10 Ekim 2014 Cuma

Suzan ve Susan



Bu yazım için ne özel bir yerin ne de kişilerin resmini kullanmak istedim. Tema, yad eller yani gurbet olduğundan benim ve eşimin memleketten uzakta,  yurtdışındaki bazı fotoğraflarımızı kullanmak istedim.

Prag, 2006
Bin dokuz yüz altmışlı yıllarda altı bin lirası olan, sağlık kontrolünden geçebilen, eli iş tutan çoğu köylü kimisi de şehirli genç erkeklerin neredeyse hepsi işçi olarak Almanya’ya gitmek için sırada bekliyordu. 

Almanya, uzaktı, gurbetti; ama orada işleri olacaktı, elleri para görecekti gurbet yollarına düşenlerin. 

Karınları doyacaktı. Markla kazanıp Türk Lirasıyla harcayacaklardı. Para biriktirip, köyünde toprağı olmayanlar toprak, evi olmayanlar ev alacaktı. Büyük hayallerle Almanya yollarına düşüldü. Kimi ellerinde tahta bavullarıyla, kimisi deriden eski bavullarla, kimi de bavulu olmadığından bir bohça yüklenip koyuldular yola.

Tevfik, dört çocuğunu ve karısı Suzan’ı bırakacaktı geride, Alamanya denilen gurbete giderken. 
Prag, 2006

Gurbeteydi yolları; ama köyünden, komşu köylerden, Aksaray’dan o kadar çok giden vardı ki Alamanya’ya, gözlerini korkutmuyordu bu yüzden gurbet.

Suzan, çok güzel bir kadındı. “Benim diyen yabancı artiste taş çıkartırsın” demişti kocası Tevfik’in onu götürdüğü Aksaray’daki doktor hanım. Doktor hanım haklıydı. Yerden göğe. 

Hokka gibiydi burnu Suzan’ın. Şimdinin hiçbir estetikçisinin veremeyeceği  bir şekilde düzgün inerdi kalkık burnu. Gülünce daha belirginleşen çıkık elmacık kemikleri yüzüne bambaşka bir anlam katardı. Kalınca  ve kavisli kaşları sanki kalemle çizilmiş gibiydi. Gözleri, kara kaşlarının altında kara birer zeytin gibi  uzun kirpiklerinin gölgesinde bakardı. 

İncecikti hala, dört çocuğa rağmen Suzan. Uzundu. O yüzden “Suzan’a şalvar biçmesi için  aldığı kumaşın biraz fazlaca tuttuğu, başka arkadaşlarının karılarının şalvarına daha az para ödediğini” söyler dururdu Tevfik. Suzan en çok kocası Alamanya’da para kazanıp, elleri bollanınca daha uzun kumaş gerektiğinden yeni şalvarlarının biraz fazlaca tutan fiyatına Tevfik’in söylenmeyeceğinden dolayı memnundu.

Çek Cumhuriyeti, Karlovy Vary, 2006
Tevfik, Ankara’da epeyce oyalandı Almanya’ya gidebilmek için İş ve İşçi Bulma Kurumu’nda. Kardeşinin oradan buradan bulduğu altı bin lirayı almasaydı asla gidemeyecekti Tevfik Alama
nya’ya. Kardeşi, bir de tek bavulunu vermişti abisine, trenle Alamanya’ya giderken eşyalarını koysun diye. 

Viyana,  2006
Tevfik’in kardeşi de üç çocuk sahibiydi. Memur maaşıyla anca geçinen, kira öderken hayli zorlanan biriydi. Tevfik, eli para gördükten sonra nasılsa öderdi borcunu kardeşine diye düşünmüştü; ama Tevfik o zamanların hatırı sayılır altı bin lirasını asla ödemedi memur  kardeşine.

Suzan, yakında trene binip Alamanya’ya çalışmaya gidecek kocasına yeni mintanlar, yeni çamaşırlar biçti. Çoraplar ördü eğirdiği yünlerden. Kenarını işlediği mendiller koydu bavuluna. Sonunda o gün geldi. Tevfik, Alamanya  yollarındaydı işte. Gurbete doğruydu yönü. İş sahibi olmak, para kazanmak üzere.

Paris, Tracadore Meydanı'ndayız, 2004
Tevfik’in işi Köln’deydi. Vasıflı işçi olmadığından ona göre bir iş vermişlerdi fabrikada. Güçlü kuvvetliydi Tevfik, taşı sıksa suyunu çıkarırdı. İşinde çok işine yaradı bu hali. Akşam işten çıkarken hiç yorgun gözükmezdi bu yüzden.

Alamanya nasıl farklıydı Tevfik’in köyünden. Nasıl başka yaşıyordu burada insanlar. Adetleri pek benzemiyordu bize. Yedikleri içtikleri de öyle. Kuru fasulye pilav bilmiyorlardı mesela; varsa yoksa tavuk ve patates kızartması. Ayran, pekmez, bulgur pilavı bilmezdi Almanlar. Turşuları bile bir değişikti. Şöyle köyündeki küpleri dolduran acılı, sirkeli turşuları yoktu. Şekerliydi Alamanlar’ın turşuları. Tatlıydı. Gerçi bunu da sevdi Tevfik. Çikolatanın tadını öğrendiğinden beri de cebinde hep çikolata taşırdı.
Tevfik, arkadaşları arasında biraz cimri bilinirdi. Eli pek sıkıydı. Para tutacaktı belli ki. Böyle giderse ucuz olduğundan öyle aman aman para tutmayacak çikolata harcamaları çıkınca Tevfik memlekete yüklü parayla dönecekti anlaşılan. Kardeşinin verdiği bavulu parayla dolduracaktı belki de yazın köyüne tatile  giderken.

Brugge, 2012
Tevfik’in kız kardeşi de birkaç yıla kalmadan Alamanya’ya gelin gelmişti. Tevfik, artık her akşam kız kardeşinin evinde yiyip içiyordu, silip süpürürcesine sofrada ne var yok. Tevfik artık yemeğe de öyle ciddi bir harcama yapmaz olmuştu. Kız kardeşinin kocası da sesini çıkarmıyordu bu duruma.

Buda Peşte, Tuna Nehri, 2006
Tevfik üç yazdır gidiyordu köyüne tatile. Dört çocuğunun sayısı da yediye çıkmıştı. Tevfik her gidişinde bir duvar saati götürürdü, köydeki evinin kapıdan girer girmez ilk görülen tam karşıdaki duvarına asmak için. Yuvarlak, sarı metalle çerçevelenmiş, mika çerçeveli, yumurtamsı çok ucuz, basit  saatlerdi bunlar. Ama köyde ucuz olduğunu bilen yoktu. Herkes saatleri görmeye gelirdi bir yolunu bulup.

Macaristan, 2006
Her gelişinde Tevfik’in ilk işi, yeni getirdiği saati bir öncekinin yanına asmak oluyordu. Şimdiden yan yana üç saat asılıydı duvarda. Bir de köyde çocukluktan beri yaz kış  hep soğukkuyu denilen,  kışın ayakları dondurup yazın içine kum, taş, su giren lastikler giydiklerinden; yani ayakları doğru dürüst ayakkabı göremediğinden ille de ayağında parlak, yeni bir ayakkabı ile gelirdi köyüne. Hoş geldine gelenler, yepyeni ayakkabılarını görsün diye de ayakkabılarını evin giriş kapısının eşiği önüne bırakırdı. Her gelen soğuk kuyularını, eski, tozlu, adım atılırken bükülen yerleri çoktan yırtılmış ayakkabılarını Tevfik’in gıpgıcır ayakkabısının yanına çıkarırdı, gözleri Tevfik’in ayakkabılarına takılı halde. Alamanya’dan alınmış ayakkabılara imrenerek bakarlardı. Sonra kapıdan girer girmez de duvardaki yan yana asılı saatleri görürlerdi. Tevfik’in bunlardan başka da bir şeyi yoktu Almanya’dan edindiği.
Macaristan, Buda Peşte, Tuna Nehri,  2006

Üçüncü yıldan sonra Tevfik artık bayağı bayağı konuşur olmuştu Almancayı. Fabrikadaki Alman işçilerle de sohbet eder olmuştu. Onlar, fabrika çıkışı asla doğrudan eve gitmezler; bir yerlere uğrar öyle giderlerdi evlerine. Tevfik, köyündekine hiç benzemeyen buradaki hayatı merak etmeye başladı. Zaten göre göre öğrenmişti artık işten çıkınca nereye gidilir ne yenir ne içilir. O da gitti. Tevfik böylece para harcamaya başladı para biriktirmek yerine.

Brüksel, Grand Palace, 2012
Bir akşam Tanya ile tanıştı. Uzunca sürdü bu tanışıklık. Ta ki Ute’yi tanıyana dek. Ute, tombul, neşeli, kıvırcık sarı saçlı, boncuk mavi gözlü bir kadındı. Onu da Helga’yı  tanıyınca bıraktı. Bertina, komşusuydu. Herta, fabrikandı. Margit’i, Frankfurt’a, Gertrudes ve Hilda’yı Münih’e akrabalarını, köylülerini ziyarete giderken tanışmıştı. Zaten sırf bu yüzden sıkça yolculuk da eder olmuştu. O keyfine göre yaşarken Alamanya’da,  köyünde karısı Suzan, yedi çocuğunu tek başına büyütüyor, tarlalarını tek başına sürüyor, kayıtdamındaki yiyecekleri yaza yetirmek için kışın akla karayı seçiyordu. 

Suzan’a artık kenarı yanık mektuplar da gelmez olmuştu.  Ama köydeki diğer gurbetçilerin karılarına, ana babalarına gönderdikleri mektuplarda verdikleri havadisler de çalınmıyor değildi Suzan’ın kulağına. Tevfik’in ne karısı Suzan’ı ne de yedi çocuğunu andığı, isimlerini ağzına aldığı vardı. 

Brugge, 2012
Bayramlarda bile aramaz olmuştu. Vur patlasın çal oynasın  bir hayat tutturmuştu Tevfik gurbette. Öyle ki herkese “yengeniz” diye tanıttığı sarışın Alaman yengelerin birini bırakıp birini getiriyordu kız kardeşinin evine bile. Kız kardeşi, abisinden korkusundan sesini çıkaramıyordu. Bir güzel yedirip içirip hizmet ediyordu Alaman yengelerine. Kocası da abisini örnek alacak diye de aklı çıkıyordu üstelik içten içe.

Brugge, 2012
Yeni Alaman yenge Susan’ı pek sevmişti kız kardeşinin altı, sekiz ve on yaşındaki çocukları. Yazları köye gittiklerinde gördükleri Suzan yengelerine hiç benzemiyordu Susan. Suzan yengesi gibi elleri kınalı değildi; ama tırnakları boyalıydı. Ayak tırnakları bile boyalıydı hem. Suzan yengeleri gibi artık biraz da kahırdan ağarmaya başlamış saçları kınalı değildi; sapsarıydı. Boyamaydı Susan’ın saçları; ama beyaz değildi sen azından. Pek neşeliydi hem Susan. Suzan yenge  gibi bir köşeye çekilip soru sorulduğunda konuşmazdı tek. Hep konuşur kahkaha atardı en ufak şeye. Ama Suzan yenge gibi onlara yemekler filan da yapmazdı, kavurga koymazdı ceplerine. Hatta çekirdek çıtlamayı bile bilmezdi. Evlerine gelir gider, artık Türk adetlerini iyiden iyiye bildiğinden ara sıra bir iki mark koyardı harçlık niyetine ceplerine. Çocukların böyle yaptığında kendisini çok sevdiklerini bildiğinden. Ne yaparsa, çocuklar kendisini sevecek iyi bilirdi Susan.
Brugge, 2012

Susan,  çocukları gerçekten seviyordu. Çünkü kendisi de anneydi. Anneydi; ama ne çocuğunun nerede olduğunu biliyordu ne de yavrusundan haber alıyordu. O yüzden Tevfik’in yeğenlerini görünce hiç haber alamadığı kendi çocuğunu görmüş gibi olurdu. Onlara sarıldığında kendi çocuğuna sarılmış sanırdı. Bu durumdan çocuklar da Susan da mutluydu.  Belki de bu yüzden Tevfik, başka sarı saçlı Alamanlar tanısa da Susan’dan vazgeçmedi.

Hollanda, 2004
Susan’ı artık memlekette tüm köy biliyordu. Evin dışına çıkamaz olmuştu Suzan, biri kendisine Tevfik ve Susan’ı soracak diye. Ama çıkamaması da yetmiyordu. Bu kez kalkıp Suzan’ın sivri kayalar altındaki taştan oyma evine geliyordu köylü kadınlar. Daha hatırları sorulur sorulmaz lafı Alamanya’ya getirip Tevfik’i soruyorlardı. “Köyden Alamanya’ya giden herkesin çoktan çoluğunu çocuğunu, karısını yanına aldırıp onlara iş bulduğu halde neden Tevfik’in en azından karısını ya da büyük çocuklarını oralara götürüp ellerinin para tutmasını sağlamadığını”  öğrenmek istiyorlardı ısrarla. Suzan çok içlenmişti duyduklarından. 

Eskiden köyün en güzel genç kızı, şimdi yedi çocuğa rağmen hala köyün en güzel kadını Suzan artık aydan aya para bile göndermeyen, senede birkaç kez gönderdiği para ile idare etmelerini isteyen kocası Tevfik’e darılmıştı. İncinmişti. Onun gurbette başka kadınları “yenge” diye tanıtması onurunu kırmıştı. Hadi gelgeç olaylara ana babası,  arkası olmadığından istemeye istemeye aldırmazlık etmişti; ama Suzan biliyordu ki Susan kaç yıldır Alaman yengeydi.

Hollanda, Marken, 2004
Suzan önceleri hiç inanmak istemişti kocasının yaptıklarına. Ama geçenlerde Alamanya’dan köye gelen kocasının kız kardeşinin en küçük çocuğuna bir kuytuda soruvermişti “Ben mi güzelim Alamanya’daki yengen mi?” diye. Çocuk, Suzan’ın yüzüne bile bakmadan. “Susan yenge güzel tabii, Suzan yenge. Onun tırnakları boyalı, saçı taralı. O sana benzemez ki. Senden  daha güzel o” deyivermişti. O zaman Suzan’ın içine bir ateş düşmüştü. Yüreği yanmıştı. Gururu kırılmıştı. Bunca yıldır köyde tek başına yedi çocuğa bakmış, kocasının canı istediğinde gönderdiği parayla kıt kanaat çocuklarını kimseye muhtaç etmeden yetinmiş, kocasının yolunu gözlemişti. Oysa kocası… Oysa kendine nasıl da aşık olup kapısına kim dünürcü gelirse tarlada, harmanda, bağda bahçede sıkıştırıp döven Tevfik… Ah Alamanya… Ah gurbet… Suzan’ın içi öyle bir yandı ki…İç geçirdi. Bir ah çekti ki.
Hollanda, Volendam, 2004

Aynaya da bakmaz olmuştu Suzan. Biraz da çileden olacak gözlerinin altı kırışmıştı. Yüzünde, alnında, dudak çevrelerinde kırışıklılar vardı. Yemenisin altından çıkan saçları artık bembeyazdı. Kabuk gibi elleri, kırış kırıştı. Tozla, toprakla uğraşınca eller kolayca yıpranıyordu. Onun için miydi acaba bıldır gelen, evinde iki hafta bile kalmadan hemen Alamanya’ya dönen Tevfik krem vermişti kendisine. Çalı gibi olmuş, neyi tutsa dikene takılırcasına takılan ellerine sürsün diye. Suzan, pek içerledi Tevfik’e.
Dilinde “Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun? Gördün güzelleri beni unuttun” şarkısı çığıra çığıra küstü Suzan Tevfik’e. Küstüğü adamın evinde duramazdı artık. Duramazdı da gidecek yeri yoktu ki Suzan’ın. Anası da babası da o daha çocukken ölmüşlerdi. Ana baba olmazsa köyde gideceği neresi olabilirdi ki. Suzan, duramayacaktı ama böyle küs küs. Kalktı gitti o da kaynatasıyla kaynanasının evine. Kocasının ana babasının yanına sığındı kocasına küsünce.
Macaristan, Sentendre, 2006

Tevfik’e mektuplar yazıldı. Suzan’ın “Nuh deyip peygamber demediği”  anlatılıp duruldu. Tevfik hiç oralı olmadı önce. Kendisini kandırdıklarını, Suzan’ın kalkıp hem de küs olarak kendi ana babasının evine gitmeyeceğine çok emindi. Küs gitmiş olsa da ne yapacaktı ki zaten? İki üç güne kalmaz geri dönerdi kös kös.

Slovenya, Bled,  2003
Dönmedi Suzan. Adım atmadı evine. Üstelik çocuklarından, köydeki hısım akrabadan üst üste mektuplar gitti hem Tevfik’e hem de kız kardeşine. Köye izne gidip gelenler de Alamanya’ya gelir gelmez soluğu Tevfik ya da kız kardeşinin yanında alıp olan biteni anlatıyordu. Tevfik anlamıştı sonunda kazın ayağının öyle olmadığını. Tevfik’in de içine bir ateş düştü. Susan ne kadar şen şakrak olsa da, kahkahalarıyla ortalığa neşe katsa da Tevfik’in başındaki düşünceler dağılmıyordu. Suzan, hiç ummadığı bir şey yapmıştı. Susan kahkahalar atıp neşe içinde yaşarken Suzan kendisine küsmüş ve evden ayrılmıştı. Hem de anasız babasız Suzan, küs gide gide kendi ana babasının evine gitmişti. Yani kaynatası ve kaynanasının yanına. Hiç aklına gelmezdi bu Tevfik’in. Başına gelmişti ama. Ta Alamanyalar’da üstelik.
Paris, 2004. Resimdeki tarih,  karttaki resimden bu fotoğrafı çektiğim tarihtir.

Tevfik, hala kullandığı kardeşinin verdiği bavulu hiç aklında yokken hem topladığı gibi köyüne gitti. Eve uğradı ilk belki Suzan evdedir diye. Evde sadece çocuklar vardı. Suzan, demek ki taş gibi küsmüştü kendine. Hemen babasının evine yollandı Tevfik.

Anası, karşısında oğlunu görünce pek şaşırdı. Öyle ya insan bir haber verirdi gelmeden önce. Tevfik, Susan’a ,  işine bile haber vermeden çıkıp gelmişti köyüne oysa. Ne nereye gittiğini ne de ne zaman döneceğini söylemişti kimselere. İzin filan da almamıştı. Kalkıp gelmişti.

Prag, 2006
Suzan yanına çıkmadı bir türlü Tevfik’in. Aynı çatı altındaydılar; ama Suzan Tevfik’in sesini duysa da Tevfik, Suzan’ın ne sesini duydu ne de yüzünü gördü. Tevfik o zaman anladı Suzan’ı nasıl incittiğini.

Kırk gün sürdü Tevfik’in Suzan’ı görmek için uğraşısı. Kırkıncı günden sonra gördü. Gördü çünkü  o gün artık Tevfik’in Alamanya’daki emeklilik hakkının yandığı haberi gelmişti köye. Hiç haber vermeden köyüne çıkagelen Tevfik’in artık Almanya’da ne işi ne de emeklilik hayali kalmıştı. Alamanya, artık çok uzaklarda kalmıştı. Suzan bunu duyunca yumuşadı. Biraz da kaynanasının “Kendisi için oğlunun çalışma hakkını, emekliliğini yakıp geldiğini” her defasında acındırarak anlatmasıyla. Artık kırkı çıkmış küslüğün kırk birinci gününde Suzan evindeydi.
*****
Susan, Tevfik’in kalkıp köyüne dönmesine üzüldüyse de şaşırmadı. Bir gün bunun olacağını biliyordu. Tevfik’in kız kardeşinin çocuklarını gördüğü her yerde her zaman onlara sarıldı, sevdi. Sonra gözükmedi. Evlendi diye duydular.
Lüksemburg, 2002

Suzan artık köyde, evinde, yanında olan kocasının, bunca yılda aldığı, eskise de atılmamış onlarca çift, giriş kapısı eşiği önünde  üç beş sıra dizili duran, burunları evinin girişine doğru  ayakkabılarının üzerinden atlayarak eve girmekte zorlansa da kocasının ayakkabıları,  çocuklarının babalı büyüdüğünü anlattığından onlara kızmadı. Ama saat kaç diye duvarda tüm duvarı kaplarcasına yan yana asılı birkaç düzine saatten hangisine bakacağını hiç bilemedi. Zira saatlerin hepsi de ayrı bir zamanı gösteriyordu. Belki içlerinden biri Türkiye’deki vakte diğeri de Alamanya’daki vakte ayarlıydı.




Brugge, 2012

(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.10.2014, 09:15



@AcemiDemirci
Brugge, 2006









Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci