28 Aralık 2014 Pazar

Silik Tabelalı Ara Sokaklar

Eğer annenizin evinin güneyi aydınlık, kuzeyi altı ay karanlıkta kalan yerlere nazire edercesine karanlığa gömülmüşse size yapacak tek şey kalır. Bir tamirci bulmak.  Öyle yaptım ben de.


Kızılay’da metrodan indikten sonra  Karanfil Sokak’tan Kavaklıdere’ye doğru yürürken gözlerim elektrikçi tabelası arıyordu. Bu tabelalara yalnızca eskimeye yüz tutmuş mahallelerin sokak aralarında rastlanıyor bugünlerde.

Artık apartmanların iş yerine dönüştüğü Kocatepe’ye geldiğimde sağlı sollu apartmanların altlarındaki tabelalara bakınırken sanki tenis maçı seyreder gibiydim.  Tek bir elektrikçi tabelası göremesem de annemin evinin tam  karşı köşesindeki apartmanın altında silik bir tabela  hatırlıyordum sanki.

Saat ona geliyordu ve o silik tabelalı küçücük dükkanın sahibi, ekmek teknesinin kapısını henüz açmamıştı.

Annemde kahvaltı yaptıktan sonra elektrikçi bulmak üzere çıktım. Silik tabelalı  dükkanın  kepenkleri hala kapalıydı. Hiçbir esnafın tabelasının yeni olmadığı bir alt cadde, hayli zamandır oralarda olan esnaftan yana çok zengindi. Hepsi de eski moda ve güneşte solmuş tabelalı dükkanlardı alt caddedekiler. Epeyce de olmuştu o caddeden geçmeyeli.Ankara’nın en ilk mahalleleri artık eskimeye yüz tutmuştu yavaştan. Hayatın hala altında bakkal, kuru temizlemeci, manav, hırdavatçı, terzi, kundura tamircisi, koltuk döşemecisi, berber dükkanları olan apartmanlarda sürdüğü mahallelerdi bunlar. Doyasıya baktım sokakları mahalle yapan dükkanlara, tabelalara. O alt cadde yorgundu.

Bir kuaförün önünden geçtim.  En erken açılan dükkanlardır onlar. O kadar küçük bir kuaför dükkanıydı  ki yalnızca iki kişilik küçücük bir kanepe vardı içerde. Bir de aynalı iki kuaför koltuğu. Kiracı oldukları dükkandaki kardeşten biri, elden geldiğince küçük masada, biri de dışardaki sektede oturuyordu.

İçe işleyen nemli Kasım ayazında gözlerini umutsuzca dikip bakıyorlar müşteri olmadıklarını daha adım sesinden tanıdıkları önlerinden gelip geçenlere. Kalın camdan kapılı soğuk dükkanlarında siftah yapmayı bekliyorlar besbelli. Küçücük bir elektrik sobası dükkanı ne kadar ısıtırsa o kadar ısınabiliyor iki kardeş. Müşteri de üşümek istemediğinden soğuk dükkana gelmiyor. Yanda bir çorbacı, köfteci. O çorbacıdan bir kase çorba içip ısınmaları için kapılarını açacak müşterilerde gözleri.

Dükkanda bir oğlan var. Pek parlak bir öğrenci değil anlaşılan çocuk. Zanaat öğrensin diye dayılarının dükkanına gelmiş olmalı sabahtan. Öğleden sonra da okuluna gidiyordur. Tüm yaz tatilinde kesilen saçları, kırpıkları fırça ile süpüren  küçük çocuğun en büyük hayalinin bir gün kendi kuaför dükkanını açmak olduğuna eminim.

Fotoğraf makinemin yanımda olmadığına çok hayıflandım ilerdeki bakkalı görünce. Küçücük bakkal dükkanının kapısı çivit maviye boyalı demirden. Kapı önündeki tel askı, şişkin görüntülü mısır gevreği paketleriyle dolu. Girişi, artık iyice matlaşmış kara mozaik.  Gösterişli AVMlerdeki gibi zemin, cafcaflı kocaman kare seramiklerle döşenmemiş. Sabahları bazı evlere iki yüz elli gram beyaz peynir ile iki yüz elli gram zeytin, çocuklara sakız, gazoz, bisküvi, öğleye doğru makarna, küçük kutuda salça, ayçiçeği yağı, tuz, bebek olan evlere süt satarak geçimini sağlayan bakkalların girişi ancak böyle olabiliyor.

Bir elektrikçi tabelası gördüm sonunda. Tabela o kadar eski ki, o dükkan en azından yirmi yıldır hatta belki otuz yıldır orada olmalı. Artık ne öyle tabelalar var ne de tabelaların üzeri öyle harflerle yazılıyor. Şimdiki tabelaların içinde ışık yanınca geceleri bile okunabiliyorlar. Bu eski tabelalar, o apartmanlar ayakta kaldıkça ya da dükkan sahipleri sağ oldukça asılı kalacaklar besbelli. Bakkal amcaların sağlıklarına dua etmek geldi o an içimden.

Elektrikçi dükkanı  kapalı. Hay Allah! Bu sabah açık elektrikçi bulamayacak mıyım? Eğer işe gelmezlerse nasıl para kazanacaklar? Para kazanmak istemediklerini düşünemem bile.

Az ileride bir televizyon tamircisinin tabelası ilişti gözüme. İçeri göz attım hemen. O kadar karanlık ki bir şey seçilmiyor. Kapıyı açtım.

Beş altı adım eninde daracık bir dükkan. Sol taraf,  arkası tüplü eski küçük televizyonların duvar buyunca üst üste dizildiği raflarla,  sağ taraftaki raflar malzemeyle dolu. Dükkanın dibindeki bir masanın başında, eski bir televizyonun içine düşmüş tamirci.

“Açık elektrikçi bakınıyorum, var mı yakınlarda acaba?” diye soruyorum. Televizyon tamircisi başını kaldırıp bana bakıyor, “Yolunuz üzerinde vardı. Geçmiş olmalısınız. Az geride” diyor. “Gördüm, ama kapalıydı. Bu sabah rastladığım tüm elektrikçiler kapalı. Para kazanmak istemiyorlar mı yoksa,” deyip gülüyorum. “Serviste olabilirler” diyor.  Eğer servistelerse elektrikçilerin çırağı, kalfası yok demek ki. Kalfa, çırak tutacak, yanına birini alıp da yetiştirecek parası da yok demek bu. Esnafın hali, çırağı olup olmamasından anlaşılıyor daha.

Televizyon tamircisinin, görmüş geçirmiş olduğu daha baştan belli. Sadece televizyon tamirinden anlamadığı kurduğu cümlelerden, sorduğu sorulardan şıp diye anlaşılıyor. “Siz elektrik işlerine de bakıyor musunuz?” diye soruyorum. Şikayetimi soruyor. Anlatıyorum. Sorunun nerden gelebiliyor olacağını da söylüyorum. “Muhtemelen öyle gözüküyor” diyor kibarca. Sonra bana elektrikçinin yerini anlatıyor.

İlerdeki taksi durağına bitişikmiş elektrikçi. Dört yoldan karşıya geçerken elektrikçi tabelası da  ayan beyan gözüküyor.

Birkaç basamakla inilen dükkanın güneş vuran camından bakınca içerisi boş gibi. Gibi değil boş aslında. Taşınmış mı ne? Yandaki dükkanın tümden camlı, beyaza boyalı demir kapısını açıyorum. Burası bir terzi dükkanı.

Televizyon tamircisininkinden daha geniş bir dükkan terzininki. Eski makinesine eğilmiş paça diken terzi, kapının açıldığını duyunca başını hafifçe kaldırıp bana şöyle bir bakıyor. “Elektrikçi arıyordum” diyorum. Terzi, dudakları arasındaki  toplu iğneleri ağzından düşürmemek için yarı anlaşılır yarı anlaşılmaz şekilde “Elektrikçinin dört yol ağzındaki taksi durağının öbür yanına taşındığını” söylüyor. Sokağın karşı başında yani. Teşekkür edip kapıyı yine aralık bırakarak sokağın karşısına geçiyorum.

Elektrikçi tabelası gördüğüme hiç bu kadar sevinmemiştim. Bu dükkana da dört basamakla iniliyor. Daha yenilerde elden geçmiş basamaklar kaymaz seramiklerle kaplanmış. Işık vurduğundan içerisi rahatça görülebiliyor. Kır saçlı, ellisini geçtiği belli de belki atmışını da geçmiş zayıf adamı görünce seviniyorum. Nihayet dördüncü elektrikçi açık ve elektrikçi de içeride.

Kapıyı açıp giriyorum. Daha yeni tadilattan çıkmış bu dükkan. Derli toplu gözüküyor. Duvarlar mat gri. Kendince desenli seramikle kaplanmış. Geniş değil; ama demin gördüklerimin  iki misli bu dükkan, onların yanında eni konu geniş.

Elektrik ustası, hemen geleceğini söyleyip adresi alıyor. “Hemen mi?” diye soruyorum. “Siz çıkın, ardınızdan gelirim” diyor. Gerçekten de hiç gecikmiyor.

Malzeme çantası niyetine taşıdığı kırmızı beyaz kareli poşetinden çıkardığı tornavidasını eline aldığında, kendi dünyasını yeterince aydınlatamayan bir elektrikçinin hayat mücadelesini öğreniyorum. Oğluyla çalışıyormuş. İğneden ipliğe hesaplamadan hiçbir şey yapamazlarmış. Kıtı kıtına, ucu ucuna geçiniyorlarmış. Para harcamayı bilmezlermiş. Atmışına yaklaşmış. Yorgunmuş. Köşesine çekilmeyi ne kadar istese de sadece hayalmiş bu. Eli tuttukça gözü gördükçe çalışmak zorundaymış. Yoksa ne dükkan dönermiş ne ev geçinirmiş.

Sabah sabah açık bir elektrikçi ararken yan yana küçücük dükkanlarda göz nuruyla, el emeğiyle gün boyu çabalayan  küçük esnafın öyküsü olarak düşüyor sayfama annemin evinin yanmayan ışıkları.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.11.2014, 11:27
@AcemiDemirci














Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci