11 Ekim 2014 Cumartesi

Tek edilmiş bir evin dokunaklı öyküsü

Evlerin de öyküleri vardır. Sessiz; ama görsel. Evler, öykülerini sözle anlatamazlar kulaklara. Önce dışları, sonra içleri anlatır gözlere terk edilmişliklerini. İçleri de dışları da dökülürken hiç el sürülmemişliklerini. Salaş hale gelmelerine sahiplerince göz yumulmuşluklarını.Sahipleri tarafından ne kadar umursanıp umursanmadıklarını. Sahiplerinin o eve kaç zamanda bir uğradıklarını görüntüleriyle anlatırlar evler. Boyalarıyla, pencere cilalarıyla. Pergoleleriyle.
Bahçede kum yığılı onarım için. Çatı zaten yok gibiydi. Bu yüzden yere indirildi.

 Terk edilmiş, sahiplerince değil onarımdan geçirilmek yirmi yılda ancak üç beş kez gelip yoklanmış, damı akıyor mu, neresi yıkılmış, daha yüksekte olan bahçe duvarı daha alçakta olan yan eve doğru kaymış mı diye hiç meraklanılmamış evler zamanla köhneleşir, harabeye dönüşür. Her gelen geçen, en önce de bitişik komşular şikayetçidir yıllardır bu terk edilmişlikten, ilgisizlikten. Görüntü olarak da aykırı kaçar salaşlığı diğer bakımlı, her yıl elden geçen evler arasında.

Hem de deprem bölgesindeki bir evin hiç bakılmaksızın öylece terk edilmesi, aklı eren, okuma yazması olan her kişi tarafından tehlikeli bile bulunur ilk anda. Bir de okumuşlar nasıl bulabilir acaba böyle bir terk edilmişliği? Fizik kurallarına göre mesela? Yoksa kendilerinin duyarsızlığına hiç bakmadan sadece tüm sorumluluğunu başkalarının omuzlarına yıktıkları  eve mi söylenirler, "durduk yerde yıpranıyor, eskiyor da başına iş açıyor" diye. Oysa o ev zaten başkalarının başına senelerdir açılmış işken, dertken. Ve… Hiç evin gözyaşlarını gördüler mi acaba? Yani şarıl şarıl akan, kevgire dönmüş damını?

Temeli seksenlerin başında atılarak yapımına başlanmış evler, ancak  doksan yılında oturulmaya başlanıncaya kadar çoğu boş kaldığından mesela diyelim ki Çeşme gibi bir yerin  rüzgarında, fırtınasında, kış neminde olabildiğince yıpranmış haldedir elbette. Sahiplerince en az on beş yıldır hiiiiç aranıp sorulmamış, on beş yıl öncesinde de öylesine turistik ziyaretler gibi ziyaretlerle  görülüp iki, üç dakikalığına dışarıdan bakılıp gidilmiş evler, hiçbir zaman bakımlı ev görünümünde olamazlar. Sahipleri ne ekerse onu biçeceğinden elbette. Sahiplerinin onlarla ne kadar ilgilendiğini veya ilgilenmediğini evlerin dışları da içleri de haykırır. Sesini, sahipleri duymaz, aslında duymamazlıktan gelir, o başka.

Üstelik de elli liradan biraz daha fazla aidatı olan bu evler, bir de yalnızca o aidat karşılığında –ki sahipleri için bu para oldukça komik bir paradır, paradan bile değildir-,  tek o aidat kiracı tarafından verilsin diye kiralanırlar sonunda.

Oturulabilir olması için çok emek ve masraf gereken evlerin önündeki ilk malzemeler.
Otuz yıldır olduğu gibi bırakılmış, diyelim ki mesela Çeşme gibi bir yerin  fırtınasının kırdığı, savurttuğu kiremitlerinin yerine tek bir yenisi konulmadığından hatta sörf yapılmasına izin veren o hırçın rüzgar çatı kapağını uçurduğundan içeri çağlayanlar gibi yağmur suyunun aktığı dam,  süzgece dönmüştür. Damın  kalasları çürümüştür. Çatıda tuğla kalmadığından dam, artık yağmur suyunu tutan bir havuza dönüşmüştür. İyi, duyarlı, ilgili ve sorumlu bir ev sahibinin bu havuz problemini bir çırpıda çözmesi beklenirken ha deyince kaç saatlik uçak yolculuklarına bana mısın demeyen evin sahipleri,  kalkıp bir saat bile tutmayan yolculukla şurdan şuraya kendi evine bakmaya gelmez. O gelmemek, ev sahibinin nasıl bir ev sahibi olduğunu kendi davranışlarıyla açık açık tanımlamasıdır… "El, elin eşeğini türkü söyleye söyle çığırır” ata sözünü bilmezmiş gibi evinin tüm sorumluluğun yabancılara yıkar. Ama gel gör ki eller arar eşeği de, sahibi türkü çığıra durur. Nasıl olsa eşeğini arayanlar, eşek yüküyle yükü kendileri yerine taşıyanlar vardır. Ve kendisi parmağını bile oynatmadan, elini cebine hiç atmadan eşeğini arayanlardan evini en üst kaliteye çıkarmasını bekler. Henüz bunun nasıl gerçekleşebildiğini bulan kimse yok sanırım. Para dökmeden, zaman harcamadan, emek vermeden  yıkıntıya dönüşmüş bir ev, nasıl bakımlı ve pırıl pırıl olabilir bilen varsa bana da anlatabilir mi?


Yine de zaman zaman oturan kiracıların bakımlarına rağmen sıvası dökülmüş, pencerelerinin camı kırılmış, içi harap, doğramaları çürümüş, damı  da çürümüş ve bu yüzden indirilmiş ev!
Hiç ilgi görmeyince  böylesine salaş, harabe, altyapısına kadar yıkık dökük, banyosu dört duvar, tüm katlardaki lavabolar kırılmış, soğuğun, yağmurun hep içerde olduğu evlerde yalnızca bir aidat karşılığı kimler oturabilir? Okula, alışveriş yerine de hayli uzakken böyle bir ev. Orman içindeyken. Memurlar mı oturur? Ya da benzeri meslek grupları mı? İş adamları mı? Sanatçılar mı? Kesinlikle onlar oturmaz. Oturamaz. Oturulacak bir yanı kalmamış, yıkılmak üzere, dört duvardan ibaret bir evde otursa otursa çok mecbur kalanlar arasından ancak o evi ele güne muhtaç olmadan, inşaatçılara para vermeden kendi eliyle onarıp bir nebze de olsa oturulacak hale getirebilenler oturur. Bunu ilkokula giden bir çocuk bile kolayca idrak edebilir.

Kendi adlarına, kendi yerlerine birilerinin eli değsin ve sanki hokus pokus değmişcesine  evleri yepyeni, şıkır şıkır olsun isteyen sorumsuz ev sahipleri hiçbir zaman doğrudan iletişime geçmezler evlerinin yükünü yıktıkları kişilerle. Aracıları vardır. Çenebaz, işini bilir. İşine geldiği gibi konuşan. En yakınlarıdır onlar da. O aracılarla iletişim sağlanır. Bazen o aracılar da yine en yakınlarını, kardeşlerini, yeğenlerini  rica minnet alıp gelirler evleri göstermeye, yanlarında sıkı bir usta ile. Usta, yıkılmakta olan eve şöyle bir bakar.  Önce “Bu evin sahipleri yaşıyor mu, hayatta mı”, diye sorduktan sonra  “Bunun evlik hali kalmamış, yıkıp yeniden yapılsa daha sağlam olur, daha da ucuza gelir” der. Ve evin bakımının, elden geçirilmesinin, oturulabilecek hale gelmesinin kaça mal olacağını hesaplar.
Boyalı olan kiracılı ev. Diğerinin çatısı çoktan indirilmiş. Çünkü çatı, kevgire dönmüş.

Şimdiye kadar hiç para harcanıp sahibince bir dış sıvası bile yapılmamış eve çıkan maliyet hesabından da hoşlanmaz ev sahibi. Usta, sinirli bir şekilde ayrılır, bir gün kendisini avara ettikleri, iş yapacağım diye geldiği burada bir de işinden geri kaldığını söylene söylene gider.

Ustanın gidişinden diyelim ki mesela yedi, sekiz sene sonra ev hala ustalara hasretken şükürler olsun ki satılabilir.

Daha tadilatın başında  yığılan malzemeler.
Ama bu rahatlamayı evin tüm sıkıntısını, sahiplerinin her kaprisini ve huysuzluğunu çekmiş yaşlı  ve sağlığı hayli bozuk insan göremeyebilir. O yaşlı insanla birlikte hem salaş evin kahrının  hem de yaşlı insanın hastalığının üstesinden gelmeye çalışan yaşlı insanın evlatları da çok sıkıntıya düşer. Öyle ki sahibinin sahiplenmediği tüm sıkıntısı üstlerine yıkılan evin satılması için dua etmektedirler, Başlarından gitse de kurtulsalar diye.

Öykülere çok düşkünüm. Böyle bir öykü biliyorum. Kaçırılmayacak bir öykü olduğundan bu terk edilmiş, sahibince ne aranmış ne sorulmuş; ama evin her türlü sorumluluğu sağlığı bozuk ve yaşlı kişilerin başına atılarak onlardan bu evi hem aidatı karşılığında kiraya vermeleri istenmiş hem de o evi kiralayanların evi, etrafındaki diğer bakımlı, her sene tonla para dökülen, her an sahiplerinin eli üzerinde olduğundan  pırıl pırıl, sağı solu tertemiz ve dış görüntüsü de içi de elbette bambaşka diğer komşu evlerin görkemine getirmeleri beklenir. Bu beklenti akıl karı mıdır? Aklıselim midir? Bekleyen, beklentisinin gerçekleşebileceğine inanırsa ne kadar akılcı bir beklentisi vardır? Ne kadar pozitif bir bakıştır bu beklentiyle bakmak?  "Aç tavuk kendini rüyasında darı ambarında görürmüş" ata sözünü hatırlatmaz mı bu beklenti, bu hayalperest yaklaşım? Diğer ev sahipleri nasıl olmuş da düşünememiş acaba bu fikri de kendileri de diğer çalışanlarla birlikte her sene  işçi gibi çalışmış evinin onarımlarında.

Kiracının boyayıp bir de onardığı damın onarım görmüş hali!
Kaçan balık büyük olurmuş. Senelerdir omuzlarına, sırtlarına salaş evin her türlü angaryası yüklenmiş, artık yaşlı, çok ciddi sağlık sorunu olan kişiler, sırf hatır kıymet bildiklerinden hatır için katlandıkları çileden ancak o evlerin satılmasıyla kurtulabilirmiş. O, sahibinin bakmadığı evlere gıkını çıkarmadan katlanan yaşlılar ölene kadar da o yükü taşırmış meğer. Üstelik evin sahiplerinin büyükleri, “Sırf aidat karşılığı  evi birisine kiralamalarını" isterken sonradan kiracıyı beğenmeyip, dediklerini inkar edermiş meğer… “Sen böyle dedin ama telefonda, her geldiğinde" diye hatırlatıldığında da ‘Şimdi onları karıştırma’ diye üste çıkarmış lafazanlar meğer… Yaşlı ve yürüyemeyecek kadar ciddi sorunları bulunan angaryaya sokulmuş kişiler  buna rağmen hala hatır sayarmış … İnsanlık dersi gibi…

Bahçe bile alamamış ilk günden gelen ilk malzemeleri.
Sahiplerinin bakmadığı evlere bakanlar, katlandıkları, göğüsledikleri  tüm sıkıntılar için sıradan bir teşekkürü çooook başka şekilde duyarlar. İnsan oğlu işte. Çiğ süt emmiş derler…

Baş ağrıtmaktan öteye gidemeyen  salaş evin sahiplerinin, bir aidat karşılığı oturmasını istedikleri kiracılarının eve yaptıkları bakımlardan da asla memnun kalmazlarmış ev sahipleri... Bu yüzden böyle evler satıldığında en derinden “Ohhh” çekenler, senelerdir o evin angaryasıyla prangaya vurulanlar olurmuş...  Çok ciddi sağlık sorunları nedeniyle istediği gibi hareket edemeyen yaşlı ve güzel bir insan, kendi eviyle bile baş edemezken bir de sorumsuz ve üşengeç ev sahibi, kendi salaş evini sarar bu güzel insanın başına. Evin asıl sıkıntısını sahibinin de yerine çeken yaşlı ve sağlığı bozuk kişi, son nefesine kadar "oh" değil evin angaryasını ve sahiplerinin kaprislerini çekermiş meğer... Nasıl bir çağdaşlık ya da çağ dışılıksa bu?

Ev sahiplerinin  hiç ilgilenmediği ve beş kuruş bile harcamadığı; ama başkalarının köşke dönüştürmesini beklediği salaş bir ev  için  tek kurtuluş, el değiştirmesi, böylece  kendisini sahiplenecek bir yeni ev sahibine sahip olmasıdır. Yirmi yıl sonra bu olduğunda  evi alanlar,  daha ilk günden evi  sanki yeniden yaparmışcasına tek tuğlası kalmamış, yağmuru oluk oluk içeri akıtan, kalasları çürümüş damını tümden söküp atar, yere indirir. Ev, çatısız kalır sağlam bir çatısı olması için bundan sonra.

Daha ilk onarım gününde gelen malzemeler. Onarım bitene kadar ne malzeme yiyecek  bu tadilat.
Lavaboları çoktan kırılmış, banyosu artık – dört duvardan ibaret,  merdivenleri çıplak, tarabzansız, bahçesi diken dolu, çam doğrama pencere ve kapılar artık sadece çıra olarak hizmet verebilecek haldedir evin yeni sahiplerince alındığındaki hali.  Badana boya hak getire eve çoook sevecen, ona ev gibi davranarak yaklaşmak, evin onarımına damından başlamakla olur.  Ev sahibi bilinci, sorumluluğu ve ciddiyeti, damdan başlar. Temelden başlar.  Ve bilinen tüm ev sahipleri,  evinin işlerini kimselere yüklemez. Kendi yapar. Ortaya çıkan sonucu da ancak bu şekilde beğenme ya da beğenmeme hakkı olabilir.
Yirmi yıldır unutulan ve yükü yaşlı ve hasta bir insana yüklenen evin hali.

Sadece bir aylık izinleri süresince neredeyse gece bile çalışarak evi yeniden ayağa kaldırmak ve bahçesinden, balkonundan, terasından üç adalı manzara izleme keyfi ancak oturulabilecek bahçe, balkon olduğunda gerçekleşebilir. Arkada Sakız Adası, önde iki Türk adası, deniz manzarasına kadar dört yanı orman  çevrili evin keyfini sürebilmek için elbette önce o evin keyfi sürülebilir halde olması gerekir. 

Bakılan, onarılan, çatısı da temeli de sağlam evler, sevinç saçan evlerdir. Böyle bir evin sevince bürünmesi aslında en çok o evin yıkık dökük, harabeye dönüşmüş ve ev sahiplerince el sürülmediği zamanlarda sorumluluğunu, külfetini, sorunlarını yüklenmişlerin sevinci olur. Kimisi bu sevinci tadamadan, omuzlarında o sorunla ve kulaklarında teşekkürden çok başka, kaba sözcüklerle  göçmüştür dünyadan!
Kiracılı ev boyalı ve doğramaları cilalı. Ama yanındakinin çatısı filan kalmamış. Daha onarım başlar başlamaz yığılan malzemeler bile anlatıyor evin halini.. Her gün defalarca malzeme alınmaya gidiliyordu tadilat için.

Öyle ki evin sevincini resimlerle yaşatmak, öksüz bırakılmış bir eve ait bu öyküyü sözcükler kadar resimlerle de anlatmak görev bilinecek bir durumdur. Kulaklara küpe olsun diye.  Herkes evine sahip çıksın, eğer sahip çıkmıyorlarsa evlerinin sorumluluğunu, sorunlarını üstelik de hali olsa kendisine bakacak insanlara yüklemesin diye. Ders olsun herkese diye. Hangi ders mi? Kim ne ad koyarsa koysun. Fizik mi olur, kimya mı, edebiyat mı ben karışmayayım. Ama “insanlık” diyenlerle hemfikirim.
İkiz evlerden yıkılmayan ve kiracısı olduğundan daha bakımlı olan.

İşte sahibinin sadece tapuda sahip olduğu; ama hiçbir zaman sahiplenmediği bir evin tüm yükünü, sorunlarını senelerce tek bir laf etmeden, hayıflanmadan üstelik sahiplerinin tüm kaprisleriyle birlikte  göğüslendiği bir evin yeni sahiplerince sahiplenilmesinin öyküsü…

Ne terk edilmiş ne de  viraneye dönmemişken daha geçenlerde gayet bakımlı, her şeyi yerinde bir ev olarak satılmış komşu bir evin yüz elli  bin lira harcanarak bambaşka bir çehreye sokulmuş olması, evini kendisi salaş hale getirip de yaşlı ve hastalar ile bir aidat bedeline oturacaklardan köşke dönüştürmesini isteyenlerin yaman çelişkisini  ne güzel anlatmaktadır. Bu yaman çelişki, sadece salaş bir evin öyküsü değildir.  
Yani,“Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur”un öyküsüdür.
Yani, “Evden usanırsan boyat; Attan usanırsan sat”ın öyküsüdür.
Yani, “Akça akıl getirir, Çul yürüyüş öğretir”in öyküsüdür.
Yani, “Emeksiz yemek olmaz”ın öyküsüdür.
Yani, ceplerinden sadece bir aidat tutarı kadar para bile çıkmasın isteyerek  evlerine beş kuruş harcamayan; ama elli liradan biraz fazla aidatla kiraya verdikleri evlerinin  tipik Çeşme yazlıkları görümüne bürünmesini isteyenlerin öyküsüdür.

Yani, hazıra konmak isteyenlerin kolaycılığa kaçayım derken ellerindekileri kaçırmalarının öyküsüdür.

Ve elbette sorumluluğun, insanca yaklaşımların, zordan kaçmanın, dört elle kendi işine sarılmanın öyküsüdür. Diyelim ki öykü Çeşme gibi bir yerde geçmiş olsun, bir dahaki oraya  gidişimde, evin son resimlerini çektiğim zaman şimdi ekleyeceğim resimleri sanırım bir kez de onlarla birlikte yeniden ekleyeceğim. Bakımla bakmamanın farkı ancak öyle görülebileceğinden.

Yani, ne bakımı yapılmış ne boyatılmış, ne onarımdan geçmiş  ne para harcanmış bir evin  elde de sihirli değnek olmadığına göre harabeye dönmüşken yeniden hayat dönüşünün öyküsünün evin mutlu gülümseyişiyle bitişini  anlatmak zaman alacak…

Daha çocukken o yaşlı adama abanan, sırtına binen, yükünü veren ev sahiplerinin büyüyünce o günleri unutup, çocukluğundakinden de beter bir çocuklukla hala yaşlı ve sağlığı bozuk o güzel insana yük olmasına aldırmayıp bir de canı ne istediyse  şıp diye olmayınca ne çehrelere bürünebileceğini, salaş bir ev gün yüzüne çıkarabilirmiş tek. 
İkiz evlerden henüz kiracı olduğundan onarıma başlanmayan; ama inşaatçı kiracının elinden geldiğince onardığı çatı.


Eminim ki bir dahaki sefere diyelim ki Çeşme gibi bir yere gidişimde çatısı indirilmiş  o evi hiç tanıyamayacağım. Çok güzel, kartpostallık bir ev olacak. O, Boğaz manzarasını andıran manzarası ve hep esen havasıyla zaten konumu apayrı bir ev. Bahçesi begonvillerle, limon çamlarıyla dolu olacak eminim. Arka bahçeye meyve ağaçlarının dikildiğini göreceğim. Renk renk çiçeklerin envai çeşidi gülümseyecek önünden geçenlere. Ve herkes ille de o evin önünden yürümek isteyecek.
Önde biri fenerli iki küçük Türk adası. Arkada boydan boya uzanan Sakız Adası manzarası.

Bana çok dokunan, sahibi terk etmişken  o evin kahrını bunca senedir çekmiş, omuzları biraz da o evin yüküyle düşmüş, şimdi hayatta olmayan sağlığı yirmi seneden fazladır bozuk yaşlı güzel insanının katlandıkları olmuştur bu öyküde.   Teşekkürü bilmeyip teşekkür yerine kapris ve sivri dil gösterenlere o güzel insan acaba hakkını helal etti mi ? Peki ya o yaşlı adamla birlikte tüm o sıkıntıları yüklenen yakınları, evlatları?  O yaşlı, sağlığı bozuk ve güzel insanın hastalığı, sahibince sahiplenilmeyen  bu ev yüzünden daha kötüleşirken o neler çeken, nelere katlanan evlatları acaba ............? 

Evlerin yeni sahiplerine tüm yorgunluklarını unutturacak muhteşem manzarası..
O yaşlı ve insani değerleri hiç bırakmadan bu dünyadan göçen güzel insan gibi insan artık olmasa da evlatları acaba haklarını helal edecek mi bu çocukluğundan beri yükünü başkalarının sırtına atan kişilere? O evlatlara  sormak lazım tabii cevabı.

Ben  olsaydım mı onların yerinde? Etmezdim… Asla etmem… Teşekkür dahi etmeyenlere üstelik…Zaten edilebilecek her şey, her yardım, her iyilik onlara daha çocukluklarından beri hiç esirgenmeyip edilmişken bir de.

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.10.2014, 07:26



Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci