29 Kasım 2014 Cumartesi

Güneş vuran koltuklarda

Gün ağarmadan çalan saatin sesine uyanan herkes gibi o da saat zilini duymaktan hiç haz etmezdi. Her sabah haz etmediği bu ses ile uyanır, alelacele hazırlanıp evden çıkar, servisini beklerdi. Kendisinden hayli sonra binenler gibi servisi ne kaçırır ne de ucu ucuna yakalardı. Durakta en azından yedi sekiz dakika beklerdi. Serviste herkesin oturduğu koltuk neredeyse belliydi. O da biner binmez kendi koltuğuna geçerdi.

O saatte gün doğmuş ve yükselmeye başlamış olurdu. Güneş tam oturduğu koltuğa vurur, gözlerini alırdı. Zaten en geç altıya çeyrek kala kalkmış bir insan olarak uyuklardı koltuğunda İdil. Kendisinden hayli sonra binenler gibi. Uzun yol başka türlü çekilmezdi yoksa.

Zaman zaman uyanık kalıp yol boyunca kestirmeyen biri, uyuyanları dürterek uyandırırdı işe yaklaşırken, “Uyan yahu, uyuyakalacaksın. Sonra servisle beraber alıp başını gideceksin, gezip dolanacaksın. Al başına derdi ondan sonra” diyerek. Uyananlar da “Yapma yahu, işe geldik bile neredeyse. Uyuyup kalsak da işe geldikten sonra dahası var mı? Belediye otobüsü mü bu durağı geçirelim uyuyakalıp da. İşten sonrası yok. Onca arkadaştan biri nasılsa uyandırır” der, yeniden uyurdu.

Uyuklaya uyana gelinen işte akşam olmuş, işten çıkmış ve servisin gelmesini bekliyorlardı. Servis kendilerinden önce de bir okulun öğrencilerini taşıdığından okullar açıldığından beri geç kalır olmuştu. Neyse ki bugün çok beklemediler. Kimisi arka kapıdan kimisi ön kapıdan servise binmeye başladılar. Servise arkadan binenler arka koltukları, önden binenler de ön koltukları doldurmuşlardı. Daha önce okul çocuklarını taşıyan sevisin içi oldukça havasızdı.
 
İçinden çıkamadığı sorunlarını daha çok içerek yeneceğini sanan; ama sorunlarıyla baş edemediği gibi her geçen gün sorunu artan Selahattin de yalpalaya yalpalaya bindi otobüsün arkasından. Uzun boylu yürümek istemediğinden, düşmekten de korktuğundan kendini en arkadaki beşli yekpare koltuğa attığı gibi en dip köşeye kayıp başını pencereye dayadı.

Çok nüktedan olan, öyle ki ciddi bir şey bile söylese söylediğinin şaka mı gerçek mi  olduğunu anlamak için servistekileri biraz duraksatan Tahsin, en son bindi. Tahsin, önden üçüncü sıraya otururdu çoklukla. Yine üçündü sıraya doğru yürümeye başladı servise binince.
-Burada bir bebe var, haberin var mı kaptan, diye seslendi Tahsin  gür sesiyle  çok geçmeden.
Hiç kimse oralı olması. Tahsin öyle bir ses tonuyla söylüyordu ki kimse asla ciddiye almazdı. Bebe ne gezerdi sonra serviste. Tahsin, ciddiye alınmadığını anladı. O alışıktı bu duruma. İnsan şakacı olunca bir zaman sonra her söylediği şaka sanılıyordu çünkü.
-Kaptan, bu çocuğu kim unuttu? Görmedin mi  bu bebeyi, diye üsteledi Tahsin.

İdil, ikinci sırada oturuyordu her zamanki gibi. İdil, başını çevirip Tahsin’in oturduğu  tam arkasındaki üçüncü sıraya baktı. Tahsin’in yanındaki koltuk da koridorun öbür ucundaki üçüncü sıra da  bomboştu. Nereden bulmuştu Tahsin akşam üstü bu şakayı. Tam Tahsin’in hiç yılmayan şakacılığına gülüyordu ki Tahsin, eliyle dördüncü sıradaki koltuklara abanmış, “Leylek de görmedim, bu bebeyi kim getirip bıraktı? Kaptan sen görmedin mi, diye gülerek ve sesi sanki şaka yapar tınıda konuşmaya devam ediyordu.

İdil, şöyle bir doğrulup Tahsin’in abandığı koltuğa baktı. Bir şey görmedi. Tam başını çeviriyordu ki iki koltuğun arasında kalan azıcık boşluktan yanındaki koltuğa iyice kaykılmış bir çocuk fark etti.
-Burada bir çocuk uyuyakalmış, diyerek dönüp servis şoförüne konuştu.
Servis şoförü ancak o zaman inandı servisinde bir çocuğun kaldığına. Hemen yerinden fırladı. Bu arada eli cebine gitti. Telefonunu çıkardı. Servis şoförü, çocuğun başını okşayarak, “Evladım, uyan, annen baban merak edecek, deyip servistekilere döndü.
-Bu çocuk tek başına gidemez, görüyorsunuz sekiz yaşında. Önce onu evine bıraksak ne dersiniz, diye sordu. Özellikle servisteki bayanların hepsi “Tabii, anne babasına, evine teslim edelim, içimiz rahat etsin” dediler.

Çocuk o kadar derin uykuya dalmıştı ki servis şoförünün tüm çabalamasına rağmen bir türlü uyanamıyordu. “Ege, uyan oğlum, bugün tenise gitmeyecek miydin sen”, diye konuştu servis şoförü. Sonra Tahsin’e, “Tenise gider o Salı günleri. Bugün tam tenis kursu aldığı yerden geçerken arkaya baktım, ‘Ege inmeyecek mi?’ dedim. ‘Ege yok bugün’ dediler. Ben de kurs yerinde durmadım. Çocuk iyice koltuğa abandığı için de aynadan gözükmüyor. Ben direksiyonda, yolun ortasındayken de kalkıp koltuğa bakamam. Arkadaşları da ya görmedi ya da çocuğa şaka yaptılar” dedi.
 
Tahsin epeyce uğraştı Ege’yi uyandırmak için. Bu arada servise sallanarak binen, bugünlerde gece gündüz, işte evde sürekli içen Selahattin de sızıp kalmıştı oturduğu koltukta. Hatta yan koltuğa doğru kaykılmaya başlamıştı en arka köşedeki koltuktan.
-Senin adın ne oğlum, diye sordu gözlerini ovuşturan çocuğa Tahsin.
-Ege.
-Ege, adı. Ege, diye araya girdi servis şoförü.
-Taksiyle göndersek çocuğu, biz de geç kalmayız, dedi az önce binmiş Halide.
-Yok, olur mu hiç taksi. Bu yaştaki çocuğun yalnız başına taksiye bindirilmesi güvenli olmaz, elimizle ailesine teslim edelim dedi Kevser.

Servis şoförü telefonundan çocuğun babasının numarasını arıyordu; ama bulamamıştı. Biraz da eli ayağına dolanmıştı sanki çocuğa göz kulak olamamış da çocuk evinde inmeyip serviste kalmış hissiyle.
-Baban nerede çalışıyor senin Ege, diye sordu Tahsin.
-Sağlıcakla Hastanesi’nde.
-Babanın telefon numarasını biliyor musun, diye sordu  Tahsin.
Çocuk bir çırpıda telefonu ezberden söyledi. Servis şoförü, çocuğun söylediği numarayı çevirirken Tahsin,
-Nerede çalışıyor demiştin baban, Ege? Yakından geçeceksek seni bırakalım babanın iş yerine, dedi.
-Sağlıcakla Hastanesi’nde çalışıyor, diye çok düzgün bir cevap verdi çocuk.
-Doktor babası Ege’nin, diye lafa karıştı servis şoförü.
-Canım yolumuz üzerinde Sağlıcakla Hastanesi. Yeter ki babası uzakta olmasın. Çıkmış olmasın.

Servis şoförü Ege’nin babasını aradı. Tahsin aldı telefonu konuşmak için. Babası, Tahsin’in “Çocukcağız çok yorulmuş, serviste uyuyakalmış. Tenis filan kolay mı? Spor yapıyormuş çocukcağız. Size bırakalım oğlunuzu.” diye şaka gibi konuşmasından ve servis şoförünün sesinden başka bir ses duymasından işkillenince telefonu servis şoförüne verdi. Servis şoförü ürkek sesle konuşmaya başladı. Ege’nin bugün binmediğini sandığını, tenis kursu verilen yerde ‘Ege inmeyecek mi?’ diye sorduğunda arkadaşlarının Ege’nin serviste olmadığını söylediklerini anlattı. Servis yolu, Ege’nin babasının da çalıştığı hastanenin olduğu çok yoğun trafikli en işlek caddeden geçtiğinden, Ege’nin babasının birazdan yolun karşısına geçip oğlunu almak üzere beklemesini söyledi servis şoförü.
 
Hastanenin karşısına vardıklarında Ege’nin babasını hiç tanımasalar da kaldırımda elleri cebinde, gözleri sabitlenmiş halde her geçen servise dikkatle bakan genç adamın Ege’nin babası olduğunu hemen anladı servistekiler. Ege inerken babası hemen onun gocuğunu üstüne geçirdi ve  “Çok mu yoruldun oğlum” diyerek oğlunun başını okşadı.

Ege’yi babasına teslim ettikten sonra gayet rahatlamıştı servis şoförü. Derin bir nefes alıp durak durak herkesi bırakıp, servisi evinin önüne park etti. Artık eve varır varmaz ayaklarını yıkayacak, sofraya oturup bir güzel karnını doyuracaktı. Üzerine de televizyon izleyecekti. Çay içerdi bu arada. Meyve yerdi. Keyfine bakacaktı bu günkü heyecanının üstüne.

Yemekti, çaydı, meyveydi derken esnemeye başladı servis şoförü. Yatmaya gitti ve derin uykusuna daldı.

Servis şoförünün arka cephenin üçüncü katında oturduğu apartmanın yola bakan ön cephesi giriş katındaki Güngör, tık olsa kulak kabartırdı her şeye. Beş dakikadır patır kütür sesler duyuyordu dışarıdan. Biri evinin camlarını mı zorluyordu acaba. Pek hayra alamet değildi bu sesler.
 
Usulca uyandırdı kocasını. Karı koca salona gidip kenardan kenardan tülü hafifçe araladılar. Komşu servis şoförünün evin önüne park ettiği otobüsün içinde biri geziniyor, kapılara pencerelere dayanıp duruyordu. Gecenin ikisinde araba hırsızları gelmişti demek ki servis otobüsünü çalmaya. Karı koca hemen kapattılar perdeyi. İlk işleri polise telefon açmak oldu. Beş dakikaya kalmadan polis kapılarındaydı.

Selahattin, polislere sarılıp öpüyor, “Beni burada unutup hapsetmişler, Çıkamadım abi. Sağ olasınız abi. Havasızlıktan bunaldım. Acıktım abi. Susadım. Ellerinizden öperim abi” diyordu.

Servis şoförü polislere, Selahattin’in kim olduğunu  anlattıktan sonra, Selahattin’i kendi evine çıkarıp elini yüzünü yıkattırıp kendine gelmesini bekledi. Selahattin çok açtı. Servis şoförünün karısı da uykusunu bölüp kalktı. Selahattin’e hemencecik bir kahvaltı sofrası kurdular. Çay demlenmişken kendileri de kahvaltı etti artık. Şimdi sıra Selahattin’i evine bırakmaya gelmişti.

Selahattin, Etimesgut’ta oturan servis şoförüne göre Ankara’nın öbür ucunda yaşıyordu. Her ne kadar bu saatte trafik olmadığından yol gündüzkine göre daha az sürede alınsa da en azından iki, üç saati bulurdu gidiş geliş. Bir de Selahattin’i eve sokmak vardı. Bu saate kadar nerelerde olduğunu, nerelerde kaldığını karısına anlatmak vardı. İyi si mi üç buçuk,  dört saate razı olmaktı Selahattin’i bırakma konusunda.

Servis şoförü, Selahattin doyduktan sonra otobüsüne bindirdi onu. Selahattin’in evinin yolunu tuttular. Selahattin’in kapısını uzunca çaldılar. Sonunda uykudan uyanıp gelen karısının “Kim o, bu saatte ne arıyorsunuz kapımda, polis çağırıyorum” dedikten sonra çevrilen tuşların sesi geldi. Servis şoförü, kapının ardından Selahattin’in karısına olanı biteni anlatmaya çalışsa da bu arada Selahattin lafa girse de kar etmedi. Ama kadın, polisi bir kez daha arayıp kapıdakilerden birinin kocası olduğunu söyledi.

Selahattin’in karısı, Selahattin’i eve almadı. Kapı dışında kalan Selahattin, yeniden servis otobüsüne döndü. En arkadaki pencere kenarı koltuğa çöker çökmez de  uykuya daldı. Servis şoförü saatine baktığında servise çıkma vaktinin çoktan gelmiş olduğunu gördü. Herkesin mışıl mışıl uyuklayarak işine gittiği hatta gecelediği servisini, bu sabah  işe gidecekleri toplamak üzere esneye esneye yola sürdü. Hiç uykusunu alamadan, gözü uykuda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.10.2014, 16:27


Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci