18 Aralık 2014 Perşembe

Metropol Yalnızlığında, Sıdıka

Yaşlı yalnızlığını çok sık anlatıyorum. Acıtıcı bu konuya temaya olarak bu hafta Tiflis’te rastladığım kimi vizon kürk mantolu; ama parası olmadığından günü sokaklarda dilenerek geçen yaşlıları seçtim.

Ah şu yalnızlık…
Ah şu yaşlılık…


Sıdıka seksenini geçtikten sonra içinden sıkça geçirdiği cümlelerdi bunlar. Yaşlılık zordu. Yalnızlık da zordu. Hem yaşlı hem yalnız olmak zor mu zordu.

Yolun karşısında oturan altmış yıllık arkadaşı Nermin, oğlunun yanına İstanbul’a gitmiş; ama geri dönmemişti. Nermin alzaymır olmuştu, yalnız kalacak halde değildi. Bu haberler, Sıdıka’nın en büyük korkusuydu. Ya kendisi de bir gün…

Sıdıka’nın ablası  Şahika’ya da yakınlarda alzaymır başlangıcı teşhisi konulmuştu. Sıdıka’nın ödü kopuyordu ablası ocağı yine açık bırakacak da yangın çıkacak diye. Daha geçen ay ablasının komşuları Sıdıka’ya telefon açıp “Şahika’nın ocağının mutlaka değişmesi gerektiğini, onun kapısının önünden geçerken gaz kokusu aldıklarını, apartmanca havaya uçacaklarından korktuklarını” söylemişlerdi. Sıdıka, ablasına ne kadar dil döktüyse onu razı edememiş sonunda kendi emekli aylığı ile bir ocak alıp eskisiyle değiştirmişi. Ablası, teşekkür etmek şöyle dursun eski ocak değişti diye Sıdıka’ya demediği koymamıştı. Üstelik ocağını kime, kaç liraya sattığını da sormuştu. Sıdıka’nın kaderiydi bu. Herkese koşturacak, herkesin her müşkülünü çözecek karşılığında da azar işitecekti.
 
O hafta neredeyse her gün ablasını ağırlamıştı seksenlik Sıdıka. Daha saat sekiz bile olmadan kapının zili çalıyor, ablası kapıda bekliyordu. Sabah kahvaltısına oturuyorlardı birlikte. Kahve, öğle yemeği, meyve, çay, ikindi atıştırmalığı derken  akşam yemeğini yiyip gidiyordu Şahika. Sıdıka’nın belini büküyordu dinlenememek. Sızlayan dizleriyle her gün her gün hizmet etmek.

Şehir hayatı bir yandan iyiyken mesafelerin uzayıp gitmesiyle de kötüydü. Ha deyince kalkıp gelemiyordu kızı, torunu, oğlu, gelini. Araba ile bir saati geçiyordu kalkıp gelmeleri metropol hayatında. Bunun bir de dönüşü vardı. Hal böyle olunca sadece hafta sonları gelebiliyordu evlatları. Hafta sonlarını bekler olmuştu artık aynı şehirde evlatlarına uzak kalan Sıdıka.

Kızı Sedef yurtdışından henüz döndüğünden yorgundu.  Hafta sonu annesine uğrayamamıştı o yüzden. Gelini de hasta babasına bakıyordu. Oğlunu görebilmişti tek Sıdıka, hafta sonunda. Onu da pek görmüş sayılmazdı ya neyse. Maç seyredecek olan oğlu, Sıdıka’nın başka program izlemesi üzerine yan odaya geçip oradaki televizyonu açarak maça bakmıştı. Program bitince eline bir kitap almış, onu okumuştu Sıdıka. Bu hafta doğru dürüst iki laf edemeseler de haftaya doya doya sohbet edebileceklerini düşünerek rahatlamıştı evlatlarıyla. Yalnız olunca sohbet çok özlendiğinden ikide birde telefon açtığı komşuları konuşmalarını çok uzattığı için faturanın yüksek geleceği uyarısında bulunuyorlardı Sıdıka’ya. Tek konuşacak biri olsun da, Sıdıka yüklü fatura ödemeye razıydı.

Maç bitince oğlu yanına gelmiş; ama Sıdıka oturduğu koltukta elinde kitabıyla uyuya kalmıştı. Sıdıka  uyanınca da  kalkmıştı, kalkmıştı oğlu.

Bu hafta sonu Sıdıka, evlatlarını göreceği için çok mutluydu. Hem kızı Sedef belki hafta içi de uğrardı. Telefonda öyle demişti. Salı gibi uğrayacaktı öğle tatilinde.
Salı günü çalan telefonu açtığında Sedef’in sesini duydu Sıdıka. Üç günlüğüne bir seminere katılacaktı Antalya’da. Akşam yola çıkıyordu. Cumartesi’ye dönmüş olacaktı. Sıdıka, kızı öğle tatilinde  gelirse içi ısınsın diye ocağa koyduğu çorbanın kokusunu içine çekerek iç geçirdi. “Eee üzülme kızım. Hafta sonuna az kaldı”, diyerek kapattı telefonu.

Çocukları, Sıdıka’nın kendileri için hep yaptığı, karınlardan önce gözleri doyuran masalar hazırlasın istemiyorlardı artık hafta sonları. Masa kurmak için önce alışveriş gerekliydi. Bu da dizleri tutmayan, merdiven çıkamayan Sıdıka’ya göre değildi. Ama çocuklarını öyle özlemişti ki bu hafta sonu güzel bir masa keyfi yapmak istiyordu. Bolca yapacaktı her şeyden. Kalanlarla da kendisi bir, iki gün idare ederdi. Tencereler dolusu yemekler de olsa yalnızken canı yemek istemediğinden çocukları bahanesiyle o eski günlerdeki masalar gibi masalar kurmak istiyordu Sıdıka. Onların yanında kendisi de yiyebiliyordu çünkü. Yoksa tek başınayken ekmeğin içine koyduğu bir dilim peynirle geçirtiyordu öğünlerini. En fazla bir kase çorba içiyordu akşamları.

Sıdıka, neler hazırlamadı neler çocukları için. Hep yaptığı yaprak sarmalarından, yuvarlak top köftelerden, patlıcan, biber kızartmasından zeytinyağlı fasulyeden, pilavdan, böreğe. Bir de kaymaçina yaptı hatta. Memleket yemeği diye, Üsküp lezzetinde. Sekiz yumurtadan.

Cumartesi günü gözünü televizyondan ayırmadı Sıdıka. Antalya’daki seminerden dönüyor olan kızının uçağının kalkış saatinden sonra televizyonun başına çöktü kaldı. Neyse, Sedef arayınca rahatladı da kalktı mıhlanmış gibi oturduğu yerden. Sedef henüz inmişti.

Sıdıka salatasına kadar yapıp hazır ettiği sofraya bir göz attı telefona uzanırken.  Isınması için ocağa koyduğu yemeklerin kokusu burnuna geliyordu.
-Yemekler hazır, sofrada sizi bekliyorum kızım.
-Çok yorgunum anne. Bu hafta da gelemeyeceğim sanki. Gelebilecek gibi olursam gelirim.

Çok yorgundu Sedef. Eve gidip dinlenecekti. Sıdıka bir şey diyemedi kızına. Nasıl özlemişti kızını. Ama kızı yorgundu. İki haftadır yurtdışı, yurt içi sürekli seyahatlere çıkıyor, koşturuyordu. Ne diyebilirdi ki. Hayat böyleydi. Gençken koşturmacaydı durmaksızın. Yaşlanınca da gençlerin yolunu gözlemekti.  Dese dese yaşlılığa diyecekleri olurdu ancak.

Ocaktaki yemeklerin altını söndürdükten sonra oğluna telefon açtı. Bir an önce gelseler de yemekler soğuyup soğuyup tekrar ısınmasa istiyordu. “Hadi oğlum, bekliyorum. Yemekler ısındı. Yaklaştınız mı, diye sordu. Oğlu hemen cevap veremedi.

-Anne, biz yemek yapma demiştik. Yorulmanı istemiyoruz.
-Yaptım oğlum. Ben de sizle yerim. Kalanı da bir iki gün içinde yavaş yavaş tüketirim ablamla, komşularla.
-Anne…
-Efendim oğlum.
-Bugün yol çalışması varmış. Yollar kapalı. Sekizinci Cadde’deki okulda da her hafta olduğu gibi yine bir sınav var. Park yeri bulamasak da dert değil; ama yol  bulamıyoruz gelmeye. Gelemeyeceğiz.
-Gelemeyecek misiniz?
-Evet anne.
Sıdıka sustu kaldı.
-Anne.
-Efendim.
-Yollar kapalı. Gelemiyoruz.
-Peki oğlum.
-Haftaya görüşürüz anne.
-Görüşürüz oğlum. İnşallah.
Sıdıka koca porselen kaplardaki yemeklerle dolu masaya ilişti. Biraz bir şeyler atıştırmak istedi. Canı çekmedi. Boş masanın hiç tadı yoktu ki. Usulca kalkıp masayı toplamaya koyuldu. Yemekleri kaldırdı. Sonra televizyonun başına geçti. Karnı iyice acıkmıştı. Şekeri düşerse diye korktu. Dolaba doğru ilerledi. Dolaptaki yemeklere bakmadı bile. Ekmeğin ucunu koparıp içine bir dilim peynir koydu. Yalnızken yediği tek yemekti ekmek peynir.
(Her hakkı saklıdır)
‎Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11 ‎Kasım ‎2013, ‎Pazartesi

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci
Paylaş :

2 yorum:

  1. samimi ve sıcak bi yazı okudum çok hoştu..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim. Metropol acımasızlığı :)

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci