17 Ekim 2014 Cuma

Kırağı düşmüş sabahlar

Biraz daha tanırsın birini onun kitabını okudukça. Kitabı, belki de hayatıdır. Biraz daha okuyunca da tanışırsın. O seni tanımaz. Ama sen onu satır satır tanırsın.

Satırlar, çok açık sözlüdür. Kimselere anlatılamayan sırlar, sıkıntılar satırlarla anlatır. Satırlarda bazen gözyaşlarının kuruduğu olur. Çoktan kurumuş olsalar da siz onları bilirsiniz. Kurudur; ama tuzludur gözyaşı akmış satırlar. Nemi, kurusa da kalır aslında oralarda.


Dertler de bitmez, neşeler de. Mutluluk bazen uğrar, bazen saklambaç oynar. Yılmadan beklenendir mutluluk. Gelmemesi mutsuzluktur elbet. İşte mutsuzluğun her rengini satırlar fısıldar. Gizlileri, saklıları, ah çekmeleri, yalanları, yanılmışlıkları… Bunlar belki gözün içine bakıla bakıla söylenemez; ama satırlarda yazılır gider sözcük sözcük.

Satırlarda tokalaşırsın biriyle eğer onun hayatını okuyorsan. Bu tek kişilik bir tanışmadır. “Merhaba ben falancayım” diyemezsin. Ama satırlar çoktan tanıtmıştır kendini yazanı.

Belki bir otobüs ya da uçak yolcuğunda veya tren koltuklarında yan yana oturulup saatlerce yolculuk yapılırken tanışılabilir biriyle. Evvelden, şimdilerden konuşulur her tanışıklıkta illa. Belki söze “Hemşerim memleket nere?” diye başlanılır. Ve nerede çalışılıyor, nereden mezun olundu, hangi ilin hangi semtinde yaşanılıyor, kaç çocuk var, çocuklar kaç yaşında, öğrenci mi, öğrenciyse nerelerde okuyorlar” yol haritasında konuşulur yol boyunca. Ama satırlar öyle konuşmaz. Satırlar etiketleri, mahalleleri anlatsa da asıl söze kolayca dökülemeyenleri anlatır.
Söze dökülemeyenler, satırlara dökülür. Bazen şiir biçiminde olur, mısralarla. Daha çok da romanlarla. Şimdilerde var elimde öyle bir kitap. Nasıl da koşut o yazarla çok şeyimiz. “Bana benziyor” diyemem, benden önce geliyor o. Benden önceki kuşak desem… Saygısızlık olur belki. Benden önce her şeyi yazmış desem… Olur sanırım.

Her şeye rağmen nasıl didinmiş ilk kitabı için. Oysa onun için çok kolay olacakmış gibi görünüyor her şey ilk bakışta. Dededen, babadan, okuldan, okul arkadaşlarından, onca tanınmış ve hatırlı tanıdıklardan sonra. Öyle olmamış ama. Kolay olmamış hiç kâğıtlara yazdıklarının ciltlere dönüşmesi. Edebiyat bir madense, madene girmek kolay olsa da o madende kazma sallayıp, kömür çıkarmak, yetmedi elmasa rastlamak, onu söküp alıp yüzük yapıp parmağına takmak yıllar sürmüş. Yılmış bu yıllarda; ama edebiyat yüzüğünü takmış sonunda.
Madenlere de inilir satır, dize hasadı için düzlerde de gezilir. Sözcük bahçelerinde çiğ düşmüş sözcüklere rastlamayı beklerim ben. Kalemimin ucuna kırağı değsin diye. Kırağı  düşmüş sabahlar gibi olsun isterim satırlarım. Yeşeren tohumlar gibi koksun sayfalarım. Benim elmasım, yapraklardaki çiğlerdir. Yaprakların yüzük taşıdır o kırağılar.

Bir hayatı anlatan satırlar, o hayatın sokaklarıdır. Sokaklar, caddelere benzemez. Caddeler, en ışıltılı, en gösterişli kapılarla doludur. Oysa ara sokaklar, gizlilere açılır. Caddeler gibi uluorta, alenen bilinir değillerdir. Caddeler, satırlardır anlatımda. Sokaklar, sözlerdir.

Hep anlatırlar, ağlarlar, ah çekerler satırlar; ama gizlilerde. Sadece kalem ucunda. Ne yüze karşı ne gözlere bakarak. Sadece o kendine bakan gözlerin işiteceği yazılı sözcüklerdir satırlar.

Kimi hayatlar zaten romandır. Yazısız. Çizisiz. O roman gibi hatta romandan da öte, kaç ciltlik roman çıkacak hayatların sahiplerinin torunları yazar olmazlarsa eğer, bu sırf okuma yazma bilmediklerinden olmalı. Pek çok ünlü yazarın ilk çıkışları dedelerinin veya çevrelerinden birinin esmiş savurmuş rüzgârın her karakterine bürünmüş hayatlarını anlattığı kitaplarla olmamış mıdır?

Hayatları asla tatlı esintili sabah yeli gibi akmamış; ama kâh fırtına olmuş kâh kasırga, kâh hortum olmuş kâh karayel o insanları anlattıkları, kitapları ile bilinmemişler midir ilk?

 Ne hayatlar var, onlar yazılmadan olur muydu? Bir “Adı Aylin”, bir Osmanlı’nın son maliye bakanı dedenin yaşadıkları,  bir “Kurt Seyd” mesela?

Satırların gün yüzü görmesi önemli olan, yazmak kadar. Sandıkta bekleyen satırlarla dolu benim çıkım. Sandık sarısı kâğıtlarım. Günyüzü görmedi değiller, değerlendirilmediler de değiller. Ama ciltlenmediler henüz.

Bir hayatın penceresinden sızan ışıktır o hayatı anlatan satırlar. İlk satırlarda ışık, sızıntı halindedir. Satırlar sayfalar dolusu olmaya başladıkça pencere sonuna kadar açılır, ışık odalara dolar, pencere gerisi görülür, odalar aydınlanır. Ve o satırların resmettiği bir insanı tanırsınız. Herkes gibi. Kâh ağlayan kâh içine kapanan kâh çocuk gibi çaresiz. Satırlar, insanlara insanı çizer. Satırlar, insanların duygusal resimleridir. Karşısında otururken kahkahalarını duyduğunuz kişilerin boğazlarına düğümlenen hıçkırığından ahına, gözyaşı şişeleridir satırlar. Sır küpleridir güya; ama nazlanmadan sırrı açıklarlar aralanan sayfalarda.

Her insan ayrı bir dünya, ayrı bir iklim, ayrı bir maya. Bazen bir hayatı okurken kaderin nasıl da benzediğini şaşarsınız sizinkiyle. Tırnaklarla nasıl da didinildiğini görürsünüz. Sizin tırnaklarınız da aynı didinmeyle meşgulken.  O tırnaklar gibi sizin tırnaklarınızın da edebiyat ağacının en sağlam dallarından birine adamakıllı geçip tutunmasını istersiniz. Bu hayalin gerçek olduğu bir hayat öyküsü, didinen tüm tırnaklar için umuttur.

Yine de dünün hayali onca tanıdığa, çevreye rağmen bunca zorlukla ve gecikmeyle bugünün didinile didinile edinilmiş gerçeği olduysa, ya benim düşüm hiçbir zaman gerçek  olamazsa tasasını da yürek defterine satır satır yazmadan edemezsiniz. Zira bir kitabın hayat hikâyesi, en çetin yollarda yürünülen didinmenin öyküsüdür.

Çok iyi yazmak, çok yetenekli olmak yetmediğinde belki çoook iyi ve yetenekli değil; ama çoook kuvvetli rüzgârları ardına almış başka bazı yazarlar gelir akla. Kalem, kılıçtan üstün olduğuna göre… Nasıl yazar olmuşlar, nasıl keşfedilmişler pek bilinmez. Ama raf dolusu kitapları iyi bilinir. Herkes bir şey söyler haklarında. Bazılarının öyküsü şaşırtmaz. O rüzgâr, kimin arkasından üflese gemisinin aşmayacağı deniz yoktur zira.

Benim karabasanımdır yazmak. Ağırlığı bir çöktü mü, çöker kalırım tuşların başına. Gözler sabit, eller tuşlarda. İçimde bir yumak var ki açılmayı bekler sözcük sözcük, sarılmayı bekler satır satır… Sıcaktır. Yüreği sıkıştırır. İlle dökülecek yürekten o sıcaklık. Öylesine değil yani kâğıt kalem tutuşum. “Hadi bir şeyler karalayıvereyim de ortaya birkaç satır çıksın” niyetli değil. Bildiğin karabasan. Kapkara kömür ocağı gibi, içinde irili ufaklı elmaslar gizli. Gelir içe  çöker ve söker kilitlerini sözcüklerin. Son cümle yazılır, karabasan biter.
 
Sözcükler sesliyse eğer, dışını tanırsın birinin. Sesinin rengini tanırsın. Sözcükler sessizse eğer, satırlara dökülmüşse seçilerek, içini tanırsın o birinin. Yüreğindeki gözeleri tanırsın.

Sürüsüyle sözcüğün yığınla öyküye dönüştüğü satırlardaki sözcükler, kömür ocağında gizli elmaslardır. Bulunmayı bekler. Kalemlere dökülecek satırlar, saklandıkları höyüklere bir mahir kazmanın vurulmasını bekler. Kömürlerin arasından çıkıp parıldayacağı anı düşler, elmas ışıltılı cümleler. Güneşte parlamayı, okuyan gözleri ışıtmayı bekler.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.08.2014


@AcemiDemirci


Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci