etmekten mahrum kalacak mı sanıyor demlenmemiş duyguların densiz sözcükleriyle konuşanlar?  Sanırım öyle.

Aylar aylar sonra bile sizi ağlıyorken görmek için gözleri gözpınarlarınızdaki bir insan pek arkadaşça gelmese de bana, kendisine karşı nasıl biri acaba? Kendisi acısını nasıl çekti, nasıl çekiyor, nasıl çekecek? Ne kadar ağladı hem yakınlarının ardından?
 
Duyguların demlenmesi, ocağın üzerinde ateşte kaynayan demlikteki çay gibi fokur fokur kızgınlıkta ya da ilk yağmurlarla baş veren buğdayın Temmuz güneşi altında yana kavrula başak rengine dönmesi yahut da hamurun fırında ateşi gördüğünde mis kokular saçarak kabara kabara pişmesi gibi olacaksa, yansın biraz güneş altında duygular. Kavrulsun biraz ruh. Deme, tava gelsin ki yürek, deminde, kıvamlı sözcükler gelsin dile.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.08.2014, 15:04

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci