25 Ekim 2014 Cumartesi

Kandırmacaların En Eskisi ?

“Yeni” sözcüğünün büyüsü, Kaf Dağı ardında gizli kalmış her şeyin kokusudur. Yeni  ile tanımlanmış her sözcük birdenbire başkalaşır. Yeni sözcüğü, yalanların en güzelidir. Kandırmacaların da en eskisi.

Kapak resmi farklı bu yeni kitabı, eski kitabı bulamadığımdan kullandım.
Yeni peşinde koşarız; hep eskilerden medet umarız. Dönüp dolaşıp eskide konaklarız sonunda. Eski, kadimdir, yeni bilinmedik. Ama doğru mudur eğri midir bilinsin bilinmesin yeni, avuç içi gibi ezbere bilindik eskiden daha hatırı sayılırdır hep.

Ne yeniyse o gözdedir; ama soluk ille de kimilerinin nostalji dediği güneşte kurumuşlarda yani eskilerde alınır. Yeni hevestir, civa gibi  akan deli kandır. Birkaç zamana kalmaz belki de yitecek olandır. Eski vazgeçilmezdir; ama yeninin önünde hep arka dönülendir. Eskilere kökü ermemiş bir yeni hiçbir zaman eskiyemez. Şimdi yenidir; az sonra yitik. Unutulmuş.

Yenilerin gözüktüğü gibi mi, duyumsanışlarının gerçeğin algılanışı mı yoksa yanıltıcı bir yansıma mı olduğunu anlamanın süresi kestirilemeyen bir  zaman alacağını düşünürüm. Ama eskiler… Onların ne olduğu bellidir. Kayıtlı kuyutludur onlar. Kendilerini öyle ya da böyle ispatlamışlardır. Az çok haklarında fikir sahibi olunmuştur eskilerin.

Yeniler öyle değildir. Kapalı kutudur. Bazen Pandora’nın kutusudurlar. Açınca neler çıkar dışarıya o yeni, yepyeni kutulardan. Amber kokusu beklerken çürük kokusu duymak olasıdır.

Yapboz gibidir tarih okumak. Yapbozun bir parçası kayıp olabilir ya da doğru sandığımız parça apayrı bir yapbozun parçasıdır da hiç haberimiz olmaz. Bilmece çözmek, derin dehlizlerde, karanlık labirentlerde el yordamıyla gizli kalmışları aramaya benzer tarih sayfalarında gezinti. O yüzden sanırım her yeni yazıt ele geçtiğinde bu haberi gazetelerden “Bir mağarada bulunan yazmalarla tarih yeniden yazılacak” diye okuruz.

Okumaktaki doğru adım, önyargısız okuyabilmektir. Önyargı daha yazardan, yayınevinden başlar. Bazı yazarları okumayı tercih etmeyebilirim, okuduklarım yeterince fikir verdiğinden; ama yayınevi ayrımı hiç yapmam. Bakmam bile kitap hangi yayınevinden diye. Aslolan kitabın künyesi değil içindekidir benim için. Onca emek verilmiş, sayfalar dolusu bilgi, belge ile perçinleşmiş bir çalışma elbette okunmaya değerdir ilkten. “Hadi doğruları yazıyorsa” diye yaklaşmak da önceliktir. Öyle ya, doğrunun yalnızca o an için bilinen neyse o olduğu, doğru bilinenin aslında gülünç olmaktan da öte saçma yanlışlar olduğu sabit fikirliliğinden,  taa dünyanın aslında bir tepsi gibi dümdüz değil yuvarlak olduğu ve döndüğü söylendiğinde  buna gülenlerin gerçekte ne kadar da yanlışa düştüklerinin anlaşıldığı o ilk andan vazgeçilmiş olması gerekmez miydi? İnanıp inanamamak sonraki iş okunacaklara; ama bilmek, okumaktan geçer. Okumak, bilmeye götüren tek yoldur, gidilip gözle görülemeyen, kaybolup gitmiş  binlerce yıl ötesini.
 
Eskileri sevdiğimden olacak, tarihe, sanat tarihine, arkeolojiye pek düşkünüm. Gezilecekse gezeriz, görülecekse görürüz  tarih kokan yerleri. Çektiğimiz fotoğraflarını sayısı belirsiz buralarda.

Tarihin pek çok dönemine açılan kapıların raflarda sıralandığı kitapçılarda ille de tarih, sanat tarihi, arkeoloji rafları önünde epeyce oyalanırım. Seneler seneler önce böyle bir rafın önündeyken gözüme bir kitap ilişti. Kitabın üzerinde zenci bir büst vardı, yandan. Kitabın adı da öyle vurucuydu ki “Kara Athena: Klasik Medeniyet'in Afro-Asyatik Kökleri (Black Athena: The Afroasiatic Roots of Classical Civilization). Vurdu da zaten ilk bakışta bu ad beni.
 
Athena. Hani şu mitolojideki Athena. Heykelleri bir çok ören yerinde, müzede. Pek çok müzede, kitapta  rastlamışlığım vardı Athena’ya. Benim bildiğim Athena kara değildi ama.

“Klasik Medeniyet'in Afro-Asyatik Kökleri” diye bir alt başlık taşıyordu aslında dört bölüm olan kitap. Diğer bölümler, Eski Yunanistan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi, 1785-1985 (1987); Arkeolojik ve Belgesel Kanıtlar (1991); Dilbilimsel Kanıtlar (2006).

İmal edilen uygarlık… Yani kurulmuş adamakıllı bir uygarlıkla hiç ilişkisi olamayacak, kurulmuş o uygarlığın yanından yöresinden geçemeyecek kadar o uygarlığa  tümüyle yabancı bir topluma, adamakıllı uygarlığı kuran bir başka toplumun uygarlığını mal etmek… Hibe etmek ya da. Veyahut da uygarlık, kültür aşırması mı desek, hırsızlığı mı yaptırtmak… “Dünya bu… Neler neler olmuş şimdiye kadar. Neden böyle bir şey de olmuş olmasın?” diyerek öne sürülenleri okumak isteği uyandırıyordu kitap. Gördüğüm ve okuduğum en cesur, bilimsel olarak beslenmiş, bilinenlerin üzerini; ama yeni savların da altını çizen bir kitaptı Kara Athena. Okumadan olmazdı. Asla.

Kitap daha kapak çalışması ve ismiyle hiç düşünmeden kendisini aldıracak cinstendi. Aldım tabii. Hiç düşünmeden.

Okuduğum ve okuyabileceğim nadir çizgide bir kitaptı. Tarih denizinde hiç yol alınmadık bir rotada ilerliyordu.  Korsan gemilerinin daha önceden yağmalayıp en ıssız adalardaki en gizli mağaralara sakladıkları defineleri teker teker bulup kilitlerini açarak  saklananları gün yüzüne çıkarmaya nasıl çabaladığı apaçıktı yazarın. Mısır’daki, Asya’daki limanlarda dolanıyordu Kara Athena adlı gemi. Afrika’ya yelken açıyordu. Fenikelilerle haşır neşirdi. Rüzgarı, tarihin soluğuydu. Rotası, bulunmamak üzere saklanmış, üstü kapatılmış, unutturulmuş, tümden karanlıklara gömülmüş yaşanmış asıl tarih, tarihin doğruları… Başkalarının uygarlıklarının üzerine kendi uygarlıklarıymış gibi oturup keyfini çıkaranların tek doğrularının ise, o korsanlarca saklanmış gerçek tarihin hapsedildiği kutu bir açılırsa  uygarlığın üzerinde şimdi oturanlara değil, aslında bambaşka toplumlara ait olduğunu herkese haykıracağından Pandora’nın kutusunun  asla açılmaması iken üstelik.

Kitap, tarih gemisinin kaptanlarının bugüne dek bilerek doğru rotalarda yol almadığını anlatırken belgeler koyuyordu. Öne sürdüğü her şeyi bir şeye dayandırıyordu. Örneklemeleri, kanıtları vardı. Tarih gemisini yalan kayalıklarına oturtmak değil, saklı gerçekler rotasında ilerletmek için yüzlerce sayfadan oluşuyordu kitap.

Dünyayı küre gibi eline alıp tersyüz ediyordu yazar. Bir kaleydoskopu çevirdiğinizde karı andıran tanecikler nasıl öbür uca saçılırsa öylesine darmadağın ediyordu tarih kitaplarında öğretile gelmiş uygarlıklara ait bilgileri. Bugüne dek uygarlık ve uygarlığın beşiği diye bildiğimiz bilgileri unutturup hiç bilmediğimiz, hiç öğretilmeyen, hep saklanan gerçekleri öne sürerken yalanları yanlışları kanıtlarıyla ortaya koyuyordu. Bildiklerimiz tersyüz edilirken altı üstüne gelen de uygarlıklardı. Birilerinden çalınmış ve birilerine mal edilmiş uygarlıkların öyküsünde gezinirken zamanda yolculuğun gerçekleşmesini, her şeyi tarih kitabından okuyarak değil de o zamanlarda gezerek gözleriyle görüp öğrenmeyi  ne çok istiyor insan.

Üstüne oturulmuş uygarlığın asıl sahiplerini medeniyetten uzak bilirken o uygarlıkla uzak yakın ilgileri olmayanların medeniyetin gerçek sahibiymiş gibi gösterildiği tarihin ninnilerini  birer birer ortaya koyarak öne süren kitap, dünyanın ne çok sır  sakladığını da hatırlatıyordu.

Hani o uygarlık denilince ilk akla gelen eski Yunan uygarlığının ta Afrika’dan, Mısır’dan, Asya’dan gelip de sanki Avrupa’nın uygarlığıymış gibi iç edilmesinin ıcığını vıcığını çıkarıp yalanlarla uyutula geldiğimizi anlatırken öne sürülen görüşler, şimdiye dek nasıl bir kandırmaca ile, nasıl bilinçli bir sunum ile hiç olmayacak toplumlara hiç olmayacak uygarlıkların nasıl cömertçe mal edildiğini anlatıyordu. Kitabın daha adını okuyunca yazarının çok cesur ve karşılaşacağı her türlü tepkiye aldırmadan yazacağı bir konu bulmuş olduğunu düşünmüştüm. Kitabı okudukça öne sürülenler beni böyle düşünmekte yanılmadığım konusunda haklı çıkardı.

Her çocuk eline aldığı tarih kitabında uygarlık olarak ilk  antik Yunan uygarlığını öğrenir. Olimpiyatından mitolojisine, antik kentlerinden, sanatından düşünürlerine hayranlık  duyulacak ne varsa içerir o uygarlık. Oysa... Yazılanlar bu uygarlığa yine saygı duyulmasını engellemiyor; ancak o uygarlığın hep öğrendiğimiz, sandığımız gibi Yunanlılar’a ait olmadığını anlatıyordu.

Elbette kitabı okuyalı hayli vakit olduğunu ve birkaç bölümlük kalın mı kalın kitabı baştan okumaya kalksam bu yazımın hayli gecikeceğini de dip not olarak eklemeliyim. Ama hepimiz biliriz ki hiçbirimiz okuduğunuz kitapları satır satır hatırlamayız fakat o kitabın ne anlattığını; yani özünü taptaze hatırlarız. Bu öz belki bir sayfa tutar; kitap kaç cilt olsa da.
 
Kitabın yazarı Martin Bernal, antik Yunan uygarlığının Yunanlılar’a ait olmadığını, bu uygarlığın Afrika, Fenike ve Asya kökenli olduğunu, özellikle de antik Yunan olarak adlandırılan ve Yunanlılar’a atfedilen uygarlığın Mısır’a ait olduğunu öne sürerken Yunanlılar’ın geçmişinin nerelere dayandığını da açıklıyordu. Batılıların, antik Yunan uygarlığının Afrika, Doğu Akdeniz ve Asya kökenli olması fikrini hazmedemediklerini, kendileri dışındaki tüm uygarlıkları yok sayıp onları geri olarak nitelendirerek sömürgeciliği haklı duruma getirmeyi amaçladıklarını öne sürüyordu Bu fikri anlar anlamaz aklıma olimpiyatlar geldi. Çünkü özellikle koşu denilince Afrika kökenlilerin yetenekleri gelir akla. Ve daha sonra yazılarına internette rastladığım  bazı Afrikalılar,  kendi oyunlarını çalan Yunanlılar’ın bu oyunları Olimpiyat adı altında Yunanlılar’a  mal ettiklerini öne sürüyorlardı. Demek ki en yaman hırsızlık, uygarlıklarla dolu  tarih konusunda oluyordu.
 
Cambridge Üniversitesinde Çin dili çalışmalarında çok başarılı olan Martin Bernal’in  Yunan dili ile ilgili öne sürdüğü görüşleri de vardı. Yunan dilinin, Hint-Avrupa dilinden etkilendiğini, Yunan dilindeki gelişimin Mısır ve Sami dillerinin etkisiyle  gerçekleştiğini öne sürmekteydi kitabında. Yunanca’da bulunan birçok Mısır ve Sami kökenli kelimeleri de örnek vermişti.

Kitabı okuduğum sıralarda bu konuda yazılmış başka bir çalışma bulamadım; ama internette çokça kaynağa rastladım. Bir internet kaynağında, antik Yunan medeniyeti diye bir uygarlığın olmadığı Etiyopya’dan, Nijerya’dan yani Afrika’dan antik Makedonya’ya gelen, her haliyle tipik Afrikalı kölelerin zamanla melezleştiği, her şeyi ele geçirip antik Makedon uygarlığının üzerine oturduğu ve dağdan gelenlerin bağdakileri kovmakla kalmayıp uygarlıklarına sahip çıkarak Makedon uygarlığını, antik Yunan uygarlığı olarak kendilerine mal ettikleri öne sürülüyordu. Yani antik Yunan uygarlığı aslında antik Makedon uygarlığı idi.

Tarihin sokaklarında geçmişe açılan tüm kapıları çala çala, o kapılardan içeri girip ne var ne yok gözlerimizle görerek gezememek ne acı! Gözlerimizle görememek, o zamanlar neler yaşandığını hakkıyla bilememek demek. Ne sunulmuşsa ona inanmış olmak demek. Bu da akla İtalyanlar’ı getirmiyor değil tam bu noktada. DNA testi bugün bilinmiyor olsa idi İtalyanlar kendilerini kimlerin torunu sanacaktı acaba? Ya da kimlerin torunları olduklarını sanıyorlardı şimdiye dek? Bilimsel araştırmalar ile DNA testleri sonuçlarına göre  yüzde yüze yakın bir oranla İtalyanlar’ın  atalarının eski Türkler olan Etrüskler olduğu ortaya çıkalı çok olmadı, tarihten bugüne akıp gelen zamanın uzunluğuyla kıyasladığımızda.  Ayrıca İtalya’da Etrüsk abecesi ile yazılmış dikili taşların bulunduğu da malum. Bu da şu demek; doğruluğuna inana geldiğimiz çok şey, aslında basit bir testin gerçeği ortaya koyacağı şimdiye kadar inandığımız yalan yanlışlardır.

Tabi ki ne şimdiki Yunan uygarlığına ne de kendilerini Avrupa uygarlığının beşiği gören Yunanlılar’a hiçbir kasti düşüncemiz olamaz bunları yazarken. Ama bu kitabın konusu da, antik diye hep saygı duyulan uygarlığın öznesi de onlar. O yüzden yazıda adları geçecek olanlar da onlar oluyor tabii. Ve bir uygarlığı sahiplenenler, o uygarlığın eğer başkasına ait olduğu gerçeği ortaya çıkarsa o gerçeğe saygı duyup kabullenecek kadar da uygardırlar mutlaka.

Her uygarlığa ne kadar saygılıysam gerçeklere de en az o kadar saygılı olmanın gerektiğine yürekten inanıyorum. Uygarlıklara ve gerçeklere saygı duymak, en uygarca davranışlardan olmalı. Tarihi, kendi dosdoğru gerçekleri içinde oldukları gibi kabul etmeyip, yeni tanımlamalarla başkalaştırmak uygarlık olabilir mi?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.10.2014

 @AcemiDemirci

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci