3 Aralık 2014 Çarşamba

O balıklar ki suda olduklarını bilmezlermiş

İlk kurban İstanbul’du. Her şey İstanbul ile başladı. Öyleyse ilk suçlu da İstanbul.
 
Çünkü o başlattı tası tarağı toplayıp köylerden yola düşmeyi. Öyle çok yola düşen oldu ki sonunda İstanbul düştü yitik hallere.

Datça, Palamutbükü. Şişte  Akdeniz'in akya balığı. 
Emmi oğulları, dayıoğulları, hemşerilerle arkası geldi yola ilk çıkanların. İstanbul’a, daha güneylere, Halikarnas’a. Bir Halikarnas Balıkçısı bir de Halikarnas dillerden düşmez olunca Bodrum, balıkçının ağında çırpınan  balığa döndü. Tavalarda kızardı, ızgaralarda közlendi, tencerelerde haşlandı defne yaprakları ile.

Bodrum tükenirken Marmaris’teydi gözler. Marmaris’ten Datça’ya giden o yokuşu tırmandıktan  sonra aşağı bakılınca beyaz betonlar görülür alabildiğine. Kesilmiş sarı çamların, zeytinlerin yerine kondurulmuştur onlar. Kesilmiş zeytinliklerin, portakal, muz, yenidünya bahçelerinin üzerine  kondurulmuş beyaz betonlar ne beyaz martıların konuşuna benzer ne de dalga akına. Sıra Datça’da şimdi.

Giden gelmez. Bir kez kaybedilirse kaybedilmiş olur her şey. Kaybetmeden anlamayanlar için ne kötü bir sonuçtur bu. Sadece insanlar ölmez yani. Kendi halindeki doğa dokuları da ölür. Buraların mezar taşları kabirler üstündeki gibi beyaz mermer değilse de beyaz bloklardır.

Marmaris, derken Kuşadası da bitiverdi. Tepelerine kadar tükendi adım adım. Zeytinleri eksildi. Blokları, metropolle yarışır oldu. Kıyılarda kesilen zeytinliklerin boz yeşilinin yerinde boz beton rengi yükseldi. Betonlar meyve vermez. Zeytini hiç vermez. Taş da değildirler ki ufalanıp kum olsunlar. Ufalansalar bile doğada yok olmaz beton. Beton, betondur yani. Betonda ot bile bitmez.

Datça, Palamutbükü. Üveyik.
Datça… Çocukken Türkiye haritasının en dip sol köşesinde  görüp de orada yaşamayı istediğim yerdi. Akdeniz ile Ege’nin kavuşması, kucaklaşmasıydı. Daracık bir yarımadadır Datça. Bir yarımada ki “ana” desen yeridir. Ana yarımadadan dal budak ayrılan nice  yarımada var o incecik burunumsu uzantıda. Her yarımadanın kıyısı deniz. O virajları terleten yollarından Datça’dan  tersine giderken sağ sol, kaç yan, kaç deniz görünümünde. Yok başka bir Datça. Yoksa onun gibi bir başkası ne yapılır? Gözden sakınılır. El üstünde tutulur. Hoyrat ellerin değil seven, koruyan ellerin uzanması beklenir masmavi denize uzanan yemyeşil çamlarla kaplı o daracık toprağa.

Datça, Palamutbükü.
Çocukluk arkadaşlıkları, daha sonraki arkadaşlıklardan daha derindir, anlamlıdır. Çocukluk arkadaşıysanız eğer, aynı şehirde, aynı mahallede, aynı okulda belki de aynı sınıfın aynı sırasında çok günler geçirdiniz demektir. Ne iş arkadaşlığı ne komşuluk böylesi kapsamlı bir geçmişi içermez. Sığdır o arkadaşlıklar. Çocukluk arkadaşlığının derinliğinde birlikte kulaç atmadığınız acemi yüzücülerdir olsa olsa.

Datça, Gebekum yakınları
Bir gün gelir lise biter, çocukluk arkadaşları birer birer savrulur uzak köşelere. İlk savruluş kazanılan üniversitenin yaşanılan yerin diyelim ki Ankara’nın dışında olması nedeniyle Ankara’dan ayrılmakla başlar. Herkes bir yöne, belki de aklına bile gelip de gitmeyeceği bir köşededir artık. Kimi Ankara’da kalır kimisinin de ailesi hepten göçer başka uzak ellere.

Uzak ellerin bazıları Marmaris olabilir, Kuşadası olabilir, Datça olabilir. Lise sonrası orada yaşayıp büyüyenler, orada bir hayat kuranlar, Ankara’daki çocukluk arkadaşlarından biraz farklılaşır. Lisede aynı gözle bakılanlar nedense artık başka gözle görülmektedir. Ankara’daki birinin tek beklentisi memur olmakken Datça’da büyüyen birinin tek amacı kendi işini kurmaktır. Belki otel açacaktır belki halı dükkanı. Ya da restoran. Yaşanılan yerin şartlarına göre bir işe yönelecektir elbet. Ankara’daki biri yeşili lisedeyken de lise sonrasında da severken Datça’daki arkadaşı artık betonları sevmeye başlamıştır.  Göz yeşile doyduğundan olacak. Kes kes bitmez o yeşiller sandığından olacak. Henüz kaybetmediğinden hep öyle kalacak ormanlar diye düşündüğünde olacak.
Yetmişlerde, seksenlerde Ankara’daki bir liseden mezun olup da bugün başka başka şehirlerde yaşayan arkadaşlar en çok bir araya gelince anlarlar artık aynı sıralarda oturmadıklarını. Değiştiklerini. Birbirlerine benzemediklerini. Artık aynı suyun balıkları olmadıklarını anlarlar kendi sularından çıkıp susuz Ankara’ya geldiklerinde.

Lisede hepsi aynı çayın balığıyken, artık kimisi tatlı su balığı kimisi deniz balığı kimisi soğuk suların kimisi sığ suların kimisi göllerin balığı olmuştur. Kültür balıklarına da rastlanmaz değil. Ve her zaman büyük balık, küçük balığı yutar.

Liseden sonrasının sudan çıkmış balıkları, bugünün dere, çay, ırmak, deniz, göl, okyanus, kültür balıkları, eski günleri konuşurken şimdiki hallerinden uzaklaşıverirler. Yine lacivert lise formasının içinde, saçları iki yandan örülü ya da atkuyruğu oluverirler. O günleri konuşmayı bitirip bugünlere gelince… Liseli olmadıklarını, ruhları liselerinde kalsa bile kendilerinin liseli kalamadıklarını görürler. Hepsi de bugünün şartlarında başka kalıplara girmiş,  başka yontulardan geçmiş bireyler olmuşlardır.

Kimisi gücü öğrenmiştir; kimisi güçsüzlüğü. Kimisi hiç ummadıklarına kavuşmuş, aldığı yoldan kendi bile şaşkınlık duyduysa da önceleri, şimdi sanki kırk yıldır öyleymiş gibi davranır. Kimisi de neler umarken neler bulmuştur. Oysa herkes ondan neler neler beklemekteydi. Parlak liseli yılları, öyle düşündürtüyordu onun hakkında.

Kimi sabah kahvaltısında bir, iki lokma ekmekle yarı tok yarı aç geldiği liseden sonra çalmadık kapı bırakmayarak bugünün hatırlı payelerine ulaşmış; ama lisedeki halini de liseliyken kendisine uzanan elleri de hepten unutuvermiştir. Öyle ki üç adından  lisede kullandığı ilkini sadece bir büyük harfe indirgemiştir. Daha parlak olan ikinci adı, sonradan esas adı olmuştur. Kimisi de lisenin parıldayanlarındanken  bugünün sönmüş, yaşam sevinci yitmiş ruhsuzlarından biri olup çıkıvermiştir. Çok sular akmıştır lise günlerinin üstünden bugünlere köprünün altından.

Lise akvaryumundan hayat denizine salınan  balıklar olunuyor bir gün, suyun her türlüsünde. Tatlı suyundan tuzlu suyuna, akıntılısından durgununa, sıcağından soğuğuna denizlere yol bulduk.  Nehirlerde yüzenlerin kimisi denizlere ulaştı, denizlerin başka denizlere ulandığını öğrenenler oldu. Deniz olup da başka denizlere kavuşan tek tük balık,  hatırlıydı şimdilerde. Hepimiz balıktık lise sonrasında. Kaya balığından köpekbalığına, sazanından hamsisine. Balina da çıktı aramızdan yunus da.

Perili Köşk'ün karşısındaki adalar.
Ankara’da kalanlar, kirli havada solurken en çok oksijeni özlediler. Oksijen hayat demekti. Kötü hücrelerin  bile ölümü demekti. Yani oksijen, iyilik demekti. Ağacı daha bir sevdiler o yüzden denizsiz, ırmaksız kentin , bozkırın  insanları. Suyun güzelliğini, su kenarındakilerden daha çok bildiler.

Zeytinlikler içinde yaşamaya başlamış olanlar,  zeytinlere kızgındı. O zeytinler olmasa da şöyle sahile güzel bir otel yapılsa ne olurdu sanki. Oteli de kendisi yapsa hem. Seksenlerde hem de çok ucuza alınan dönümlerce zeytinliği şöyle turistlerle dolsa taşsa. Oluk oluk para aksa. İkinci otelini de yapsa. Bakarsın otel zinciri bile kurulur. Ne para akar ama o otellerden. Akar da, zeytinler var arsanın üzerinde. Ah şu zeytinler bir kesilse! Ağaç zeytin verir, bloklar kira geliri. İnsanlar blokların, otellerin gelirini yeğledi.

Ankara kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına genişleyip, mahalle olan kaç köyün binlerce dönümlük tarlasına bloklar dikilince, bir iki sap maydanozu manavdan dünya para ödeyerek aldıklarında  Ankara’dakiler şehrin değil köyün doyurduğunu anladı. Tarlanın, zeytinliğin, ağacın, yeşilin ömrü kadardı insanın varlığı. Çiçekler olmazsa arılar dolanmazdı. Ne bal olurdu oralarda ne de zeytin, zeytinyağı. Varsa yoksa ekili, dikili yer olsundu yani. Ankaralılar’ın hemen pek çoğu adı gibi belledi bunu.

Önce İstanbul, ardından Bodrum, Marmaris, Kuşadası, Alanya, Antalya, Side kendi halinde küçük kent, kasaba, köy olmaklıktan çıkıp tatil köyü olma yolculuğunu tamamlarken göç alan  yerler bitti. İstanbul, Antalya, İzmir gibi yerler uğruna bırakılan topraklar yani göçün başlangıç noktaları ıssız kaldı. Issız kalmak, bozulmamışlık, suyunun temiz kalmışlığı, dağlarının, tarlalarının bloklarla yok edilmemişliği, hala dikersen bire bin verecek tarlalar, topraklar demekti.  Oralar alabildiğine verimli boş topraklarla doluyken, İstanbul, İzmir, İzmit, Antalya, Mersin, Muğla, Bursa gibi pek çok kent ağzına kadar doldu gelen göçlerle. Bunaldı. Daraldı. Kirlendi. Bozuldu oralar. Ne solunacak havası kaldı ne ekilecek toprağı.

Tüm dağları beyaza boyalı müstakil evlerle dolu, zeytinlikleri kesilip otele dönüşmüş, köyken kent hayatının içine girenlerin hep yüzleştiği  sorunlardan çıkamayıp boğulmuş yerlerden biri değil henüz Datça. O yüzden kimi Datçalılar ne kaybedeceklerinden çok ne kazanacaklarını düşünüyorlardır elbette. Benim liseli arkadaşım gibi. Oysa zeytin kesilirse kazanan olmaz. Bir gün o otel betonlarının, çok katlı yazlıkların duvarlarına çizilebilir ancak kesilen zeytinlerin resimleri. Resimler karın doyurmaz.

Ankaralı çay balıkları olarak gözümüz engin denizlerdeyken, engin denizlerin koca balıklarının nasıl oluyor da akvaryum balığı olmak isteklerini anlayamam. Anlaşılır olmadığından. Bir gün kendileri de anlamayacak. O Datça adlı yemyeşil incecik karanın bir tırtıl edasıyla titrek uzantıyla denize uzanması, oralara balta girince biter. Şimdi hala vahşi doğanın, yabanıl güzelliğin hüküm sürdüğü o yerler, el olur eller uzanırsa. Temmuz sıcağında çatlayan kozalak seslerinin duyulduğu ormanların içinde yaşamanın anlamı, orada yaşayanların kimilerince  hiç bilinmiyor belki de. Onlar, sarıçam, keçi boynuzu, zeytin kaplı  o yeşil denizin balıkları oysa.

“Balık, suda olduğunu bilmezmiş” derler. Doğru demişler öyleyse.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.22.2014, 14:30




Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci