2 Aralık 2014 Salı

Boğucu sığlıkların sularında

El, kol su üstüne çıkıp çırpına çırpına yardım istemeden, gulu gulu yapmadan hem de susuz yerlerde bir de hava alırken üstelik soluk soluğa boğulmak işten bile değil eğer karşınızdakinin aradığı aslında siz değilseniz. Siz, sadece merak giderilecek sorulara cevap verecek  telefonun öbür ucundakiyseniz yalnızca. 

Bazı konuşmalar boğar. Hem de gayet rahat ortamlarda, belki de oksijenin kol gezdiği havadar dağ başlarındayken. Ya da en sevdiğiniz yerde en sevdiğiniz kişilerleyken. Boğulmak işten bile değildir böyle yerlerde bir bakarsınız. Soluksuz kalırsınız ciğerlerinize hava dolarken. Derin nefesler ala ala boğulursunuz bazen.

Büyüdükçe daha az karşılaşır, görüşür oluyoruz küçüklükten beri bildiğimiz arkadaşlarımızla. Az görüşmek de yetiyor aslında eğer görüşmenin niteliği doluysa. Yeter ki zaman kaliteli geçsin. Harcanan zamanın az olması değil, kaliteli olması önemli olan.

Böylesi biranı yakalamak, gönlün kahve değil sohbet istediği; kahvenin bahane edildiği konuşmalar, sohbetlerde olur. Her an olmaz böyle görüşmeler; ama olacaksa kırk yılda bir de olsa böylesi olsun. Her çeşnideki konuların lezzeti, yüzdeki tebessümlere imza atsın. Derinlik, bakışlardan okunsun. Nefes aldığımız  böylesi anlar, can simididir. Dere dere akıp nehir olur o sohbetler, gölleri besler, denizlere dökülür. O sularda boğulunmaz. O sularda kulaç atmasını bilenler, fersah fersah yüzer gidebildiğince. Kim bilir hangi ufuklara.

Sular boğmuyor her zaman. Konular boğuyor. İnsanların densizliği, güya bilmişlikleri, kendince akıllılıkları  boğuyor. Öyle ki her zaman su gibi akıp giden zaman, öyle anlarda donup kalıyor. Geçmiyor.

Artık ha deyince görüşmek ne mümkün eski arkadaşlarla, dostlarla hatta yakın akrabalarla bile metropollerde. Şehrin bir ucundan bir ucuna gidip gelmek, en yakın başka bir şehre gitmiş kadarken gidilemezler telefonla aranır oldu.  Birden bire telefonla aranırsanız eğer, birkaç dakikaya kalmaz anlaşılır aranma nedeniniz. O saat, bir merak giderme saatidir bazen. Siz de merak giderici.

Tansiyon sorunu yaşadığından beri canını sıkmamak için  en zor günlerinizde bile sizi arayıp sormayan biri bir bakarsınız hiç olmayacak bir zamanda en tatlı sesiyle size “Merhaba” deyiveriyordur telefonun öbür ucundan. Uzun zamandır görüşülmemiş, konuşulmamış bir arkadaştan bir “Merhaba” duymak aslında günün en lezzetli gıdalarındandır. Oysa o tatlı merhaba,  bazen gıda değil  boğucu sözcüklerin ilk adımıdır.

Durup dururken tam da o gün, kavga döğüş işten ayrılıp başka bir yerde çalışmaya başlayan arkadaşınızın sizi araması, belki sizin bile hala duymadığınız dedikoduların doğruluğunu sınayan bir arayıştır. Yani telefonun bu ucundaki siz, aslında aranılan değilsinizdir. Sadece cevabı aranılan soruların cevap vericisi konumundasınızdır. Fellik fellik deşilip araştırılan, asıl merak edilen kulağınıza bir şey çalınıp çalınmadığıdır.

Başlarda bunu önemsemeyebilirsiniz. İlkin bu size arkadaşınızın o anki merakı gibi gelebilir. Ama sıradanlığa bindirilmiş bu meraklar bellidir ki bir aracı vasıtasıyla öğrenilebilir. Hani vaktinde nahoş şekilde ayrılmış olunduğundan aranılacak çok kişi kalmamış ve merak edilenlerin sorulabileceği kişi olarak tek sizin görüldüğünüz o kadar açıktır ki daha  “Merhaba”dan. Bülbül gibi şakımanızın beklendiği besbellidir sorular karşısında.  Sizden beklenen ya duyulanların doğrulayıcısı olmanız ya da “Yok canım, yok öyle şeyler. Nereden çıkmış bu dedikodular durduk yerde” demenizdir. Başta usulen sorulan hal hatırın ardından  “Bak, ne duydum…..” diye başlayacak cümle gecikmeksizin gelir. İşte o cümle, sizi aratan merakın özüdür, özetidir.

Sırf bu nedenle arandığınızı bilmek pek sevimli gözükmese de bir de arayanın başka meraklarını cevaplamak yok mudur, işte orada yüzme bilseniz bile boğulursunuz.
Ağız arayan; ama aklınca kurnaz olduğundan kendi hakkında tek kelime etmeyen telefonun öbür ucundakiler, size  hep sizin yakınlarınızı, sizin işinizi, sizinle ilgili her şeyi sorarlar. Bunalırsınız artık ve nefes almak için bir soru da siz sorarsınız. Bu soru,  batan gemiden denize düşmüş  birinin yakaladığı can simidi gibidir sizin için. Biraz nefes almak için bir moladır konuşmada. Ya da yüze yüze kollarında takat kalmamış bir kazazedenin karşılaştığı tahta parçasına benzer sizin de bir soru sorarak soluklanmanız. “Sen nasılsın, sizinkiler nasıl” demeyin  bir kez, sorunuz ağzınıza tıkılır. Tek cevap vardır ve kısacıktır. “Nasıl olayım, Bildiğin gibi”. Bu cümle öylesine geçiştirilmek için edilmiş bir eda ve alçak sesle söylenirken sonra birden ses yükselir. Tutunduğunuz can simidini ellerinizden sökercesine alan bir fırtına patlar denizin ortasında. “Eee, annen nasıl, kardeşin nasıl, işler nasıl, nasıl, nasıl nasıl” diye gider. Sorguya çekiliyormuşunuz gibi hissedersiniz. Maksat, arayıp hal hatır mı sormak ya da bunaltıp boğmak mı ikileminde bocalarsınız. Ama şu kesindir ki amaç üzüm yemek değildir. Bağcı da sizsinizdir üstelik. Sözcüklerle yersiniz dayağı.  Sorulanları cevaplamak dışında tek laf etmeye hakkınız yoktur. Paylanırsınız bir güzel eğer telefonun öbür ucundakinin çizdiği sınırların dışına taşarsanız.

Taşamadığınızda da o sığ sular taşar. Kabarır, köpürür. Ve boğar. Hem değil bir kaşık dolusu bir damla suda bile değilken üstelik.
(Her hakkı saklıdır)

 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.11.2014, 10:54





Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci