2 Ocak 2015 Cuma

Dağların Başına Taç Olduğu Kentte


Oldum olası sevdim oraların dağını, asmasını, yaprağını, insanını.  Tuğla yapılan verimli toprağının tozuna bulanmışlığım da var hem eskilerde. Bulgurlu, mercimekli, baklalı dolmasından yemişliğim de. Çemen koktuğunu bilirim sofrada üç öğünde de. Ulu çamlarının gölgesinde soluklanmışlığım var derin derin.

Çok zaman geçti oraya en son gittiğimden beri. En son gittiğimde restore olmuş Taş Han, eski yapılara özgü mimarisiyle taşla tuğlanın bir aradalığının güzelliğini haykırıyordu şehrin orta yerinde. Öyle yerler de, mimariler de görmüş geçirmişlik demektir.


Gümüş tepsilerin, lohusa şerbeti konulan yaldızlı sürahilerin, bardakların ışıltısı yalnızlığın hüznündeydi. İçinde bitkisinden böceğine nice kırıntı saklayan kehribarların sarısı, kederliydi. Kınası kaç yüzyıl önce yakılmış gelinlerin sandığından çıkan tel kırma işli örtüleri, bugün işleyecek çok az el olmalıydı.  Şu pirinç kaşık takımı, vaktinde benim değersiz sanıp da çöpe attığım, bir tanesinin bir çeyrek altına bedel olduğunu Taş Han’da öğrendiğim anneannemden kalma pirinç kaşıklar mıydı acep? Saklı bir gururla, gizli bir kibirle yeni evlerine girmeyi beklediği Taş Han’ın antikacılarındaki eskilerin görsel şöleni, dudak uçuklatıyordu o zaman. “İstanbul’da, Hor Hor’da bulunur mu acep böylesi eskiler, antikalar?” diye düşündürüyordu. Kim bilir hangi konaklardan sökülüp de getirilmiş en hasından oymalı tahta kapılar yaslanmıştı duvarlara. Sanki “duvarlara tablo asmaya ne hacet,  işte işlemenin incesinden eski kapılar” dercesine. Bazı dekor dergilerinde gördüğüm eski tahta kapılardan yapılma sehpaların Taş Han’dan alınıp alınmadığını hep düşündüm sonraları. Aslında pek kuşkum olmasa da.


Cevizden midir, yoksa meşeden mi kerestesi hatırlamadığım, tahtaya şiir gibi dökülmüş oyma işçiliği sanatının seçkini o tahta kapılar ile belki aynı konaktan sökülüp getirilmişti o canım nişler. Kuytularda ne şamdanların ne porselen hazneli lambaların cılız ışıkları oynaşmıştı o nişlerde kim bilir.

Değerini bilecek birilerince alınmayı bekleyen işlemeli tahta kapılar, yazın güneşi, kışın soğuğu yiyerek yılların yorgunluğundan beli bükülmüşçesine duvarın birine yaslı bekler. Sırdaşları eski kocaman demir kilitler, başka bir rafta satılıktır.

Güngörmüş nicenin konaklarının kapıları, nişleri, tavan süsleri hatta taş şömineleri, güngörmüşlüğün sürgit gidemeyeceğinin antikacılardaki ispatıdır. Devirler vardır eski; devirler olacaktır, yeni. Bu gerçeğin kapısından, işte artık ne açılabilen ne de kapanabilen o duvara yaslı halde alıcı bekleyen eski kapılar görülünce girilir.

Belki görkemli günlerinde o kapıları,  nişleri,  kenarı marullu porselen şekerlikleri, kömürle ısınan dökme demir ütüleri görmek için o konaklara girmeye can atılırken, şimdi sahipleri çoktan göçmüş, kendileri de harabeye dönmüş konaklardan sökülüp çıkarılmış tüm bu kapılar, nişler, tavanlar, eşyalar birileri kendilerini görebilsin diye dükkân dışında, raflarda, vitrinlerde utana sıkıla beklemektedir.  İnsan, “Duvarlar yıkılır, kapılar sökülür, insanlar göçüp gider; ama bir tahtayı işleyen, bir porseleni bezeyen, bir cama üfleyen ustalığın imzası kaç nesil sonra bile silinemez” diye düşünmeden edemiyor.

Görkemli eski günlerde konak çalışanlarının kazara çarpacaklar da kıracaklar diye ödlerini kopartan o sahibinin en kıymetlisi, bugünün görücüye çıkmış eşyaların parasını ödeyene göz kırpmadan satılacağı, sahiplerinin aklına hiç gelir miydi acaba?

Yazmacılar Hanı, dokumanın renk, desen şenliği yaptığı bir handı gözümde. Sofra bezinden, yemenisine, tahta desen basma kalıplarına kadar. Yazmacılar Hanı hala yerli yerindeydi. Yazmanın, rengârenk sofra bezinin raflara sığamadığı bir handı orası. Şimdi kapalıydı. Restore oluyormuş. O üzüm, şal, geyik desenli rengârenk sofra bezlerinin yığılı olduğu rafları gözlerim özlese de göremedi bu kez.

Sofra bezinin en bilindik olanı, beyaz üzerine siyah baskılı olanıyken Yazmacılar Hanı’ndaki sofralar, siyahtan kırmızıya, maviden mora gökkuşağına nispet edercesine, rengin nesi var nesi yoksa her tonunu bulup buluşturmuş ve yan yana dizili halde şenliğe çevirmişti rafları. Yazma desenlerinin taş baskı kalıpları, ustaların yanı başlarında dururdu.

Eski gidişlerimde her renkten sofra bezi alıp masa örtüsü olarak kullanmıştım Ankara’da. Kenarlarına da elimden geldiğince tığ ile iş yapmıştım çirpinmesin diye. Hala kullanıyorum. Hala kullanmadıklarım da var.

Önceki gidişlerimde Yazmacılar Hanı’nda gördüğüm hatta aldığım yemeniler, gerçek yemeniydi. İncecik, yumuşacık pamuklu. Tıpkı anneannemin asma yapraklı, çiçekli, dallı güllü yemenileri gibi. Saf yemeni. Halis yemeni. Tahta kalıp basılarak desenlenmiş. El değmiş nakışına. Sofra bezleri de öyleydi. Dertsiz filan değillerdi. Hatta bir dertti onlara kalıpları doğru basmak. Ustalık isterdi. Çıraklıktan, kalfalıktan geçilmesi gerekti.

Tokat’a 2013 yılının Mayıs ayında yine gittim. Yol boyunca Yeşilırmak’ı özlediğimi düşünerek. Güneş doğunca epeyce yükselmeden onları aşıp da ışığını salamadığı taç süslemesi gibi kırtık kırtık sivri doruklu dağlarını özlediğimi düşündüm. Tokat, özlediğim kentlerden oldu hep. Ulu doğu ladinli kentleri hep sevdim zira. Bir de içinde su akan kentleri.

Çorum’un içinden geçen ırmağın hala aktığını görünce çok sevindim. Irmaklar, artık şehirleri kat edemiyor. Eğer akıyorlarsa da kirletilip kokuyorlar. Eğer üstleri asfaltlanmamışsa.

Dünyanın en güzel kentlerinin içinden nehirler akar hep. Epeyce yabancı şehir gördüm içinden ırmak akan. Batısından, doğusuna. Paris’inden, Budapeşte’sine, Prag’ına, Toulouse’una, Brugge’üne kadar. Şehrin yeşil kurdelesi nehirler kadar nehirlerin yüzükleri, yüzük taşları olan kemerli köprülerdeki taş işçiliğinin zarafeti, mimarinin su üstüne yazdığı şiirler olmuştur hep. O nehirler o şehirlerden akmasaydı, o şehirler güzelliklerini yeşertecek can suyu bulamayacaklardı belki de.

Göç eden kuşların kıyılarında konaklayıp su içtiği, leyleklerin kenarlarında gezindiği, su kaplumbağalarının çürümüş ağaç gövdelerinde güneşlendiği,  kurbağaların susmadan bağırdığı ırmaklar, yeşil suları kara asfaltla örtülüp caddeler altında kalmazsa eğer, şehrin kayığı da olur o zaman, kemerli taş köprüleri de.

Tokat’a az kalmışken karşınıza çıkıveren kızıl kayalıklardaki oluşumlar, dünyanın en bilindik kanyonlarından hiç de geri kalır değil. Geri kalırlığı, bilinmedik olmasında tek. Aslında buna sevinmiyor da değilim. Bilinip adı sık duyulur olanlar bitiyor çünkü. O halde bellenmemesi daha iyi.
Sanki Kızılderili filmi çekimlerinin yapıldığı Büyük Kanyon’a gelmiş gibi hissediyor insan kendini Tokat yolunda kızıl kayalıkları görünce.  Kızıl kayalıklar, tabaka tabaka oluşumlu. Rüzgârın usta üfürüğüyle yontup görsel şölen haline soktuğu üst üste yığılı katmanların yol boyunca resimlerini çektim otobüsün penceresinden. Daha sonra bakıp özlem gidermek için. Oysa Tokat’taki genç fotoğrafçı, yeni bir bellek almam sırasında silmiş tüm çektiklerimi.

Tokat’a yaklaştıkça içim içime sığmıyordu. Sivri, yüksek kalkanlar olup şehre güneş ışıklarını ulaştırmayan sivri dağları, ulu doğu ladinlerini, eli belindeli eski Türk mimarisinden evlerle dolu eski sokakları yeniden göreceğim için.  Antikacı dükkânları ile dolu o kırmızı tuğlalı yapısıyla Taş Hanı yeniden gezeceğim, Yazmacılar Hanı’nda belki de taş baskı yapan bir ustayı izleyeceğim için. Bir metropolün asla sunamayacağı zanaatın, sanatın, kültürün anlamını soluk soluk tadacağım için.

Eğer Tokat’a vardığımızı bilmesem, otobüs Tokat’a girerken Tokat’a geldiğimizi anlamazdım. İlk gördüğümde şehrin üstünde bir kral tacının tepesindeki dilimler gibi heybetle sivri sivri yükselen dağlar, kendisiyle boy ölçüşmeye kalkışmış apartmanların, blokların yanında mecalleri kalmamış gibi gözüküyorlardı. Gücenmişlerdi sanki, boyları zirvelerine ulaşmış blokların önlerine dikilmesine.  Heybetten eser kalmamıştı o dağlarda.

Nasıl da güzel bir mimarisi olan kızıl tuğlalı Taş Han’ın ne mimarisi fark ediliyordu şimdilerde ne de kırmızı tuğlaları. Her yanı incik boncukçusundan plastik kapçısına çirkin tabelalarla kaplanmıştı. İçeride antikacı görmek şöyle dursun, ortalık Çin işi ne var ne yok onları satan ucuzcu dükkânlarla dolmuştu. Bir iki dükkân dışında.

Yazmacılar Hanı’nı gezemedik.  Kapalıydı. Restorasyondaymış. Taş Han’daki sofra bezlerine, dokumalara, masa örtülerine kaldık o zaman hiçbiri pamuklu olmayan. Naylondan.


Bazı ülkelere ve şehirlerine birden çok gitmişliğim var. Yirmi beş yıl önceki halleriyle şimdiki arasında hiç fark göremem oralarda. Zaten kaç asırdır da görülmüş şey değilmiş oralarda, şehrin çekirdeği olan eski yerleşiminin yıkılıp değişmesi. Ama yirmi beş yıl önce gördüğüm Tokat ile yirmi beş yıl sonraki Tokat arasındaki fark,  bir tokat gibi iniyor insanın yüzüne.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci) 


‎02 Temmuz ‎2013 ‎Salı, ‏‎18:06:28


@AcemiDemirci








Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci