7 Ekim 2014 Salı

Bir bayram öyküsü; Acer esvaplı sabahlar


Annem, Döndü Anneannem ile.
Çocukları ve kocasıyla arifeden  gelmişti Kadriye, Aksaray’ın Yeşilova köyündeki  baba evine. Acemoğlu Mehmet Acır, pek bir mutlu gülüyordu daha arife gelmeden bu yüzden. Onun yüzü hep gülerdi zaten. Ne somurtmuşluğu vardı daha kimseye ne de birinin kalbini kırmışlığı. Bir Ramazan topçusuna söylenirdi söylense söylense. Köstekli saati belki de hep  ileri gittiğinden iftara az kaldı sanıp gümüş renkli tabakasından çıkardığı tütünleri sigara kağıdına sarardı her iftar öncesi. Zeytinle, hurmayla, suyla ya da tuzla orucunu açar açmaz da sigarasını yakardı. Top atılmadan evvel kendi elleriyle sardığı sigarası  hazır olurdu hep. Köstekli saat ileri gittiğinden iftar vaktiğini gösterse de top atılmayınca, işte o zaman biraz söylenirdi Acemoğlu iftar topunu atana. Ama orucunu açar açmaz da oruçtan çıkan topçunun yiyecek bir şeyler bulup bulamadığını, suyu olup olmadığını merak ederdi. Karısı Döndü’nün metalden küçük yuvarlak enfiye kutusu da masanın çekmecesinde hazır beklerdi iftar sonrası için.

 Acemoğlu Mehmet Acır Dedem ve Döndü Anneannem.
 “O benim hem oğlum hem kızım” dediği tek çocuğu Kadriye, torunları ve damadı bayrama gelecek diye zaten kayıtdamı ağzına kadar doluyken yine de  günlerce öncesinden aklına her geleni evine taşımıştı Acemoğlu Mehmet. Yaban kazı siparişi vermişti avcılara iki tane. Torunlarına yedirecekti. Manda sütünden yoğurt çaldırmıştı karısı Döndü’ye. Döndü, kalbura bastıları çoktan yapıp hazır etmişti. Atını Hasan Dağı’na doğru koşturup, kızı Kadriye sever diye çıtlık, tekercin, evelek toplamaya bile gitmişti.

 
Arife günü, kamyondan bozma eski otobüs tozu dumana katarak Yeşilova’nın girişinde gözüktüğünde Acemoğlu, toprak evinin üst katına giden tahta merdivenlere oturmuş yolu gözlüyordu. Sarman kedi ayakları arasında dolanırken kamyondan bozma mavi otobüsten önce otobüsün  havaya kaldırdığı tozu belirir belirmez  hemen oturduğu basamaktan kalktı. Henüz kestiği erişteleri kurusun diye ta atalardan kalma, cevizden kocaman hamur tahtasına yaymakta olan olan karısı Döndü’ye seslendi.
-Çocuklar göründü.
Bir sünnet düğününde Yeşilovalılar.

Döndü, önce yosun yeşili yaşmağının soldaki ucunu çenesi altına getirip eliyle çenesi altında tuttu. Sonra da yaşmağının sağ ucunu, çenesi altındaki ucun içine kıvırıp Yeşilova kadınlarının usulüyle yaşmağını hiç düğüm atmadan bağlayıp kapıya yöneldi. Saatlerdir yolunu gözlediği otobüsün gelişini haber veren tozları görür görmez Acemoğlu Mehmet’in gözleri parlarken Döndü’nün sevinçten dudakları titriyor, kısılmış gözlerinde biriken yaşlar yol bulup akmak için sabırsızlanıyordu.

Somuncular'ın bahçesinde. Soldan üçüncü Döndü Anneannem.
Otobüs kapılarının önüne gelip Kadriye, çocuklar ve kocası indiğinde Döndü’nün gözyaşları artık dinlemedi hiçbir şeyi. Akıverdi.

Kadriye’nin büyük kızı İdil, önce anneannesi ve dedesinin ellerini öptü. Sonra bahçe kapısından girer girmez evin tahta merdivenlerini koşarak çıkıp kapıdan girişte sağ köşede kalan çekmeceli masanın üzerine baktı her gelişinde yaptığı gibi. Beyaz patiska üzerine morlu, eflatunlu çiçekli, yeşil yapraklı işlemeli örtü serili  masanın üzerindeki ilengirin içinde pirinç havan, havaneliyle birlikte duruyordu. İlengirin yanındaki kocaman cam yeşili rengindeki cam kase, leblebi tozu ile doluydu. Dedesi Acemoğlu Mehmet, her zamanki gibi çoktan hazır etmişti İdil için leblebi tozunu.
Döndü Anneannem.
Masanın üzerine leblebi tozundan başka üç torun için atalardan kalma üç tane de gümüş mecidiye  koymuştu Döndü ve Acemoğlu bayram hediyesi olarak. Çocukluk işte; ne İdil ne de kardeşleri mecidiyeye hiç ilgi göstermez; ama leblebi tozunun başına üşüşüverirlerdi hemencecik. Mecidiyelerin bir ikisini evin önünde oynarken çamurdan yaptıkları fırından ekmek almak için çamurların içine koyup unutmuşluğu vardı İdil’in. Sonrasında da  o mecidiyelerin başına ne geldiğini hiç merak etmemişti bile.

Annem, rahmetli babam ve kız kardeşim ile. Büyük olan çocuk benim.
Beyaz kireç boyalı odaya girilir girilmez ilk görülen sanki cumbalı mimarilerdeki “eli belinde”leri andıran duvara sabitlenmiş iki işlemeli demirdi. “Eli belinde”leri andıran işlemeli demir taşıyıcıların üzerindeki meşe ağacından kalın rafın üstünde kocaman bir radyo dururdu. Acemoğlu Mehmet Acır, bu radyodan Yurttan Sesler programındaki şarkıları ve ille de ajansları hiç kaçırmazdı. Duvardan duvara  uzanan üzeri Yeşilova halıları, kilimleri ve Taşpınar halıları ile kaplı sedirdeki pencere önüne denk gelen köşesinde dizlerini kırarak oturur, kolunu halı yastıkların üzerine koyar, gözleri kah toprak ve samandan yapılmış, beyaza boyalı evin bahçe duvarında kah bahçede gezinen ördekler, kazlar ve tavuklarda  dinlerdi radyoyu.

Radyonun az ötesinde duvara sabitlenmiş,  dantel gibi nakışlı tahta lambalığın üzerinde de fitili ve içindeki yağı hep yetiklenen yani yoklanan gaz lambası dururdu.

Döndü Acır Anneannem.
Bayram yemekleriyle doluydu kayıt damı. Etli yaprak sarmaları, börekler, göbeği yıldız kesilmiş baklavalar, Acemoğlu’nun  hep yaptırdığı kasaba bu kez torunları için yaptırdığı tavandan asılı duran sucuklar, kaynar suya atılıp pişmeyi bekleyen mantıların olduğu tepsilerin her biri içleri turşu, tereyağı, pekmez dolu küplerin  üzerlerinde duruyordu. Ayak altında olmasınlar diye. En dipte kalan kuytu ve karanlık köşedeki kumların içinde içi çörekotlu çömlek peyniri basılmış çömlekler ters halde  açılmayı bekliyorlardı. İyice itimiş olmalıydılar. Yani göğermiş. Damakta, diş diplerinde bir yiyenin bir daha unutamayacağı bir lezzet bırakacak kıvama gelmişlerdi çömlek peynirleri, açılmak için torunların gelmelerini beklerken. Ağızları temiz kumla sıvandıktan sonra temiz beyaz bezle kapatılıp kumlara başaşağı gömülü halde.  Bir de Döndü, bıldır İdil’e verdiği cingilin içine yoğurt çalmıştı çocuklar için. Küçük bakır bakraçlara “cingil” deniliyordu  Yeşilova’da.
Öğle yemeğini yedikten sonra Döndü, yüklüğü  kapatan kaneviçe işlemeli, ucu bir karış kalınlığında dantelli örtüyü kaldırdı. Yüklükteki yün döşekleri, atlas satenden ya da kadifeden  sırınmış yığınla yorganları,  yastıkları omuzladığı gibi pencerenin altındaki duvardan duvara uzanan, üzerinde Acem halıları  serili sedire yığdı. Odaya girmeden hemen kapının sağ yanında kalan dışı beyaz kirece boyalı, “ocak” denilen şöminenin üzerinde cızır cızır sesler çıkararak kaynayan, dışı pırıl pırıl kalaylı bakır güğümü ocaktan aldı. Diğer güğümü ocağa koydu.
Döşekler, yorganlar, yastıklar yüklükten  kaldırıldıktan sonra yunağın tahta kapağı göründü.Yunaklar yani ev hammaları hep yüklükte olurdu.  Kapağın bir halkaya geçen,  olta başını andıran  emniyetinin ucunu kapağa sabitlenmiş demir halkadan çıkardı. Kapağı yukarı kaldırıp açınca yunak ortaya çıktı. Şimdi torunların arife suyuyla yunmasına gelmişti sıra. Öncelik hep İdil’in olurdu. Döndü, bir başka düşkündü İdil’e.

.Kendi kalemimden çocukluğumda çizdiğim bebekliğim.
Henüz altı yaşındaki İdil, yunağa girip yunacak olan en küçük kardeşini izliyordu. Döndü, kocaman bir helkeye doldurduğu soğuk suyu, güğümdeki sıcak suyla ılışladıktan sonra kolunu dirseğine kadar sıvadı. Dirseğini helkedeki suya sokup suyun sıcaklığına baktı. Eli, kararını öyle bilirdiki. Yine tam kıvamındaydı suyun sıcaklığı. Hamamtasıyla erkek torununun başından aşağı suları dökerken “Arılık, duruluk” diyordu. Her arife günü torunlarını mutlaka arife suyuyla yıkar ve her su döküşte “Arılık, duruluk“ derdi Döndü. Her seferinde de bu çocukların neden böyle kaburgaları sayılacak kadar zayıf olduğuna da söylenirdi. İlk tas su, çocuklarca mutlaka sıcak bulunduğundan çocuklar biraz tepinirdi. O zaman da anneanneleri, “Dölek dur, su sıçramasın” derdi. Yani uslu durmalarını isterdi. Yunağın hemen kenarında dururdu peşkirler. Kurulanmak için. Peşkir, incecik  dokumalı, havsız  havlulardı.

Akşam yere döşekler serilip, bembeyaz, tertemiz, sabun kokan, arka bahçede onca odunun ateşi üzerinde kocaman bakır kazanda  kaynatılarak yıkanmış çarşaflar serilirdi üzerlerine.  İnce, uzun yastıkların her birinin  başı farklı renkte  satenlerle kaplıydı. En beğenilen renk yavru ağzıydı.  Yastık örtüsünün dantelleri, yastık başlarındaki satenlerin üzerine düşerdi.

Kenarları kaneviçe işlemeli  yastık yüzleriyle kaplı yastıklar koyulup, elde sırıma saten yüzlü yorganlar örtülüp uykuya geçilene kadar yenilip içildi o gün.

Eşeğe binmişliğim de vardır. Hatta küçük bir yolcu ile.
Sabah, İdil her zamanki gibi gün doğarken kalktığında anneannesi Döndü’nün ayak seslerini işitti. Anneannesi, gürültü çıkarmamaya çalışarak ayaklarında mesiyle usulca yürüyordu. Sonra zemberekli tahta kapının açılıp kapandığını duydu İdil. Belli ki anneannesi çalı süpürgesi ile bahçedeki ağaçlardan düşen yaprakları, çeri çöpü süpürecekti. Bugün bayram sabahıydı. Zaten tek bir kuru yaprak, dal düşse hemen onu  yerden alan anneannesi, bugün daha bir tetikte olacaktı besbelli.

İdil, aceleyle kalkıp, üstünü başını giyinip tavuklara, ördeklere, hindilere, kazlara yem atmak için paldır küldür tahta merdivenleri indi. Döndü, kızgınca baktı bu gürültüyü çıkaran kim diye. İdil’i görünce hemen yumuşadı yüzü. Torununun yanına koşturup,
-Acer esvaplarını giydireyim sana, diyerek bahçedeki işlerini bıraktı.

Acer esvaplar, çocuklar için bayramın bir başka sevinciydi. “Acer esvap” diye yeni elbiseleri kast ederdi Yeşilovalılar. Bayram sabahının beklenilen giysileriydi onlar. Acer esvaplar dikerdi Kadriye çocuklarına her bayram. Bu bayramda da dikmişti.

İdil, şeker pembesi renginde ketenden, bisiklet yakalı, kolsuz, belden büzgülü elbisesini giymek için sabırsızlanıyordu zaten.  Pek süslemişti annesi elbisesini. Yakasından  bele kadar su taşları iniyordu. Büzgülü belin iki yanından arkada bağlanıp fiyonk olacak uzun kuşakları vardı. Büzgülü  belden bollaşarak inen eteğin ucuna yine beyaz, iki sıra sutaşı geçirilmişti. Bilekten bağlamalı, burnu fiyonklu, kırmızı rugan ayakkabıları ve bilekte biten beyaz çoraplarını giyerken İdil, bayramlık acer esvaplarını giymenin mutluluğu içindeydi.

Ortada annem, teyzem ve Yeşilova'dan annemin kuzeninin eşi fesiyle.
Bayramın ilk günü İdil, acer esvabına bir şeyler olacak, tozlanacak, kirlenecek, yemek dökülecek korkusuyla yer sofrasına kenardan kenardan ilişti. Beyaz üzerine siyah asmalı, üzümlü, kuşlu, kaplumbağa desenli sofra örtüsünü iyice çekti eteklerine. Anneannesi, ocak kenarındaki temiz, kocaman, peçete niyetine kullandığı beyaz keten bezlerden birini zaten boğazından bağlamıştı önlük niyetine. Hiçbir şeycikler olmadı acer esvaba bayramın ilk günü. İkinci gün de özendi İdil acer esvabına. Biraz yorulmuş gibiydi bu özenden; ama olsun. Şeker pembesi acer esvabını çok sevmişti. Bayramın ikinci akşamı Acemoğlu Mehmet, hepsini birbirinden çok sevdiği üç torununa leblebi tozu yapmıştı yine. Kocaman pirinç havana bir avuç sarı leblebi ve iki kaşık toz şeker koymuştu. Sonra onları un olana kadar bir güzel ezmişti. Tek bir iri tane kalmadan un etmişti sarı leblebileri. Leblebi tozlarını küçük, cam yeşili kaselere koyup vermişti torunlarına. Sedirin pencereye yakın köşesine çekilip bir ayağını altına aldı. Diğer bacağını dizden kırarak kolunu da dizine koyup mutlulukla izledi torunlarını. Ara sıra gözü pencereden dışarıya kayıyordu. Gelen gideni görmek için. Sürekli geleni olan biriydi Acemoğlu Mehmet. Hele de bayram günleri.
Yeşilova'dan başında fesiyle bir Parabaşlı  akraba ve annem.
İdil,  çok severdi leblebi tozunu. Bayram olduğundan mıdır nedir Acemoğlu dedesi biraz fazla koymuştu şekeri galiba. Daha çok sevdi o vakit. Kaşığını silme leblebi tozu doldurup ağzına götürdü. Leblebi tozlarını bir hamlede yutmaya çalışınca tozlar boğazına yapıştı. Öksürük tuttu. Öksürürken saçılan leblebi tozları acer esvabına  yapıştı. Döndü, hemen fırlayıp torununun sırtına hafifçe vurdu. İdil’in öksürmesi kesildi.

Soldan, teyzem, ortada annem ve başında fesiyle bir Parabaşlı kadını..
Döndü, torunu İdil’i tahta merdivenlere getirip üstünü başını çırparken torununun boğazına kaçtığı için leblebi tozuna söyleniyordu.
-Üzü batmıyasıca toz, nasıl yapışmış çocuğun boğazına, diyerek söylendi leblebi tozuna. Yeşilovalılar “yüz” yerine “Üz” derlerdi. “Y” harflerini söylemezlerdi.
-Mirdivanda dur da hava al biraz, diye tembihledi Döndü torununu. İdil, mirdivanın merdiven olduğunu biliyordu. İçeri girmesini istemiyordu anlaşılan anneannesi. Yeniden leblebi tozu yutar da boğazına takılır korkusuyla.

Beyaz sutaşlarında hala kalmış leblebi tozlarını gösterdi İdil anneannesine.
-Biyaz rengin huyudur bu. Lekeyi, pasağı, kiri hemen gösterir, dedi Döndü. Ve o tozları da çırpıp, temizledi. Beyaza da “Biyaz” denirdi Yeşilova’da.
-Hiç toz kalmadı, diye sevinçle ellerini çırptı İdil.
-Kirmiş, pasakmış… Maa vız geliii, dedi Döndü. “Maa vız geli” demek, “Bana vız gelir” demekti.
-Men, bir gözel çırptım tozları. Acer esvabında toz kalmadı hiç, dedi Döndü torununa. Ben değil “Men” denilirdi  Yeşilova’da.

Şeker Bayramı’nın üçüncü günü İdil, oyun oynamayı çok özlemişti. Köyün çocukları da artık ortalıktaydı.Acem Höyük’e tırmanıp duruyorlardı. Üzerlik topluyordu kimisi höyüğün tepesinden. İdil, acer esvabı tozlansa bile Döndü anneannesinin onu yeniden temizleyeceğini bildiğinden Yeşilova’nın çocukları  arasına katılıp, balıkları izlemek üzere Sazın Irmağı kenarına doğru koşturuyordu kardeşleriyle. Elindeki küçük kesekağıdı leblebi tozu ile dolu, şehirli bir çocuk olarak Sazın Irmağı’nda yüzen balıkları göreceği için de bayram yapıyordu İdil o bayram günü.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.08.2014, 07:44

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci