9 Kasım 2014 Pazar

Ah, o yüzme bilmeyen güzel oğullar!

Derin diplerde olduğu için kara değildi o kuyular. Kömürdü yanı ardı, sağı solu, ondan karaydı tünel tünel duvarlar.
Her sene gördüğüm birkaç yüzyıllık zeytin ağacı.

Derinlere daldı o gün madenin yüzleri güneş yanığı değil kömür karası  oğulları, kocaları, babaları. Karanlıklarda kalmış derinlerin denizleri değildi gerçi indikleri galeriler, tüneller. Maden ocağının derinleriydi. Deniz dibi olmasa da yanı başındaydı su yine de. Kova kova değil hem su, tonlarca.

Kömür karasını iyi bilirdi ocağa inenler… Kömür karası, bahtlarının boyasıydı. Babalarından, ağabeylerinden, dayılarından, emmioğullarından bilirlerdi bu boyayla boyanmanın anlamını. Madenin ağzından madenin midesine inilirdi. Çıkışı yoktu kimileyin o girişin.

Çıkılmaz girişlerde kaybolanların ardından geride hep ağlayan kadınlar kalır. Gençten kadınlar. Yanlarında ikişer, üçer bebeleri. Çökmüşler madenin ağzı başına, çoktan çökmüş omuzlarıyla. Ne ağlayacak halleri var ne konuşacak. Bir gün bunun olacağını bilirmiş gibi hepsi de. Hangi birine ağlasınlar? Dün ölenlere mi, şimdikilere mi? Yan yana ölen kocalarına mı kardeşlerine mi? İki evladı da madenden çıkmayan ana hangisine yansın? Kömür bu, kibritsiz, alevsiz de yakar. Kömür demek, kara ağıt demek…
 
Kimi, anne karnındayken kaybetmiş babasını madende. Baba nedir bilmeden büyümüş gencecikken dul kalmış annesinin yok yoksul çatısı altında. Kardeşi kalmış sonra madende. Dayısıyla. İki oğlundan biri beş biri bir buçuk yaşında. Şimdi, daha anne karnındayken babası madende kalmış anne ve iki oğlu bekleşmekte madenin ağzında. Sıra onda. Annesi de beklemişti ya. Kardeşinin karısı da. Bir gün belki oğullarının karıları da. Ne takat kalmış ciğerde bir şeyler demeye ses çıkabilecek kadar ne gözyaşı kalmış gözpınarlarında ağlayabilsin, o neye yanacağını kime kızacağını bilmeyen yürekler. Nerede kömür madeni varsa, kara yazgı var oralarda. Bunu bellemişler yediden yetmişe. Kara yazgı var, daaa… Para yok. Para, kara  yazgıya açılan yol. Ne karın doyuyor parasız ne defter kitap alınabiliyor çocuklara. Sofraya bir somun ekmekle bir baş soğan bile koyulamıyor yoksa para. Paranın rengi oralarda kara. Kapkara.
 
Ora babaları,  en son resimlerinde hep kırk beş yaşındadır. Madende kalmazsa eğer bir madenci, kömür ocağında soluduğuyla ancak o yaşa kadar yaşar. Ciğerleri biter kömür tozundan.  Hele bir de olması gerekenden iki misli kişi çalıştırılıyorsa ocakta. İçeri verilen havayı paylaşıyorlarsa bir de.

Kömür ocağında kazma sallayan evin direği, eve ekmekle geleni de istemez evlatları babasız büyüsün. Çocuklarının düğünlerini hiç göremeyeceğinden korksun. Çünkü bilir ki pek az düğün babalıdır oralarda. Karısı gençken dul kalsın istemez hiç biri… Ama…Aması var. Aması, ekmek parası. Ekmek, madenin midesinde saklı.

Tek suçları kömür ocaklarına yakın köylerde doğmaktı o babaların, oğulların. O yüzden hiçbir ana sevinemedi doya doya kucağına oğlunu aldığında. Bebeğinin yüzüne her bakışında aklına oğlunun bir gün madene gireceği geldi. Girip de geri gelmeyeceği… Daha önce babasının, kardeşinin, dayısının, amcasının başına geldiği gibi.

Madenci babalar,  ya zeytin ağacının yeşilinden  ya kömür ocağı karasından çıkaracaktı ekmeğini oralarda. Bahçesi olanlar  biliyorlardı o yüzden zeytinlerinin kadrini kıymetini. Hasatta yanlarında işçi de çalıştırıyorlardı, köylerinden komşu köylerden. Maden ocağında çalışmaya benzemezdi zeytin bahçesinde çalışmak. Zeytinleri görmek için başın her kalkışında güneş görünürdü. Göz kamaşırdı ışıktan. Tabii zeytinler ayaktayken tek.

Madene inenler başını bile kaldıramazdı bazen dar tünellerde. Gözleri tek karayı görürdü her yanda. Bazen yeşil gözlü bir maden işçisinin kömür tozuna bulanmış yüzünde iki yeşil zeytin gibi ışırdı gözleri. Kendine ait tek renk olarak. Tırnak içlerine kadar kara olurdu zira tenleri, yüzleri, ciğerleri.

Fakir anaların da yürekleri olur. Fakir analar da oğullarını severler; en az  zengin analar kadar. Belki daha fazla severler onlar oğullarını sevecek başka varlıkları, zenginlikleri olmadığından. Hep oğullarını tez kaybedecekleri korkusunu kara bir gerçek gibi içlerinde taşıdıklarından. Ne bileklerinden dirseklerine kadar bilezikleri, boyunlarında beşibiryedeleri ne de  dosyalar dolusu tapuları, çiftlikleri, yalıları, apartmanları, köşkleri konakları yoktur madenci analarının. Tek, gönül köşkleri vardır. Orada da oğulları, evlatları oturur.

Tek istek vardı o kömür tozuyla kararmış; ama yeşil zeytin gibi bakışlı yüreklerde. Ev geçindirme, çoluk çocuğunun başını sokacağı ev almaydı gaileleri. Hallicesinden bir ev. Kredi çekip ödeyebileceği cinsten. Kredi nasıl ödenir para kazanılmazsa? Her ay para nasıl bulunur taksit taksit? İş olursa anca. İş, maden demek orada. Ha Soma’da ha Ermenek’te ha Bartın’da. İş, kömür. İş kara. İş dehlizlerde. Yedi kat yerin altında.

Her madene gidişte helalleşerek çıkılır maden köylülerinin evlerinden. Her adım atışta aşağılara, ecele yaklaşılmaktadır belki bir soluk daha. Her soluk, belki sondan bir önceki soluk. Soluk soluğa madenlerde yaşamak. Yemek, kara duvarlar arasında. Ekmek dersen o da  kapkara. Çavdar ekmeği olduğundan değil karalığı, kömür tuzuna bulanmış da ondan. Madenci ekmeğinin katığı, kömür tozu. Sofraları, bir gazete kağıdı ya da karton bir kutunun açılmışı. Üzerinde evden çıkına ne konduysa. Üç, beş somun. Biraz zeytin, biraz köy peyniri. Sıcak bir şey girmez kursaklara. Soğuktur madenin yüzü. Soğuktur madenin derin karanlıklarındaki kömür tozu katıklı öğlen öğünü.

Ermenek’tekiler de öğlen yemeğini yiyorlardı. Kapkara kömür tozuyla dolu tırnak diplerine aldırmadan  tutmuşlardı kömür tozlu ekmeklerini. Katıkları kömürdü madencilerin öğünlerini yerken; belki bir bardak da su içeceklerdi. Oysa su tonlarcaydı başlarının üstünde.
 
Daha belki ilk lokmalarını yutmamışlardı bile. Midelerine ilk lokmaları henüz inmemişti belki de. Su gümbürtüsü patladı birden üstlerinden. Hep korktukları grizu değildi bu kez. Hiç akla gelmeyecek şeydi madende su altında kalmak. Ama başa geldi.  Deniz gibi boşaldı su…

Başlarına gelecekleri anlayanlar olmamış değil o an. Hatta “Kaçın, kaçın, gelmeyin” diye uyaranlar da olmuş arkadaşlarını. Kaçış yoluna nasıl bakındılar kim bilir alınlarının akı, yüzlerinin karası olan zeytin bakışlılar. Karanlıklara gömüleceklerini anlamışlardır daha o an zaten kara bahtlılar. Öleceklerine değil, geride kalan eşlerinin, yaşlı analarının kirayı, ev taksitlerini nasıl ödeneceğine yanmıştır kömür tozuyla kavrulmuş içleri.

Derinlerdeki dehlizler su dolarsa nereye kaçılır? Hele de yüzme bilmeyen oğullar, o sularda nasıl batmadan kalır?

Pamuk saçlı, saçı renginde tülbentli  bir ana, oğlunun yolunu gözlüyor kömür ocağını ağzında. O doymaz ağız, yutmuş yine. Suyla yutmuş hem de. Oğlunun yüzme bilmediğini biliyor anacığı. Oğlunu denize göndermemişti. Madene göndermişti bu ana. Gözleri madenin kapısında, yüreği hala  umut dolu. Analar  oğullarından umudu keser mi hiç? Çok derinlerde oğlu. Toprağın altında. Altlar kömür balçıklı suyla kaplı. Dehlizler suyla dolduysa ne yapılır? Olsa olsa yüzülür . Ama oğul yüzme bilmiyorsa… Umuda kara  gölgeler düşer o an. Kömür tozundan. Zaten o analara umut etmek haram.
 
Umut hala yürekteyken tasalanmamak elde mi oğul yüzme bilmediğinde? Oysa hiç denize girmemiş oğlu, madene girmişti. Denizi de madende görmüştü ilk. Madende yüzme bilmek gerektiğini kimse söylememişti ana oğula.

Kırış kırış yüzü o annenin. Gözleri fersiz. Maden yolu gözleyen gözde fer mi kalır? Bakışlar çaresiz. Göz göze gelmeye cesaret edemez insan, oğlu yüzme bilmeyen anayla. O bakışlarda okunacaklar, duyulmak istenmeyen her şeydir. Hep bugünden korkarmış gibi bakan gözleri işte bugün kömür madeninin ağzında bakıyor şimdi. “Hani Soma son olacaktı” der gibi.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.11.2014, 19:39

Paylaş :

2 yorum:

  1. merhaba
    keşfettim geldim bana da beklerim.

    www.burcuaydn04.blogspot.com.tr

    YanıtlaSil
  2. Merhaba Burcu. Hoş geldin:))) Hemen geliyorum ben de senin oralara:)

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci