23 Kasım 2014 Pazar

Erişilmez Ufuklarda Saklı Beklentiler

Bu yazımda, hayatın tutmayan dengelerinden birini anlattığım için tema olarak yine sadece benim çektiğim hem ufuk hem de terazi  resimlerini kullandım.

Belki beş, altı, dokuz çocuklu aileler iken çocuklar yine bugünkü kadar seviliyordu; ama o zamanın  yedi çocuklu ailesi, şimdinin tek çocuklu en fazla iki çocuklu şehirli ya da kasabalı ailesi gibi yetiştirmiyordu çocuklarını. Kırk, elli yıl önce aileler, çocukları doğduğunda onun mürüvvetini görmekten başka bir şey dilemezlerdi. Nasıl yetişecek, nasıl okuyacak, nasıl iş bulacak, yediği içtiği hasından mı yoksa hormonlu mu, GDOlu mu olacak, zehirlenmiş toprakların kirli sularıyla mı yetişmiş korkusundan habersizdiler çocuklarını kucaklarına aldıklarında. Onlar için bir çocuk doğar, düşe kalka büyür, vakti gelince de sözü, nişanı, düğünü olurdu. Hayatın rotası buydu. Bu rotada akmayan çok az yaşama rastlanırdı etrafta. O  kadar da olacaktı artık.

Elli yıl önceki şartların üstünden daha iki kuşak bile  geçmeden  çok çocuklu aile olmak, başta memurlar için hayal oldu. Her bölgeden olmasa da daha büyük kentlerde memur ailelerde çocuk sahibi olmak, dar bütçenin yetemeyeceği bir olguya dönüştü. Maddi imkanları yeterli olmayanlar için zorlukların başında gelmeye başladı büyümesinden okumasına, eğitiminden everilmesine para demek olan çocuk sahibi olmak. Hele de tek aylıkla geçinen, kira veren daha çok kentlerdeki  aileler için çocuk, sütüyle, pirzolasıyla, meyvesi, sebzesiyle, doktor parasıyla başlayan hatırlı mı hatırlı bir harcama oldu. Maaş tıkandı kaldı bu gideri karşılamada. Yetmeyen maaşlarla ola ola bir çocuk sahibi olmak büyük sevinçken tek maaşla kira veremeyeceği, ev geçindiremeyeceği için evlenip çoluk çocuğa karışamayan, yalnız yaşamak zorunda kalanların sayısı kabardıkça kabardı. Karınlarını doyurma gayreti içindeki az ya da dar gelirliler için birikim yapmak, erişilemeyecek bir düş oldu.  Oysa borç, iki yakalarını hiçbir zaman bir araya getirmedi. Hayat, borç harç bir kavgaydı onlara. Bazen borçları ödemek  için parmaklardaki alyanslar bile bozduruldu.
 
Oysa maaşa, gelire, işe bakmaksızın çocuk sayısı kırkı bulanlar, ince eleyip sık dokumadı çocukların gelecekleri hakkında.  Alışkanlıklarında pek bir değişiklik olmadı.

Gelirlerinin azlığına, tek maaşlı olmaya aldırmayarak yine de evlenmiş, yine de bir tane de olsa çocuğu olmuş aileler, o tek çocuğun gözünün içine baktılar haliyle büyütürken. Çocuk yetiştirmenin beslenmesi, eğitimi, onu hayata hazırlaması gibi emek ve para isteyen, zaman gerektiren bir olgu olduğuna aldırmayanlar onların titizliklerini anlayamazlardı elbette. Dar gelirli ya da geliri iyi olsa bile artık hayat şartları, iş, koşturma nedeniyle tek çocuklu olmak zorunda kalan aileler, çocukları üzerine öyle titizlendiler ki ellerinde olmadan belki de neredeyse pamuklar içinde büyüttüler biricik altıntoplarını. Tek çocuk, çok çocuklular gibi hissettirmez. Dahası, ardı arkası yoktur o tek gözbebeğinin. Ana babanın gelecekleri, yaşlandıklarında ellerinden tutacak tek odur. Olan biten tek odur.
 
Ellerinden geleni yaptı tek yavruları için o tek çocuklular, biriciklerini hayata hazırlarken. Ne varsa ellerinde, döktüler önlerine. Kendilerine değil ona pirzola aldılar her gün tek bir tane. Kurslara gönderdiler oluk oluk para harcayarak. Kurulu bir düzen bırakamayacak, iş kuramayacaklardı zira tek evlatlarına. O halde biricik kızları, oğulları için tek çıkar yol, okuyup iyi bir işe girerek kendini kurtarmasıydı.

Okuttular onlar da yavrularını, beklentiler içinde. O çocuklar, kendilerine bir gelecek inşa edebilmek için  trafik kirliliği  yetmezmiş gibi bir de kışın kentin üstüne çöküp en az dört beş ay kalkmayan pusun zehir gibi havasında yollara düştü sabahın köründe. Bu yollar, onları hayata götürecek yollardı. İstedikleri ya da en azında isteyebilecekleri bir okulu sonrasında da üniversiteyi tutturmak, işe girebilmek, para kazanıp yüklerini anne babalarının sırtından almak, daha iyi bir gelecek kurmak, evlenerek yeni kuşaklar yetiştirmekti yolun hedefi, tek çocukların beklentileri. Çocukları olursa bir de kardeşi olsun düşü içindeydi hep tek çocuk olarak büyümüşler.
 
Böyle büyüdü işte büyük kentlerde birkaç kuşak. Kıt kanaat geçinip giderken; koca şehirlerin araç dolu yollarında sabah akşam kirli hava soluyarak, emeklilikte bir ev bile alınamayacağını bilerek kurs, okul yollarında, sınav salonlarında tükendi gençlikleri.

Hayatın çıkmazlarına doğru yürür, büyürken düşler olur pembesinden. Hele de anne babanın çok titizlendiği çocuklar, birer prensestir, prenstir evlerinde. Anneannelerin, babaannelerin gözlerinde. Haklıdırlar da kendilerince böyle anne babalar. Kendi çatıları altında tabii. Ama dünya çatısı altında o prensesler de prensler de sıradandır.

O geniş çatı altında ne prensesler gibi büyütülmüş olmak ne de onca emek dökülerek para harcanarak alınmış eğitimler bazen anahtar olabilir kapıları açmaya, yolları kolay kılmaya. Bir çocuk, şartları neyse  kapı dışında odur. Zengin ya da fakir. Kurulu bir işin başına geçecek ya da iş peşinde koşacak. Hayal ettiği işe değil, bulabilirse o bulduğu işe girecek.  Düşlediği ücrete değil uygun görülen ücrete çalışacak. Bunların hayatın, büyümenin gerçekleri olduğunu  ağrılarla, sızılarla öğrenecek. Ne ummuş olduğu değil ne bulduğunun gerçekliğinde yaşayacak. Elinde avucundaki, hayattan beklentileri değil güç bela edindikleri olacak. Haz alınan bir ders değildir bunu öğrenmek.

Ana babalar,  ellerinden gelen ne varsa yaparak büyüttükleri çocuklarından, hayalleri olan çocuklar da hayattan beklenti içindedir. Çocuklar, evin tüm imkanlarıyla büyürken hayatın onlara  değil oluk oluk  fırsat akıtmak belki de üstlerine üstlerine  fırtınalar salacağını bilmezler. Hayaller, çoklukla gerçekleşecek bilinir. Yoksa kurulur mu? Kurulan hayaller, sıklıkla kırılan umutlar olarak düş kırıklığına sebep olurlar. Hayatın ilk gerçeği, hayallerin gerçeğe dönüşemediği acısıyla yüzleşmek olabilir.

Düş kırıklığı demek, beklentilerin suya düşmesi demektir. Hayallerin hep hayal olarak kalacağının anlaşılması boşluğa itiyor genç yürekleri. Anababalarının onca fedakarlıklarının hiçe gittiğini anlamanın katı gerçeğinde kaskatı kesiliyorlar. Hoş olmuyor o an gerçekler. Gerçeklerle baş edilemez. Olsa olsa baş eğilir onların karşısında. Baş eğiyorlar mecburen. Gururları kırık, kişilikleri yaralı, içleri buruk halde. Onların burukluklarıyla karşılaşmak beni de buruyor. Yine karşılaştım o burucu  gerçeklerden biriyle yakınlarda.

Geçenlerde feysbukta rastladım üniversiteyi bitirmiş hatta mastır yapmış, birkaç yıldır da çalışmakta olan gençlerin  sözlerine. Aralarından bazıları hayattan derslerini şimdiden almıştı. Ve hatta aldıkları dersleri, ders olarak vermekteydiler farkında olmadan.

Ünlü bir kahve zincirinde buluşmuş o çocuklar. Onca özenle büyüyünce  bu orta halli, mütevazı hayatlarında kendilerini şımartacak tek şey olarak ara sıra bir kahveyi, beş, on kahve paketi parasına içmek olarak görüyorlar demek ki.

Gençlerden birinin hat çaklıtı yani sıcak çikolatası masaya geldiğinde adı ile fazlasıyla zıtmış. Oldukça soğukmuş. Sıcak çikolatası soğuk gelen kızın bu duruma sinirlenip parlayacağını, ortalığı birbirine katacağını düşünmüş masadaki arkadaşları. Feysbukta, kızın bekledikleri gibi davranmadığını  hatta sesini  bile çıkarmadığını yazıyordu arkadaşları.

O pek ünlü ve pahalı kafelerde sıcak çikolata beklerken, beklentisinin aksine çikolatası soğuk gelen kızın cevabı, hayatın gerçekleri karşısında öğrendiklerini anlatır gibiydi.  O kız diyordu ki cevabında; “Hayat, bana beklentilerimi azaltmayı öğretti. Mesela sıcak çikolata beklerken soğuğuyla karşılaşmak gibi.”
Beklentilerin çok uzağında seyreden hayatı tanımak başka nasıl anlatılabilirdi ki?
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.11.2014, 03:01











Paylaş :

2 yorum:

  1. Günümüzde de durum bu.Değişmeyecek gibi bakalım :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yaşımdan memnun oluyorum onların halini gördükçe Deren.
      Sevgilerimle:)

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci