21 Ocak 2015 Çarşamba

Brüksel Metrosu'nun Son Durağı

Ten Ten çizimleri ile bezeli Brüksel Metrosu’nun son durağının resimlerini çekmiştim 1992 yılında. Onları bulur bulmaz, en kısa zamanda  -sanırım hafta sonunda- burada yayınlayacağım. 

Ne giysilere iliştirilmiş markalar, ne başın üzerine oturtulmuş gözlüğün neredeyse çerçevesi kadar büyük markasının amblemi ne lüks arabalar ne de artık apartmanların, blokların değil rezidansların yeğlendiği mekanlar ne denli uygar olunduğunun göstergesi olabilir. Uygar olup olmamanın en keskin göstergelerinden biri, şehirlerde nasıl, neyle gidip geldiğimizdir.  

Eğer şehrinizde ulaşım araçları çok çeşitliyse ve çeşitlenmesi yüzyıldan da önceye dayanıyorsa, o şehir uygarlığı yakalayalı asırlar olmuştur. İçinde yaşayanlara hayatı kolaylaştırdığı gibi  zamanlarını da çalmamaktadır. Hiç göz önünde olmadan sessiz, kokusuz, hayaletmişçesine yer altında işleyen metrolar, en eski ve uygar bilinen kentlerinin altında süregiden gelişler gidişlerdir. Bir metropolün metropollüğü, tam anlamıyla metro ağının hatları ve uzunluğuyla taçlanır.
 Metrolar, hani batıda  hatta daha kuzeyde Rusya’da, Ada devleti İngiltere’de yüz yılı geçkin zaman öncesinden yapılmış yer altı trenleri... Yerin üstünü rahatlatan ulaşım olukları... Ana caddelerde gezinenlerin, vitrin bakanların  seslerini hiç işitmediği, dumanlarına, egzozlarına boğulmadığı yeraltının dev tırtılları… Utangaç metrolar gözlerden uzak alttan alttan giderken hiç de alttan alınmayacak kadar önemliler bir kent ve o kentin insanları için.
 
Bazı ülkelerde metrolar sanat galerisi gibi neredeyse. Duvarları nakışlı, resimlerle bezeli. Mühendisler yapmış olabilir oraları; ama sanatçı eli değmiş. Ressamlar bezemiş.  Ulaşımın artık sorun olmadığı öyle kentlerde, o kentin insanları bir müzeyi andıran metro istasyonlarından rahatça trenlerine binip kitaplarını, gazetelerini okuyarak gidiyorlar işlerine, evlerine.

Yüz yıldan fazladır yerin altından gidip geliyor Paris metrosu. Yüzyıl önce ne kadar trafik ola ki Paris’te? Bir asır öncesindeki arabaların hızı, şehirlerin kalabalığı, trafiği ne kadar karmaşık olabilir ki? Ne caddelerindeki trafik sorununun zirvelere tırmanmasından yorgun şehirliler   ne araba kullanmayı ulaşım olarak değil de hız yapmak olarak algılayan, gözü, öndeki aracı geçmekten başka şey görmez, sağındaki solundaki en ufak bir boşluğu ille doldurup makas atmaktan gözü dönmüşler yok elbette o zamanlar. O yıllarda çekilen resimlerinde şehirlerdeki caddelerde araba bile yok. Hava kirliliği belki de henüz hiç bilinmemekte. Bilinen hava kirliliği de elbette egzozlardan çıkan atıkların kirliliği değil. Otobüs durakları da yok, duraklar dolusu sabah işe otobüslerle gidecekler de. Servis araçları on binlerce çoluğu çocuğu okullara taşımıyor o yıllarda. Ve o yüz yılı geçkin zaman önceki sapsakin yıllarda, bugünün insanlarının hayatını kolaylaştırmayı düşünerek metronun temeli atılıyor. O zaman temele atılan her harç, uygarlığa bir kürek daha katkı aslında. Ve kürek kürek katkıda bulunduklarını  da biliyorlar uygarlığa, daha o yıllarda.
 
Eğer ana caddeleriniz bir yandan şehre giriş çıkış yoluysa, bir yandan  da o yolun iki yanındaki  eskiden beri uzayıp giden köyler kent olmuş,  en lüks mahallere dönüşüp üzerine de kırk kata kadar konutlar dikilmişse işte o yolların eski dermanı kalmaz artık.  Şehrin onca trafiğini kucaklayamaz. Eğer o her türlü yükü  çeken yollardan tramvay, yakınlarından metro ve  banliyö treni geçmezse, mesela öğrenciler okullarına bisikletle gidip gelmiyorsa bunlar yetmezmiş gibi şehirler arası otobüsünden, servis araçlarından, belediye otobüsünden, onca çılgınından temkinlisine araç sürücüsünün seyrettiği bir yolsa o yol, şehirliler yolsuz kalır. Yolların yükü, bir yere kaç yolla gidebildiğiniz  sizin en ilk medeniyet göstergelerinizdendir. Hem de bir kente daha ilk bakışta fikir sahibi yapan göstergedir. O gösterge, insan hayatının değerinden hayatın zorluğuna, şehir halkının sağlıklarının ne kadar umursanıp umursanmadığından küçücük çocukların, bebeklerin, astım hastalarının, yaşlıların ciğerlerine gösterilen ihtimama kadar çok şeyi bir anda gösterebilen bir büyüteçtir.
 
Paris metrosunda yemiştik en büyük  tokatlardan birini. O kadar eskiydi ki Paris’in metrosu… Hani modanın başkentinin… Hani giyim kuşam denince, sanat denince akla ilk gelen yerin… Paris, moda merkezi olabilir; ama Parisliler moda olan değil rahat ettikleri ve en az üç, dört yıllık olduğu belli olan giysileri içinde metro istasyonuna giderken biz de metroya binip Saint Lazard Garı yakınlarındaki otelimize gitmeden önce La Fayet’e yakın inmek istedik. Metroya girince anladık öyle dümdüz bir istasyonda değildik. Anladık ki, on bir hatlı bir metrodayız. Ve yabancısı olduğumuz bu metroda ille de duvardaki haritaya bakıp, şimdi buradasınız işaretini görüp hattımızı ona göre seçecektik.
 
Duvardaki harita da metro da o kadar eskiydi ki… Eskiydi alenen. Pırıl pırıl değil, süslü püslü değil… Ve o eskilik, eziciydi. Çünkü bir asır öncesine dayanan bir eskilikti baktığımız. Bir metro ne kadar yeniyse, o kadar geç erişmişliğiniz vardır o metroya. Belki de ancak metropol olduktan sonra  sahip olabilmişinizdir metronuza; nerde bir asırdan da önce sahip olmak… Hem de kaç milyonluk şehirde o kadar geç erişilen metronuz  en fazla tek hat, hadi en fazla iki hat olsun. Ve kat kat da değil metro ağınız yer altında. Yer altında yüz küsur metre alttan da gitmiyor üstelik.
 
Aynı eskilik, bizi Viyana metrosunda da, Prag metrosunda da karşıladı.

Yerin yüz elli altı metre altında metro inşa etmek… Nasıl bir şehirleşme göstergesi bu... Hem de bin dokuz yüz kırk beş yılında. Üstelik  bizim Ankara kadar bir ülkede. Hem de şimdilerde nüfusu yalnızca bir buçuk milyon alan Tliflis’te. İnanası gelmiyor insanın. Bizden hala çok geride oldukları bakar bakmaz ortada olan onlara da, kendimize de.

İlk, bin dokuz yüz doksan iki ya da üç yılında binmiştim Brüksel metrosuna. Brüksel metrosu, her durağında bir kavram işlenmiş metrolardan. Batıda büyük kentlerde orta yerde AVM yok. O zamanlar bizde de yok. Şimdiki anlamda.  Şehrin dışında bahçe malzemelerinden, elektronik gereçlerden, yiyecekten giyeceğe, spor malzemelerine her şeyin satıldığı o alışveriş merkezlerinden birinin de varış durağı olan Brüksel metrosunun son durağındaki kavram, Brükselli bir çizgi roman kahramanına aitmiş. Ten Ten’e. Ten Ten’in çizeri, Brüksel metrosunun son durağının da olduğu  mahalledenmiş. Ve onun için son durak, Ten Ten durağı olmuş. İstasyonun duvarında Ten Ten’in maceralarından resimler vardı.
 
Bir metro insanı nelere ulaştırmıyor aslında. Bir yerden bir yere ulaştırmıyor sadece. Girişinde sizi  karşıladığı resimli duvarları, işlemeleri ile sanata ulaştırıyor mesela. Metro ile bile yirmi dakika belki daha fazla süren yollarda okuduğunuz kitap ile kültüre ulaştırıyor. Bazen  para toplamak amacıyla metroya binen göçmenlerin ellerindeki karton bardakları yolculara uzatarak çaldıkları akordeon ya da gitarlar ile vasat da olsa müziğe ulaştırıyor.
 
Metro demek, aslında uygarlığa yol almak demek. Hele de temeli çok eskiden atılmışsa bugün uygarlık dersini verenlerden olmak demek…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.12.2014, 20:29


@AcemiDemirci
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci