31 Aralık 2014 Çarşamba

Samatya’dan Edirnekapı’ya, Tarsus’tan Ankara’ya bir çocukluk arkadaşlığı

Rahmetli kayınpederim Eski Türk Edebiyatı doçenti Mehmet Sedit YÜKSEL’e ve kendisinin Edirnekapı’dan çocukluk ve üniversiteden arkadaşı, Tarsus Amerikan Koleji emekli edebiyat öğretmenlerinden Haydar GÖFER’e ithaftır.
Ortada oturan fesli, öyküdeki adıyla Meriç'in dedesi İsmail Hadzic'in
babası oluyormuş.


Bosna’dan  İstanbul’a göç eden Meriç’in dedesi İsmail, Edirnekapı’ya yerleştiğinden beri aile Edirnekapılı idi. Orada doğup büyümüştü Mehmet Sedit de. Edirnekapılılar’ın çoğunu tanıdığı gibi komşu mahallelerden de çok arkadaşı vardı. Edirnekapı’ya komşu mahalle Samatya’da oturan Trabzonlu Haydar, bunlardan biri hatta yaşamı boyunca görüştüğü en sevdiği arkadaşlarından biri  oldu.

Haydar GÖFER ve ailesi
Haydar çok neşeliydi. Hayatın iyi yanlarının görür, onun oturduğu masa, bulunduğu ortam kahkahalarla inlerdi. Çok sevilen biriydi Haydar Göfer, çocukluğundan beri.

Edirnekapılı Mehmet Sedit ile Samatyalı Haydar’ın mahalle arkadaşlıkları İstanbul Üniversitesi’nde de sürdü. Muhtemelen iki arkadaş Vefa Lisesi’nden de okul arkadaşıydılar. Haydar, Mehmet Sedit’ten dört yaş büyüktü.
İstanbul Üniversitesi Eski Türk Edebiyatı Bölümü mezunu Mehmet Sedit, bir müddet TED Ankara Koleji’nde edebiyat  öğretmenliği yaptıktan sonra Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Üniversitesi’nde asistan olmuştu. Akademik çalışmalar için önce Fransa’ya gitmiş ardından İngiltere’de iki yıl kalmıştı. İngiltere’den gelirken aile pozlarını çekmek için aldığı çok sevdiği fotoğraf makinesini yedi yaşındaki oğlu Meriç’in aslında kendisinden daha çok sevdiğini henüz bilmiyordu.

Bosna'dan bayram kartı
Meriç, babası İngiltere’den bir fotoğraf makinesi getirdiğinden beri yalnız kaldığında gizli gizli fotoğrafçılık oynuyordu. Babası fotoğraf makinesini kullanırken nereye basıyor da makine  açılıyor, nasıl kapanıyor iyice belledikten sonradır, annesi mutfakta şarkı söyleyerek iş yaparken Meriç fotoğraf çekmeye doyamıyordu. Tek sorun gizli gizli fotoğrafçılık oynadığından poz verecek kimse olmamasıydı. Ama Meriç bunun da çaresini bulmuştu bin dokuz yüz atmış iki senesinde. Hem de hiç zorlanmadan. Poz veren de çeken de kendisiydi. Makineyi ayarlayıp iki kolunu baş hizasına kadar uzatıp  kendi resmini çekiyordu. Tabii çıkan poz hayli yarım yamalak olsa da Meriç şimdilik böyle fotoğraf çekinebiliyordu. Makinedeki film rulosu bitince de üşenmeden yine babası rulo değiştirirken ne gördüyse onu yapıyordu. Şimdiden babasının yedek film rulolarını neredeyse yarıya indirmişti.

Meriç, fotoğraf makinesini, Alasya marka oyuncak teneke arabasından daha çok sevdiğinden onu her kullandıktan sonra nefesiyle iyice hohlayarak buğulandırıp üzerindeki gömleği ile siliyor sonra da kabına koyup yerine kaldırıyordu.

Meriç, kendi kendinin resmini çeken ilk kişiydi belki de. Daha sonra 2014 yılında bunun “selfie” diye adlandırılan bir akın olabileceğini o zamanlar akıl edemeyecek kadar küçüktü hatta kendi kendinin resmini çekerken büyüdüğünde tanık olacağı bir moda yaratacağını hiç aklına getirmemişti.

O hafta sonu Tarsus’tan  misafirleri vardı. İstanbul’a, babaannesine gittikçe Meriç’in gördüğü ve bugün olacağı gibi de  bazen kalkıp  İstanbul’dan Ankara’ya kendilerine misafirliğe gelen Haydar amcası, karısı Muzaffer hanım ve üç oğlunu bekliyorlardı öğle yemeğine. Akşam da hep beraber Gençlik Parkı’na gideceklerdi. Çocuklar orada istedikleri her oyunun başında dakikalar geçirecekti, buna emindi büyükler.

Öğleye doğru kapı çalındı. Kapı açılır açılmaz Haydar amcanın şen kahkahası duyuldu. Daha kapıdan içeri girmeden Mehmet ve Haydar birbirlerine takılmaya başladılar.
Bosna'dan on sekiz yaşında İstanbul'a göçen hakim İsmail Hadzic, karısı Halime,
 kızları Sacide, Macide ve Cahide ile oğlu Mehmet Sedit YÜKSEL (Hadzic)

Muzaffer hanım ve Jülide kucaklaşıp, öpüştükten sonra Muzaffer hanım Jülide’yi şöyle tepeden tırnağa süzerek “Hiç kilo almamış Jülide’yi hala evlendiği günkü kadar ince ve narin bulduğunu” söyleyip, bunu nasıl başardığını sordu.

Meriç’in annesi Jülide, beş çocuğun önüne oyuncaklar, taze sıktığı meyve suları, elleriyle yaptığı kurabiyelerle dolu  bir kase koyarak onların oyalanmasını istedi. Kendisi de doğruca mutfağa geçip çocukların çok sevdiği köfte ve patates kızartmalarını yapmaya koyuldu.

Bir koca ilengir yani lenger dolusu soyup, doğrayıp kızartmaya hazır hale getirdiği  patatesleri,  iyice kızdığından neredeyse üstünden duman çıkmakta olan koca bakır tavaya  attı. Patateslerin yağa düşünce çıkardığı cızırtıyı Meriç salondan  anında duydu.

Meriç, çok sevdiği oyuncağı Alasya marka teneke arabasını misafir üç oğlanın önüne bıraktığı gibi mutfağın kapısına vardı. Şöyle bir göz attı içeriye. Üstüne meyve desenli bir mutfak önlüğü giymiş annesi harıl harıl çalışıyordu. Patatesler de tavanın içinde henüz çiğ çiğ duruyordu.

Meriç, sessizce çocukların yanına, oyununa döndüyse de aklı patateslerde kalmıştı. Halının üzerine, yere serili  oyun bezinin kenarına iliştiği minderini daha ısıtmadan yeniden kalktı. İşi başından aşkın annesinin kızarmış patatesleri derin bir porselen kaseye aldığını görünce mutfağa daldı. Annesi o sırada çorbayı hazırlamakla meşguldü.

Bosna'daki bir akraba evi.
Meriç, elini kaseye daldırdığı gibi avcuna gelen üç beş patatesi ağzına atıverdi. Yanakları patatesle şişmiş halde mutfak balkonuna çıktı. Avuç dolusu kızarmış patatesi çarçabuk çiğneyip yuttu. Sonra yeniden mutfağa girdi. Annesi onu fark edip “neden geldiğini” sorunca da hiçbir şey demedi, bir güzel tebessüm etti.

Jülide ekmekleri dilimlerken Meriç, ağzını yine patates kızartması ile doldurmuştu. Jülide, marulları ıslattığı tuzlu sudan alıp suyunu süzmek için kevgire koyduğunda Meriç, bir ağız dolusu patates daha  yemekteydi.

Öyküdeki adıyla Meriç, ydie, sekiz yaşlarında.
Jülide, kızarttığı onca patatese rağmen derin porselen kasenin bir türlü dolmamasının nedeninin mutfaktan ayrılmayan oğlu olduğunu bilse de ses etmedi. Yeniden patates soymaya koyuldu kasedekiler misafirlere az gelecek korkusuyla. İkinci bir tava çıkardı. İki tava patates kızarıyordu şimdi ocakta. Jülide’nin işi uzadıkça yemek vakti de uzuyordu uzamasına; ama Allah’tan Jülide, çocukların önlerine meyve suyu ve kurabiye koymuştu. Patates kızartması bittikten sonra Jülide, derin bir nefes çekerek akşamdan hazırladığı ve tüm gece dinlenmiş olan köfte harcını dolaptan aldı. Sıra köftelerin kızarmasına gelmişti.

Mehmet Sedit YÜKSEL
Meriç, köfteye hiç dayanamazdı. Mutfaktan içeriye yayılan köfte kokularını duyar duymaz elindeki kurabiye ve meyve suyunu bırakıp doğruca mutfağa geçti.

Annesi pişirdiği köfteleri ocağın üzerindeki kocaman boş bir porselen kaseye alıyordu. Meriç’in gözü köftelere takıldı kaldı.
-Neden geldin oğlum, bir şey mi soracaktın?
-Su istediler sanki içerden anneciğim, bana öyle geldi, dedi Meriç.
Jülide hemen ellerini yıkayıp dolaptan aldığı Paşabahçe işi kesme kristal bir bardağa, kesme kristal sürahiden su koydu. Sonra su dolu bardağı, üzerinde küçük yuvarlak dantel bir örtü olan kristal bardak tabağına koyup içeri götürdü. Jülide salon kapısından girer girmez bütün çocuklar elindeki suya hücum etti.
Bosna'dan gelir gelmez Anıt Kabir'i ziyaret eden Mustafa  Amudze, karısı Hediye
ve Mehmet Sedit Yüksel'in amca kızı Mevlüda, kocası Zekai, oğulları Aygen ve Anıt


Salonda su veren annesinin yokluğunda mutfaktaki pişmiş köfteleri yemekte olan  Meriç, annesinin ayak seslerini duyunca doğruca terasa çıktı. Annesi bir tepsiye birkaç su bardağı daha koyup içeri gidince de aceleyle üç beş köfte daha yedi. Sonra salona geçip çocuklarla oynadığı yer örtüsünün bir kenarına ilişerek Alasya marka oyuncak arabasını eline aldı.

Mustafa  Amudze, Mehmet Sedit YÜKSEL, karısı Ayhan YÜKSEL, kızı,
Mustafa  Amudze'nin karısı ve artık delikanlı olan öyküdeki adıyla Meriç
Jülide, porselen kasedeki köftelerin azaldığını fark etmedi bile bir yandan salata için havuç rendeler, marulları tuzlu suda iyice ıslatır sonra tuzlu sudan aldığı marulları kevgire koyarak sularını süzdürür ve ılık tuzlu suda ıslanmakta olan pilavlık pirincin kıvamına gelip gelmediğine bakarken.

Son köfteyi de tavadan alan Jülide’nin gözüne köfteler azmış gibi gözüktü. Hemen dolaptan kıyma çıkarıp yeniden harç yoğurdu. Bir kez daha köfte kızartmaya başladı. Böylece pilavın pişmesi sarktı.

En az bir asır önce Bosna'daki akrabalar.
Beş çocuk bir masada olunca masada yer kalmadığından Haydar Bey ile Mehmet Sedit yemeklerini terasta yemek istediler. Aslında çocuklar haylazlık yapıp aşağı sarkacak ve Allah korusun düşecekler diye korkmasalar hep beraber terasta yiyeceklerdi yemeği ya, Muzaffer hanım ve Jülide çocukların başlarında kalarak salonda yemeyi seçtiler. Zaten masaya da ancak sığabildiler. Herkes yemeğe oturduktan sonra mutfaktan gelip oturabildi Jülide. Tüm su bardaklarını gözleriyle yetikledi dolu mu diye. Ekmek  sepetinin kenarları işli etaminden uçları katlanarak kapatılmış küçük örtüsünü açıp baktı yeterince ekmek var mı diye. Tuzluğa, biberliğe şöyle bir göz attı. Nihayet onca yorgunluktan sonra yemeğe oturabilmiş olmanın keyfini çıkarmanın sırasıydı. Nasıl da acıkmıştı. Açlıktan gurlayan karnının sesini hemen yanında oturan Muzaffer hanım bile duydu. Jülide tam kendi tabağına servis yapacaktı ki  Meriç’in boynuna sarıldığını fark etti.
-Annecim bu güzel masanın resmini çekeceğim. Poz verir misin?
Annesi gülerek poz verirken  hepsi de hayli acıkmış olan masadakiler, lokmalarını çiğnerken, sularını yudumlarken ya da peçeteleriyle ağızlarını silerken çıktı resimde.
-Belki bu iyi çıkmamıştır. Bir poz daha çekelim.
Jülide, açlıktan gurlayan karnına rağmen zoraki de olsa oğluna poz verirken bir kez daha gülümsedi.

Öyküdeki adıyla Meriç'in Sacide halasının kızı Çiğdem Abla
ve Bosna'dan akraba Mustafa  Amudze (Amca)
Mutfağa gide gele yediği patates kızartmaları ve köftelerle karnı çoktan doyduğundan yemeğe oturmakta nazlanan Meriç, masaya şöyle bir baktı. Herkes yemek yiyordu. O yüzden  annesiyle kendisinin verdiği pozu çekmesini isteyemedi kimseden. Nasıl olsa kendi kendinin resmini çekmeyi öğrenmişti.

Meriç, makineyi ayarladı, küçük kollarını öne uzatıp annesinden gülümsemesini istedi. Ve resmi çekti. Nedense annesinin pozda iyi gülmediğinden emindi o yüzden bir poz daha çekti.

Arkada eşimin halası Sacide, Mustafa  Amudze (Amca)nın karısı,
 Halime babaanne ve kız kardeşi Zehra. Önde, Kadri enişte ve Mustafa  Amudze.
Poz verme bittiğinde Jülide misafirlerinin önlerindeki çorba kaselerinin boşaldığını gördü. Pilav, köfte ve patates ikramına geçebilirdi öyleyse. İsteyen yaptığı biber dolmalarından ya da yaprak sarmalarından da alabilirdi.

Çocuklarla birlikte  oturdukları masadaki servisi tamamlayınca kocası Mehmet ve memleketi Karadeniz’den fıkralar anlatan Haydar beyin kahkahalar içinde sohbet ederek çorbalarını içip bitirdikleri terasa geçti. Onların boşalan çorba kaselerini toplayıp temiz yemek tabakları getirdikten sonra tabağa pilav, köfte ve patates kızartması koydu. Sonra sarma ve dolma ile dolu kocaman yuvarlak porselen tabağı mutfaktan alıp geldi.

Kenarda Halime babaanne. Önde Çiğdem Abla.
Mustafa Amudze ,karısı ve Sacide hala.
Yeniden salondaki masaya döndüğünde ekmek sepetindeki ekmekler bitmiş, bardakların çoğu boşalmıştı. Ekmek sepetini kaptığı gibi mutfağa gitti. Kestiği yeni dilimlerle döndü. Boşalan bardakları da doldurdu.

Bu arada pilav, köfte ve patatesleri yiyen çocukların bir kısmı neredeyse doyduklarından dolmalarını çatalla dide dide oynarcasına yiyorlardı. Meriç de masanın bir köşesine ilişmiş çatalına geçirdiği bir yaprak sarmasını  zorlana zorlana çiğniyordu.

Jülide, çorbasını koymaya yeltendiğinde çorbanın soğumuş olduğunu görüp ısıtmaya üşendiğinden çorba içmedi. Kalan üç kaşık pilav ile üç köfte ve birkaç patates kızartmasından yemeye başladı. Tam tabağındakiler bitmişti ki dolmalar da yenilmiş sıra meyveye gelmişti.

Jülide, masadan kalkarak çoktan yıkayıp kuruttuğu meyveleri getirdi masaya. Bu arada meyve tabaklarını masaya yerleştirebilmek için masadaki işi bitmiş diğer tabak çanağı kaldırdı.

Öykülerdeki adıyla Meriç, babası Mehmet Sedit YÜKSEL ve kız kardeşi ile.
Meriç, meyve tabağından aldığı bir elmayı annesine vererek kendisi için soymasını istedi. Jülide yemeğini bırakıp elmayı soydu. Bu kez de Meriç elmayı çok buldu. Çeyrek dilim istiyordu sadece. Elmanın geri kalanını yemesi için annesine verdi.

Muzaffer hanım muzip muzip izliyordu Meriç ve Jülide’yi. Jülide ile göz göze geldiklerinde kocaman bir gülüşle gülümsedi ve,
-İçeri girdiğimde sana hiç değişmediğini, hala aynı kiloda kaldığını, bunu nasıl yaptığını sormuştum ya. Cevabı bu sofrada öğrendim. Meriç’in çabalarıylaymış, deyip Meriç’in başını okşarken çok önemli bir şey başardığını düşünen Meriç, mutlu mutlu güldü.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.04.2014, 11:34



Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci