5 Eylül 2014 Cuma

Eski kentlerin kalbinde saklı terim: Uygarlık



 Fransız, Alman, Hollanda kasabalarının sokakları boyunca sıralanıp giden iki, üç katlı, dışındaki koyu kahve rengi çapraz kalasların arasındaki toprak duvarları beyaza boyalı, külahımsı sivri çatısı yanlardan sert eğimle inerken tablolardan kaçmış gibi gözüken eski evler öyle bir sevimlidir ki. Harçları, çimentoyla tanışmadığından beton renginde soğuklukları yoktur. Basittirler. Tahtadan, topraktan, samandandırlar. Sadedirler; hem de sapsade. Pencere önlerindedir kırmızı sardunyalı neşeleri. Çiçek açar her pencere ille de.

Yabancılık çekersiniz o sevimlilik karşısında. Kaç nesli kucaklamış, kaç neslin de “bizim dedelerimiz de burada doğmuştu” diye kucakladığı buram buram tarih kokan evlerdir onlar. Eskilikleri, övünç kaynağıdır hep orada yaşamış aileler için de ha bire eskileri yıkılıp da  üzerine başka yapılar kondurulmamış sokaklar için de. Sokak, sadece sokak taşlarından ibaret  değildir orada. Sokak, yapılmasının üstünden kaç yüzyıl geçse de hala aynı köşede, çaprazda duran o evlerle sokaktır. Kalın, büyükçe taşlarla döşeli sokakların yüzüğü, tacı, değerli taşıdır o evler. O evlerin dizilip gittiği dar sokaklar da sanki bir hediyelik porselen eşya satılan dükkanın daracık vitrininde yanyana dizili ev bibloları arasından seçilmiş gibidirler. Gerçek olamayacak kadar sade, sıcak, eski, doğaldırlar. Masalımsıdırlar.

Böyle sokak görüntülerinin en haslarından bazılarına Fransa’nın kuzeyinde rastlanır; ama sadece Fransa’da değildir bu tür sokaklar. Avrupa’nın pek çok yerinde bu sokaklar diyelim ki üç yüz yıl önce  nasılsa üç yüz yıl sonra da hiç değişmeden öylece durur yerinde. Birçok evin kapısının üzerinde demirden dövülmüş zarif rakamlarla yazılı yapılış tarihleri asılıdır. Bin yedi yüzlere, bin sekiz yüzlere uzanır tarihler. Daha da eski olanları var elbet. Tarih orada sokaklar dolusudur yani. Tarihlerini  yani geçmişlerini, evveliyatlarını gözlerinin önünden ayırmaz batılılar; tarihlerinin giriş kapısı önünde yaşarlar. Geçmişlerini unutmamak, onlara bugün daha sağlam basmayı  duyumsatıyor olmalı.

Tarihçelerinin kapısını açarlar her sabah evden çıkarken. Her akşam eve döndüklerinde içeri girerken de bilirler ki kendilerinden önceki tüm ataları da akşam eve döndüğünde o kapıdan içeri girmişti. Bu, bizim bilmediğimiz çok hoş bir duygu olmalı.

Tarih, kitaplara sıkışmamıştır orada. Batıda. Sokaklara serpiştirilmiş halde yaşar gider geçmiş yüzyılların anıları bugünde. Günlük hayatın mimarisidir, sokağıdır, kapı üstlerindeki demirden rakamlardır tarihin  geçmişten bugüne gelişi, yarına yolculuğu. Tarih, tarihi geçti, miadı doldu diye elinin tersiyle itilip, moloz haline getirilip, bir çukura tıkılmaz o sokaklardaki anlayışta. Tarih, orada uygarlıktır. Eski  zamanların uygarlığının, bugün kendini tüm sevimliliği ile gösteren kanıtıdır.

Medeniyet, çehresini duman bürümüş gibi gri siyah camlarla kaplı, perdelere küs, dışarıdan  içerilerin gözükmediği, bir dağ zirvesi yüksekliğindeki rezidanslardan aşağı bakıldığında insanları karınca kadar görebilme, öyle bir metropolde karıncaların yaşadığını dahi bilmeden yuvarlanıp gitme değildir. Dumanlı camla kaplı kulelerde yaşamak, hayata, doğaya, dostluklara çit örmek demektir. Dumanlı dağları unutmaktır dumanlı camlarla kaplı kulelerde yaşamak. Uygarlık, doğadan kopmak demek değildir oysa. Doğa olmazsa uygar da olunamaz zaten. Aç insanın önceliği uygarlık değildir. Uygar olmak bir yana vahşileşilse de doyulacaktır ilk önce. Aç için uygarlık mı? O sonraki mesele.

“Uygarlık” sözcüğünün ilk çağrıştırdığı çoğu kez  Avrupa’dır. Batıdır yani. Hatta uygarlık ile Avrupa eşzamanlı düşünülür, eşanlamlı bile algılanabilir. Çünkü Avrupa, uygardır. Evet, uygardır da neden uygardır? Onları uygar addettiren, öyle algılattıran nedir? Neden onların bazı değerlerini edinmek isteriz? Neden Avrupa düzeyine çıkmak isteriz? Hangi konularda Avrupalılaşmayı isteriz?

Avrupalılaşmak bizde bir uçak bileti ile kolayca halledilebilir sanılıyor bazen. Yani oradaki moda gösterilerini izlemek ya da ayda bir kaçamak yapıp mesela Paris’teki, masa örtüleri kırmızı beyaz kareli, sıradan bir ara sokaktaki  “bizim et lokantamız” bellenmiş salaş bir et lokantasında biftek yemekten ibaret uygarlık anlayışı ile değil yürümek,  kör topal bile ilerlenilemez. Değil uygarlık
ufuklarına doğru yelken açmak, kıyıda batmadan durabilen bir tekne olunamaz uygarlığa bu gözlükle bakıldığında. Veyahut da orada üretilen arabalara  binmek, orada üretilse de oralıların asla tüketmediği; ama pahalı giysiler, çantalar dışında gösterecek bir birikimi, yetkinliği olmayan, uzak ülkelerde yaşayan gösterişe çok düşkün tüketim sevdalılarına  satılan mallardan edinmek değildir batı uygarlığına erişmek. Cep telefonundan,  mutfak malzemelerine kadar.

Uygarlık, ille de gözlere sokulurcasına gözlüğün sapındaki parlak taşlı kocaman markadan, gömleğin, ayakkabının etiketlerinden, dirsekten kırılmış kollarda taşınan falanca markanın ambleminin şıngır şıngır sallandığı çantalar olarak algılandıkça uygarlık sadece bazı pahalı mağazalarda  bol para harcamak anlamına gelecektir. Ancak bu demek değildir ki partal giyim uygarlık göstergesi olsun. Gösterişe kaçmamak yani anlatmak istediğim. Uygarlık  parayla edinilen gösteriş değil; hakka, sıraya, mimariye, sanata, doğaya, tarihe gösterilen saygı demektir.
 
Avrupalılaşmak gereken ilk şey hakka saygı, çevre temizliği, trafik ve sıra bekleme konusunda olursa uygarlığın anlamı da içeriği de kavranmış olur. İnsani her değerin yalnızca  batılılaşma ile edinilecek bir unsur olmadığı kesin. Afrikalı’nın da, Kızılderililer’in, Avustralya yerlileri Aborjinler’in de tabiata saygısına, insana sevgisine bakınca utanılacak yanlar bile bulunabilir.

Avrupa uygar elbet, eğer uygarlık denilince ilk akla gelen konular sıraya saygı, her türlü hakka saygı, usulünce trafik, kurallara uymaksa… Hem de nasıl uygar. Sıra beklemeyi biliyorlar;  kaynak yapmayı bellemiyorlar ama. Bir açıkgözlülük destanı yazmak hevesiyle. Çünkü hakka saygılı olmayı öyle ya da böyle öğrenmişler. Yandan yandan sokulmuyor hiç biri sıraya. Burada sıkça başımıza geldiği gibi.

Hiç unutmam… Vefatından altı, yedi ay önce hastaneye götürdüğüm babam, tekerlekli sandalyede. Sıradayız. Bir alt kata bir üst kara asansörle de değil, merdivenle hiç zorlanmadan inip çıkan altmışlarında bir kadın, merdivenin son basamaklarına gelirken  durup iki koridor boyunca uzanan sıraya şöyle bir göz attı. Sıra, uzunca koridoru doldurmuş, dönüp öbür koridora atlamıştı çoktan. Erken gelen hastalarca duvara iliştirilmiş bir kağıda sonradan gelenler  adlarını yazıp sıralarını belirliyorlar bir yandan da. O hıncahınç kalabalıkta erken gelenlerin hakkı yanmasın diye.

Bakışından sıranın uzunluğundan rahatsız olduğu belli olan kadın, kalan birkaç basamağı da indi ve duvar diplerinden sinecen sinecen  yürümeye koyuldu. Biraz sonra benim hizama gelip, usul usul sıraya sokulmaya başladı. Kadın  iyiden iyiye yanıma geldi. Sanki benimle birlikte sıra bekliyor. Ufak adımlarla sıradakilerin önüne geçmeye çalışan kadınla ilgilenecek halim yoktu. Gözüm
babamdaydı. Daha rahat nefes alabilmesi için babamın tekerlekli sandalyesini kalabalıktan biraz öteye iterken arkalardan orta yaşlı bir bey, yüksek sesle çıkışarak sıraya girmesi için kadını uyardı. Kadın duymazlıktan geldi. Sağa sola bakındı. Sanki kendisine söylenmiyormuş gibi. Adamcağız ısrarla kadının sıraya girmesi için ikaza devam etti. Kadın hiç oralı olmadı. Bu arada sıradaki bir kadın da “Bakın” diyerek babamı işaret etti. “O amca  sırada hiç itiraz etmeden, kimseden öncelik istemeden bekliyor. Size ne oluyor” dedi. Benim kadına laf anlatacak halim yoktu. Babam ile meşguldüm. Sandalyeden düşmemesindeydi aklım. Kadın hala oralı olmayınca ben de lafa katıldım. “Sıraya koridorun sonundan gireceksiniz, buradaki insanlar biz
geldiğimizden beri yani iki saate yakındır bekliyor. Siz henüz geldiniz ve sıranın dörtte üçünün önüne geçtiniz. Herkes, herkesin hakkına saygı göstermeli” dedim. Mırın kırın etti. “Ama ben hastayım” deyince sıradakilerde bir gülme koptu. “Herkes hasta, o yüzden buradayız” diyen sesler çokça yükseldi. “Ama benim vaktim yok” dedi, bu sefer de. Dedi de, dedi. Sonunda sıranın en arkasına güç bela gitti. Eğer baştan sıraya girseydi şimdi gerisinde kaldığı insanların önünde olacaktı. Kazançlı çıkayım derken zarara uğradı, aklı sıra açıkgözlülük yapmaya kalkışarak. Sıraya girme gibi çok basit bir uygarlık göstergesine saygısı olsaydı, zarara uğramayacaktı oysa. Uygarlık, işte bu çok basit ayrıntılar aslında.


 Uygarlık ne markada ne ayakkabının çantanın üzerindeki ışıltılı marka amblemlerinde. Hastanelerde sıraya girmeyi bilmede. Yolda araba kullanırken usulünce kullanmakta. Trafik kurallarına uymada. Trafik kurallarına uymak, herkesin hakkına, canına saygılı olmayı benimsemiş olmanın yollardaki haykırışıdır. Bozucu olmamak demek uygar olmak.Batılılaşmak, Avrupa görmeyi, Avrupalı arabalara binip, Avrupalı markalar giyinip, takıp takıştırarak olacak kadar yavan bir kavram değil. Eğer ayaklara Avrupa markalı ayakkabılar giyiliyorsa o ayaklarla atılacak adımlar, batılılaşmaya atılan adımlar anlamına gelmez. Ama  nasıl bir kafa karışıklığı içinde olduğumuzu duyarlı olan her göze trajikomik bir şekilde gösterir üst başımızla halimizin tavrımızın yaman çelişkisi.


 
Avrupa’nın sadece belli başlı şehirlerinde, bu şehirlerin çoğu da başkent olduklarından ihtiyaçtan dolayı modern binalarla kaplı alanlar var tabii. Ama eskinin üzerine kurulmamış bu modern yapılar. Eskiler, olduğu gibi duruyor. Yeniler gün gelir yıkılır; ama eskiler onların yıkılmalarının sonra da ayakta kalacaktır. Avrupa’nın Avrupa olmasını bu eski doku sağlıyor.


Kanallar boyunca, gepgeniş ırmaklar boyunca, incecik derelerin kenarındaki çiftlikler, bağlar, patates tarlaları, inek sürüleri, peynir dükkanlarıyla tarımı kurban etmeden kurulmuş uygarlığın gerçek anlamda uygarlık olduğunun en geniş tablosudur Avrupa. Uygarlık tarihlerinin başlangıcından bugüne gelmiş bir anlayış olan her şeyi gözü gibi korumak duyarlılığına sahip olma; ama yüzlerce yıldır çiğnene çiğnene cilalanmış gibi parlayan düzgünce kesimli sokak taşlarını söküp yerine  asfalt atmanın uygarlaşma olmadığını anlatan tablodur Avrupa. Eskinin, eskimezliğinin bilincidir. Çiftlikleri, eski dokusu, kanalları, Alp Dağları, bağları, kimisi kocaman, kimisi küp küp  taşlarla  kaplı sokakları olmasaydı  Avrupa neye benzerdi?


Avrupa’daki evlerin dışı çoklukla içinden daha şirindir. Daha ilk bakışta o dar, birkaç katlı evlerin sevimliliği, pencere kenarlarındaki kah sardunya kırmızısı kah saksıdaki zeytin ağacının boz yeşilindedir. Pencere önleri kırmızı çiçekli, kapı kenarına boyası dökülmekte eski bir bisiklet dayalı evlerdeki eskiliği, betonun çiğ çiğ sırıtan yeniliğine değişmemektir Avrupa’nın sırrı. Eskiye, doğaya kıymamaktır yani. Birkaç yüzyıldır aynı aile tarafından işletilegelmekte olan küçücük ekmek, şapka, şemsiye, çikolata, porselen hediyelik eşya satan dükkanların, birkaç yüzyıl sonra da aynı ailenin yeni kuşaklarınca işletilegelip, yerli yerinde aynen duruyor olmasındadır  batının gizemi. Şehirlerin yapboz edilmemesidir uygarlık.

Bir şehrin üzerine hastane, park, tiyatro, müze, botanik bahçesi  yapılabilecek belli bir toprağı hep vardır; ama her boş alanın üzerine binaları hatta kuleleri yığarsanız, şehir binalar içinde yok olur. Bir şehrin dağları tepeleri yerle bir edilebilir. Dereleri kurutulup, nehirlerinin üstü kapatılabilir. İşte Avrupa uygarlığı, kırk yıl önce Londra’da okumuş birinin kırk yıl sonra Londra’ya gittiğinde her şeyi tıpkı öğrenciliğindeki gibi yerli yerinde bulması demektir. Seneler değişir Avrupa sokaklarında, kentlerinde; ama şehirler değişmez. Belki biraz büyür. Kenardan kenardan. Banliyö halinde. Ancak şehrin çekirdeği, özü, kalbi küçülmez. En ufak değişime uğramaz. Yok olmaz. O yok olmayan çekirdekler, kalpler, özler var oldukça da o şehirler var oluyor geçmişleriyle, sanatlarıyla, kültürleriyle, mimarileriyle. Uygarca.


Uygarlık, korumak demektir. Yıkmaktan korumak. Hoyrat insan ellerinden korumak demektir. Geçmişi koruyarak, geleceğe geçmişin sokak taşlarına basa basa yürümektir uygarlık. O yürüyüşte mimari, sanatsal dokular, küçük aile dükkanlarıyla şenlenir gözler. Sakınmak demektir uygarlık, eskilerin sakınıp bugüne ulaştırabildikleri her şeyi.

Korunmuş eski şehirleri, doğayla dostça iç içe kentleriyle bir açık hava müzesi gibidir batının o görmek için paralar biriktirilip, gidilip gezilen tarihle, sanatla, doğayla bütünleşmiş kentleri. Mimarisiyle, süslemeleri, bezemeleriyle oradaki müzelerle dolu şehirler, açık hava müzesini andırır. Şehirlerin iç içe olduğu gepgeniş nehirlerin, derelerin, dağların, kazların, ördeklerin, geyiklerin, atların, kuğuların gırla gittiği yemyeşil doğaları da tabiat müzesi gibidir. Yani batı, tarih ve tabiat müzesi görselliğindedir.
 
Müze, yalnızca uygarlık sergileyebilecek yerlerde olur. Müzenizin olması demek, sergilenebilecek uygarlığınızın olması demektir. Sergilenecek uygarlıklar, eğer sahip çıkılır, ezilip bozulmazlar, yakılıp yıkılmazlar, eskiden bugüne gelebildikleri gibi bugünden de yarına taşınabilirlerse ayakta kalırlar. Eskinin uygarlığı ayakta değilse şimdinin uygarlığından bahsetmek mümkün müdür?
 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.08.2014, 21:52


Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci