12 Eylül 2014 Cuma

Meriç Taşkını


Son günlerin üst üste gelen yorgunluklarına bir de her günkü olağan yorgunluklar eklenince hiç hali kalmamıştı Itır’ın. Sessiz, sadece kuşların konuştuğu, ılık esen ılgıt ılgıt rüzgârın melodisiyle şenlenen, ağaçlarla dolu sakin bir köşe özlüyordu dinlenmek için. Tembellik etmek için daha doğrusu. Hem de günlerce. Yok, haftalarca.


Gün doğarken uyanırdı her gün. Bugün çok yorgun olduğundan sabah yediye doğru uyanmıştı. On ikiyi geçiyordu yattığında. O yüzden ne uykusunu alabilmişti günlerce uykusuzluktan sonra ne de yorgunluğunu atabilmişti kaç senedir kurtulamadığı.

Kalktı. Hava almak için arka balkona çıktı önce. Serin hava taptazeydi. Arka tepelerdeki mazılara konmuş kuşlar ötüyordu. İlerideki çamlardan birine konmuş bir bülbül uzun uzun şakıdı. Şahin, her zamanki gibi tepeden geçen yüksek elektrik direğinin üstüne tünemişti. Karnı daha sarımtırak, başı ve kanatları boz kızıl şahine uzun uzun baktı Itır.

Mutfaktan da geçilen ön balkona gitmek istedi sonra da. Ağustos’un son gününde arkadaşlarına özenip patlıcan, fasulye kurutmaya kalkmıştı ilk kez. Balkon sandalyelerine tutturmuştu iplere dizdiği dolmalık patlıcanları. Ne durumdalar diye bakmak isteyip mutfak kapısından girmişti ki kapının hemen yanı başında sonlanan tezgâhın üzerinde duran su şişesi ilişti gözüne. Şişenin kapağına kocaman bir sakız kondurulmuştu. Çiğnenip papatya şeklini almış bir sakız. Meriç’in işiydi bu. Tezgâhın üzerindeki soda şişelerini görünce Meriç’in gece soda içtiğini anladı. Balkona doğru yürüdü.

Ön balkona çıkmıştı ki dizüstü bilgisayar kablosunun yerde olduğunu gördü. Akşam yağmur atıştırdığından ucu hala taşıyıcı prizde takılı olan kablonun su sızdıran balkon camlarına rağmen yağmurlu havada yerde olduğunu görünce ürktü. Hemen hızla kaptığı gibi aldı kabloyu. Sonra da fişi prizden çekip içeri götürdü.

Döndüğünde balkon masasının üzerinde üst üste duran altı kitap gördü. Biri yakın tarihle ilgiliydi. Biri sosyolojik bir kitaptı. Birisi ünlü bir yazarın anılarıydı. Birisi bir yazarın romanlarını nasıl yazdığını anlattığı anımsı bir romandı. Kitaplar böylece tıpkı çocukken oynanan dalya oyununun taşları gibi yığılıp gitmişlerdi üst üste.

Balkondaki hepi topu üç saksı çiçeğine baktı. Biri uzun bir saksıda dallanıp budaklanmış, çelik bile atmış çilekti. Biri, bereket çiçeği bellediğinden ille de evde bulunsun istediği sardunyaydı. Diğeri de eline ne gelirse diktiği bir saksıydı. Her türlü kaktüsten, tereden, dereotundan hurmaya kadar.

Çiçeklerine su verip içeri girdi. Televizyonu açıp haberlere bakmak istedi. Kumandaya bakındı. Kumanda her zamanki gibi yine ortalıkta yoktu. Meriç, kim bilir nereye koymuştu kumandayı. Hep böyle yapardı Meriç. Aslında maç dışında pek de izlemediği televizyonun kumandasını elinden düşürmez sonra da bir yere bırakır, bıraktığı yeri hatırlamaz, arar dururlardı kumandayı. Sonunda hiç akla gelmeyecek, hiç olmayacak bir yerden çıkardı kumanda.

Epeyce aradı Itır kumandayı. Sonunda Meriç’in en son oturduğu yere bakmak geldi aklına. Kanepeye çevirdi gözlerini.

Meriç, kanepenin üzerini hallaç pamuğu gibi atmıştı. Ne kırlentler yerindeydi ne de kanepenin üstündeki Buldan bezi örtü. Kırlentleri yerine koymadan önce kanepe örtüsünü toplayıp çırpmak istedi. Örtüyü toplarken kırlentlerin altında kalmış içi kabak çekirdeği, yer fıstığı, Antep fıstığı kabukları ile dolu bir poşeti az daha düşürüp yere dökecekti. İçi kuruyemiş kabuğu ile dolu bir poşet için fazla ağır geldi eline poşet. Poşeti açıp içine baktı. Şaşırmadı. Her zamanki gibi kuruyemişler bittikten sonra bej seramikten kasesini poşetin içine atmıştı Meriç. Yani kase de çöp diye rahatlıkla atılabilirdi bilmeyen birince. Itır, kaseyi kabuk dolu poşetin içinden aldı. Bulaşık makinesine koydu. Çöp dolu poşeti de çöp kutusuna attı.


Kumanda hala ortada yoktu. Televizyon bu odada olmasına rağmen kumanda ortada olmadığına göre demek Meriç kumandayı başka bir odaya bırakmıştı. Doğruca Meriç’in çalışma odası olan her yanı kitaplıkla çevrili odaya gitti. Meriç’in yerleşik bilgisayarının etrafına şöyle bir bakındı. Hatta bilgisayarın durduğu geniş gözün yan tarafına dayalı, Meriç’in teyzesinin Amerika’dan getirdiği zenci cazcı kabartması işlenmiş uzunca dikdörtgen seramik tabloyu kaldırıp arkasına bile baktı. Kumanda yoktu. Kumanda, yoktu; ama bilgisayar masasının üzeri dopdoluydu. Meriç neler bırakmamıştı ki masaya.

Masanın üzerinde iki tane kupa vardı. Birinin içindeki kahveler kurumuştu. Diğerinde de şalgam suyu. Su şişesi hemen Meriç’in elini uzatınca alabileceği gözündeydi kitaplığın. Kolonyalar, kitap ayraçları, taşınabilir müzik çalarlar, her şey, ne var ne yoksa her şey masadaydı. Taşınabilir sekiz, dokuz bellek bir araya toplanmış, demet halinde masanın üstünde duruyordu.

Birkaç otomobil dergisi yerleşik bilgisayarın sol tarafında kalan, bir kitap sığabilecek genişlikteki boşluğu doldurmuştu. Meriç’in yakın gözlüğü hemen bilgisayarın önündeydi. Kenarlarından sarkan ipler, alttaki klavye gözüne kadar inmiş, klavyenin tuşlarının üzerini kaplamıştı. Bir gözlük silme bezi de gözlükle birlikte klavyenin üstündeydi.

Meriç’in gözlüklerini her yerde görürdü Itır. O yüzden gayri ihtiyarı başını çevirip kapı koluna baktı. Tokmak şeklindeki kapı kolunda Meriç’in güneş gözlüklerinden biri ipinden asılıydı. Pirinç rengi küçücük yuvarlak çerçeveli, koyu yeşil camlı gözlük kapının tokmak gibi başında asılı duruyordu. “Acaba Meriç’in diğer gözlükleri nerede?” diye geçti aklından Itır’ın. Kim bilir Meriç her birini nereye fırlatmıştı uyumadan önce.

Kumandayı hala bulamamıştı Itır. Meriç’in çalışma odasından çıkarken gözü aralık olan banyo kapısından içeri kaydı. Beyaz banyo dolabının gümüşi renkli parlak tutmacından sallanan Meriç’in uzak gözlüğünü gördü. Meriç’in kaybolmalara karşı iki yakın, iki uzak iki de güneş gözlüğü vardı. Diğer gözlükleri neredeydi kim bilir.

Banyoya gelmişken çamaşır makinesini çalıştırmak istedi. Koyu renkli yıkanacaklar arasında Meriç’in pantolonları da vardı. Itır, hep yaptığı gibi pantolon ceplerinde yıkanmaması gereken bir şey var mı diye bakındı. İlk cepten iki tane gözlük silme bezi çıktı. Itır da dünden beri bu bezleri arıyordu. “Anlamalıydım, aklıma gelmeliydi” diye geçirdi içinden.

İkinci pantolonun cebinden bir kâğıt on lira bir de beş lira çıktı. Üçüncü pantolonun cebi ağırdı. Ne unutmuştu acaba Meriç pantolonunun cebinde? Itır, cepten kumandanın çıktığını görünce gülmeden edemedi. “İyi ki kirlileri makineye atmadan önce illa cepleri yetikliyorum” diye geçirdi içinden. Bir keresinde de arabanın anahtarı çıkmıştı cepten. Makineyi çalıştırdı.

Dünden yıkadıkları kurumuş olmalıydı. Arka balkondaki seraçta asılıydı dün yıkanmışlar. Yeniden arka balkona yöneldi. Neredeyse bir bulvarı aratmayacak kadar upuzun arka balkonun en sonundaydı seraç. Itır, seracın yanına gelince gördüğü, dün astığı çamaşırlar değil çamaşırların üzerine atılmış olan banyo paspaslarıydı. Banyoya girdiğinde banyo paspaslarının yerde serili olmadığını nasıl fark etmemiş olduğuna şaştı. Uyku semesiyle fark etmemiş olmalıydı.

Hemen banyo paspaslarını seracın üzerinden aldı. Banyo paspaslarının altındaki çamaşırları toplayıp olduğu gibi kirli sepetine tıktı. Çamaşırlar ikinci kez yıkanacaktı.

Karnı iyiden iyiye acıkmaya başlamıştı. İyisi mi kahvaltı masasını kursundu Meriç uyanmadan. Her zamanki gibi yine meyve çayı içecekti kahvaltıda. Gözü elektrikli çaydanlığa kayarken eli de çaydanlığın porselen demliğine gitti. Demlik, ağırdı. Meriç, dün kendine çay yapmış olmalıydı. Demliğin kapağını açtı. Duman rengi bir köpük mü kaplamıştı ne demliğin içini. Kaç gündür beklediyse demlikte kalan çay, bu sıcak günlerde mantar bağlamıştı demliğin içi.


Süzgeç şeklindeki çay haznesini boşaltmak istedi. Haznenin altı ağaç kökü gibi dal budak salmıştı küften. Hazne, tümden küf olmuştu. Bir zamanlar bir arkadaşının anlattığı demli çayın mantar bağlamasıyla oluşan kombu çayı geldi aklına. Oradaki mantar, suyun üzerinde yüzüyor ve dal budak salmıyordu. Eğer demliğe el atmasaydı da onu boş sanıp kendi haline bıraksaydı taşacaktı demek ki küf demlikten.

Hazneyi demlikten çıkarıp, bir poşete koyup doğruca çöpe attı. Meriç, kendine çay yapmış, kalan demi dökmemiş, sonuçta da haznenin hali kalmamıştı.

Daha yarım saat olmadan kocası Meriç’in sadece dün gece bir iki saat içinde neler yaptığını görmekten şaşkına dönmedi o sabah Itır. Zira Meriç bunları hep yapardı. Önce biraz kızgınlık duyar gibi olsa da sonra güldü kendi kendine Itır. Kızmadı.

Itır, Meriç’e kızmadı. Kızmadı; çünkü evde bir başına değildi. Kendisinden daha bilgili, soru sorabildiği, sığ olmayan, kültürü alıp başını gitmiş, her yazar, her kitap, her konuda konuşabilecek gönlünce eşi vardı ve bu sabah karşılaştığı şeylerle yalnızca yalnız olmayanlar karşılaşabilirdi. Üstelik böyle düşünmesi kesinkes Pollyannacılık oynamak filan da değildi. Bu sabah hala uyurken bile kendini hissettirdiği için Meriç’e gizliden gizliye teşekkür etti. Itır, kendisi çok iyi biliyordu ki bu teşekkürü Meriç’e asla yüksek sesle söylemeyecekti. Ama belki eşyalarını ortalıkta bırakmaması, demleme çay yaptığında  demliği boşaltıp, temizleyip öyle bırakması, soda şişelerini, kuru yemiş kabuklarını çöpe atması gibi Meriç’in aslında hiç hoşlanmadığı bazı önerileri olacaktı.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.09.2014


Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci