14 Ocak 2015 Çarşamba

Dayıoğlu Birkan

Bu öyküm, senelerdir atanmayı bekleyen öğretmen adaylarına ithaftır,

Hayata, sınav köprülerinden geçilerek başlandığından bu yazım için tema olarak her zaman olduğu gibi yalnızca kendi çektiğim köprü resimlerini seçtim.
Brugge

Sınavdan çıkanların çoğunun buruk yüz ifadesi, sınavın nasıl geçtiğini daha sormadan anlatıyordu. O bakışı, gülüşü darmadağınık olanlardan biri de  Lamia’nın kızıydı. Yine kötü bir sınav geçirmişti belli ki kızı Rana. Hepsi için kötü haberdi bu. Uzunca zamandır işsiz kızının umutsuzluğu,  mutsuzluğu Lamia’nın da mutsuzluğuydu. Bu sınav sonrası bir kez de yandı içleri ana kızın.

Rana, Eğitim Fakültesi'nden beş yıl önce mezun olmuştu. Öğretmen adayıydı. Öğretmen yetiştiren bir okuldan mezun olmuş olsa da öğretmen olmak mezuniyet sonrası sınavlara bağlıydı. Beden eğitimi öğretmeni nasıl sınav olurdu ki tarihten, matematikten, fizikten, coğrafyadan. Her seferinde bu sorularda zorlanıyordu Rana. Her seferinde bir dahaki sefere  kalıyordu öğretmenlik hayalleri.

Muş, Karasu
Lamia’nın eşinin emekli maaşı ile hem ev geçindirmek hem de üç nüfusun yemesi içmesi, ısınması hiç kolay olmuyordu. Aslında tam anlamıyla hiç olmuyordu doymak, ısınmak. Geçim derdiyle beli bükük karıkoca, hallerini tek kızlarına elden geldiğince belli etmemek gayretindeydi. Ama nafile. Bir evde geçim derdi varsa bu apaçık ortadadır zira.

Rana, zaten kahroluyordu evde geçen gençliğine, beş parasız, gelecekten umutsuz tükenen günlerine. Ne beklentisi kalmıştı gelecekten ne de hayatıyla ilgili düşler kurabiliyordu.  Mesela evlenmek istiyordu istemesine; ama çalışmadığı için tek bir isteyeni dahi olmuyordu. Emekli babasının eline bakan Rana için işsiz bir genç olmak, yaman mı yaman zor işti. Kıvranıyordu iş diye. Bir işi olsa bir geleceği de olacaktı. Hayat artık okul  bitince değil iş bulunca başlıyordu çünkü. Tüm işsiz gençler gibi Rana da bunu çoktan bellemişti. Beş sene geçmişti böyle. Sınavlara girerek.

Doğu Karadeniz
Kursa giderse bu seferinde sınavda başarılı olacağı umuduyla nispeten sıcak geçen bir kışta kızlarını kursa göndermişti karıkoca. Rana kurstayken kaloriferi yakmamışlar, battaniyelere sarınıp oturmuşlardı. Evin buz gibi havasında sırf kızları bu kursun ardından gireceği sınavda başarılı olacak düşüyle ısınmışlardı az biraz. Rana’nın kurs dönüşüne yakın yakmışlardı kombilerini. Rana, daha eve girerken donan burnunun, üşüyen ellerinin sebebini anlar anlamaz içi yanıyordu emekli babasının ve çırpınıp duran annesinin halinden ötürü. Geceleri tek başına kaldığında ağlamaktan başka bir şey gelmiyordu elinden. Eli iş tutmadan eli para göremeyecekti. Bu da ne ailesine katkıda bulunması ne de bir geleceğinin olmaması demekti.   Yakıttan ettikleri tasarrufla kızlarını kursa gönderen ailesinin battaniye altında titrediğini bilmesi, gencecik yüreğini titretiyordu.

Prag
Kursun ardından girdiği sınavda da olmamıştı; o sınavdan daha da üzgün çıkmıştı Rana. Bir beden eğitimi mezununun o kağıtta yazılan sorulardan yana hiç şansı yoktu neredeyse. Zaten kötü geçen sınavın üşüttüğü elleri, kış boyunca battaniye altında tir tir titreyen anne babasının fedakarlıklarının boşa gittiğini düşününce daha da buz kesti.

Epeydir aklını kurcalayan şeyle meşguldü yine Lamia'nın zihni. Bir türlü yapmaya cesaret edemediği şeyi yapmaktan başka çaresi kalmamıştı Rana’nın sınavlardan eli boş çıkmasının ardından. Birilerinin kapısını çalıp bir şeyler i
Budapeşte
stemek çok ağrına giderdi. Hele bu birisi dayıoğlu olursa. Lamia’nın dayıoğlu Birkan, özel bir okulun müdürüydü. Kızı Rana'ya  bir iş ayarlardı belki de. Ya da en azından uygun bir zamanda işe alırdı Rana'yı. Beden eğitimi öğretmenleri, güvenlik görevlisi de olabiliyordu. Rana öğretmen olamasa bile güvenlikte çalışmaya da razıydı zaten. En iyisi gidip açık açık konuşmaktı dayıoğluyla. Hallerini biliyordu zaten Birkan. Onlara el uzatmayacak da kime uzatacaktı.

Tiflis
Ürkekçe bastı telefonun tuşlarına Lamia. Sekretere, Birkan ile görüşmek istediğini söyledi. Birkan yerinde yoktu. Sonra yeniden aramasını istedi sekreter. Lamia, “Kendisinin Birkan’ın halakızı olduğunu, acil ve önemli bir konu görüşeceğini” söyleyecek gibi olduysa da sekreter kesin bir tavırla birkaç saat sonra yeniden aramasını istedi Lamia'dan. Telefonu kapatırken Lamia’nın yüzü allak bullak olmuştu. Tıpkı umutlarının söndüğü her sınavdan sonra kızının yüzünün aldığı hal gibi.

Lamia, belki dayıoğlu Birkan arar diye bekledi bir süre. Birkan yerine dönünce kendisini kimlerin aradığını soracaktı mutlaka. O zaman halakızının kendisini aradığını öğrenecek ve Lamia'yı hiç bekletmeksizin arayacaktı elbette.

Hatay, Asi



Lamia, bu umutla iki gün bekledi. Birkan ne telefon açtı ne aradı. İki gün sonra yeniden telefona sarıldı Lamia. Birkan, yine yerinde değildi. Ondan iki gün sonra yine yoktu odasında. Lamia, sekretere kızmaya başladı içinden. Mutlaka ya yalan söylüyordu sekreter ya da aradığını Birkan'a bildirmiyor, bıraktığı notları ona vermiyordu. En iyisi kalkıp kendisinin gitmesi, ne istediğini kendi ağzıyla açık açık Birkan’ın yüzüne söylemesiydi.

Geniş bir alana kurulmuş okulun yerleşkesi, Ankara'nın girişindeydi. Ne zor gelmişti Lamia buraya. Yol uzun sürmüştü, sanki başka bir kente gidercesine. Yine de Lamia buna aldırmıyordu. Allah'tan otobüs buralara kadar geliyordu.  Yerleşkenin önündeki durakta indikten sonra  kapıdaki kontrolden geçip içeri girdi. İdare  binasına kadar epeyce bir yol yürüdü. İdari binaya gelince kapıda “Birkan'ı görmek istediğini” anlattı. Sorular uzayınca “Kendisinin Birkan’ın halakızı olduğunu” söyledi. Hemen içeri aldılar Lamia'yı.

Doğu Karadeniz
Lamia, müdür dayıoğlunun gösterişli odasındaki deri koltuklardan birine iğreti şekilde ilişti. Kaç yıllık eteğini ütülemiş, giymiş Lamia,  sanki o eski eteğin ütüsünü bozmak istemez gibi sırtını bile yaslamamıştı koltuğun arkasına. Birkan, hal hatır sordu. Sanki halakızının neden geldiğini sormak istemez gibi usuldan alıyordu her şeyi. Arada bir sekretere telefon açıyor, bir yerleri bağlatıyor, falancanın arayıp aramadığını, sipariş verdikleri malzemelerinin alınıp alınmadığını, bugün kaç öğretmenin izinli olduğunu soruyordu.

Lamia iyice ezilip büzüldü, bir kenarına sığıntılar gibi iliştiği koltukta. Bir türlü lafa giremiyor, derdini açamıyordu.  Sonunda Birkan bir şeyler karalarken tepeden inme girdi lafa,
Prag
-Birkan, biliyorsun benim kız mezun olalı beş yıl oldu. Hala bir işe giremedi. Babasının emekli maaşından başka hiçbir gelirimiz yok. Sokağa bile çıkamıyor çocuğum cebinde parası, ayağında giyeceği doğru dürüst ayakkabısı olmadığından. Gençliği evde çürüyüp gidiyor. Burası koca bir eğitim kurumu. Ona da bir yer vardır belki. Ya da bildiğin başka okullarda vardır. Öğretmen olmazsa güvenlik görevlisi de olabiliyor biliyorsun beden eğitimi öğretmenleri.

Birkan’ın yüzü hemen ciddileşti. Asıldı. O çocukluğundan beri yüzüne yapışmış olan yılışık gülüşü siliniverdi.  Belli ki dayıoğlu Birkan, duyduklarından memnun kalmamıştı. Yine de yüzünden o yılışık gülümsemeyi ihmal etmemeye çalışarak kafasının kelini kaşıdı.
-Şu gut hastalığından öyle çekiyorum ki, deyip sekreterden bir bardak su istedi.

Sekreter suyu getirdikten sonra yavaş yavaş içti Birkan. Lamia ellerini ovuşturup, dudaklarını ısırarak Birkan’ın ağzından çıkacakları bekliyordu. Birkan, konuşmadan önce pişkin pişkin gülümseyerek bakıyor, kendini ağırdan satıyordu.
-Sınavlara girdi mi Rana, diye sordu.
Lamia kızardı, bozardı.
-Girdi, girdi de.
-Yetmişin üzerinde alması gerek biliyorsun.
Brugge
-Biliyorum; ama burası özel. Daha geçenlerde sınav sonuçlarına aldırmaksızın kaç öğretmen aldığını anlatmıştın annenlerde karşılaştığımızda.

Birkan bir şey demedi. Masanın üzerinde duran bazı faturaları alıp incelemeye başladı. Giderek ezilip büzülen Lamia bir an önce çıkıp gitmek istese de kızı için yerinden kalkamıyordu. Dayıoğlu Birkan alenen savsaklıyordu. Kaç dakikadır kafasını faturalardan kaldıramamıştı bir türlü Birkan. Arada bir de telefon açıyordu sağa sola. Karısına telefon açtı en son. Bir on dakika konuştu  karısıyla. Daha sonra kızlarını aradı. Kızlarını epeyce şımarttı. Sonra yine faturalara eğildi. Birkan, Lamia ile değil; ama karısıyla kızlarıyla, arkadaşlarıyla sohbet için telefonla konuşuyor; Lamia’nın yüzüne değil; ama neredeyse kırk beş dakikadır önündeki şu topu topu üç faturaya bakıp duruyordu. Lamia kızarıp bozarıyor, içinden bir ses “Kalk git şu eli para görünce hem de ne zor günlerinde onun için yaptıklarımızı unutmuş görünen  hayırsızın, işini bilenin yanından” dese de içinden, kızı Rana için Birkan’ın tüm sonradan görmüşlük mü dese yoksa saygısızlık  mı dese bilemeyeceği hallerine katlanıyordu.
*****
Lamia'nın aklı eskilere gitti o an. Dayısının oğlu Birkan, yokluğu, darlığı en iyi bilendi oysa. O Birkan ki ne yoklukta büyümüştü. Şimdi hiç bilmez gibi duruyor olsa da.

Tiflis
Aynı yaştaydı Lamia ve Birkan. Aynı mahallede büyümüşlerdi. Aynı liseye gitmişlerdi. Birkan’ın babası, Lamia’nın dayısı küçük esnaftı. Küçücük dükkanının kirasını anca çıkardıktan sonra kalanla üç çocuğunu okuturdu. Karısı bir yandan kendi bir yandan gece gündüz çalışırlardı. Alnının akıyla, helalinden, kundura tamirciliğinden kazandığıyla geçindiriyordu evini üç çocuklu dayı. Birkanlar’ın evlerine et girmezdi hiç. Et niyetine paça, işkembe, kelle alırdı dayısının hem akıllı hem bilmiş karısı. Sırasıyla pişerdi paça, kelle, işkembe daracık evde. Birkan pek sevmezdi işkembeyi, kelleyi. O yüzden her akşam ille halasına gelirdi yemeğe. Yani halakızı Lamialar’ın evine. Halasının kocası memurdu. Düzenli bir geliri vardı. Lojmanda oturduklarında para biriktirmiş, küçük bir ev alarak kiradan da kurtulmuşlar, başlarını sokacak bir evleri olmuştu. Birkan, her akşam halasına gelir, halasının yaptığı  dolmaları, sarmaları başını tabaktan kaldırmadan yer yutardı. Halasının kocaman aşurelik tencerede mantı yaptığı günlerde, tek bir mantı tanesi bırakmazdı Birkan tencerede. Birkan, en az üç tabak mantı yerdi. Halası bazen tavuk haşlar, suyuna çorba, pilav yapar, pilavın üzerine haşladığı tavuğu koyarak ortaya getirirdi. Üç çocuklu halasının çocuklarından önce butlardan birini Birkan mutlaka kendi  tabağına alırdı. Köfteye bayılırdı Birkan. Zaten gut olmuştu eli para görünce et yemekten.
Muş

Birkan  liseyi, üniversiteyi her akşam halasında yemek yiyerek bitirdi. Akşam yemeklerinden sonra halasının evinde ocağa konulan çay demlenene kadar önce meyve yenilirdi. Birkan, yemekten sonra doya doya  meyvesini yer, çayını içerdi. Bardak bardak.

Hala kızları da okuyordu. Onların da ders çalışması gerekti. Ama misafirleri olduğu için akşamın bu saatinde iyice yorulmuş olan annelerine yardım olsun diye sırasıyla çay ikramlarında bulunurlardı.

Brugge
Birkan, çayını hemencecik içer, kızlar daha koltuklarına oturmadan bardağını bitirmiş olurdu. Biten çayını bir kez olsun yerinden kalkıp da kendi tazelemezdi. Epeyce üşengeçti Birkan. Çayının tazelenmesini istediği zaman, çay kaşığını hızlı hızlı karıştırır gibi boş bardağa vurarak ses çıkarırdı. Kızlardan o gün hangisi çay ikramına yardımda bulunuyorsa, Birkan'ın bardağını tez tez doldurur getirirlerdi. Birkan’ın  isteme tarzı buydu. Boş bardağın içinde çay kaşığını hızlıca karıştırır gibi çevirip ses çıkarmak. Lamia, o yüzden ne zaman bardaktaki şekeri karıştıran bir çay kaşığı sesi duysa, bir şey istendiği hissine kapılırdı. Hem de karşılıksız. Çayı karıştıran bir kaşık sesi, Lamia için sadece istemek, yeniden yeniden istemek anlamına gelmeye başlamıştı. Birkan, çaya da doyduktan sonra uykusu gelir, esnemeye başlardı. Ancak yetmişli yıllarda sokaklar tekin değildi. Hele de geceleri. Yetmişli yıllarda gençler, sağlı sollu ideolojilere ayrılmış, yetmemiş bir de kendi aralarında bölünmüşlerdi. Hiç gözünü kırpmadan karşıt görüştekilere kurşun sıkabiliyorlar, daha çocuk yaştayken başka bir çocuğun canını kılları kıpırdamadan alıyorlardı. Çok gonca sönüp gitti hiç açamadan o yıllarda.
Doğu Karadeniz

Birkan'ın uykusu gelince kalkıp eve gitmek ister; ama hiç tekin olmayan o yıllarda gece duvarlara sloganlar yazan, oraya buraya kurşun yağdırmak
için sokaklarda dolaşan  eli silahlılardan da çok  korkar, tir tir titrerdi. Halasının kocası, onu tek başına sokağa salmaya kıyamaz, evine kadar o uğursuz, tekinsiz saatlerde Birkan'ı götürür, bırakır, geri dönerdi. Kocası geri gelene kadar halasının, babaları geri dönene kadar da kızların içi içini yerdi her gece.

Kendileri de çocuk okutan, bir memur maaşıyla geçinen halası  da kocası da ellerinden geldiğince her türlü yardımı yaparlardı Birkan'a. Okul çantasından, ayakkabısından, pantolon kumaşına kadar alır verirlerdi artık kendi evlerinin de bir evladı olmuş yeğenlerine. Hatta bir keresinde memleketten misafir gelmişti Birkanlar'a. Tek bir genç. Birkan'ın annesi, Birkan ve kardeşleri ders çalışacak diye o gençle birlikte  çıkagelmiş, Lamialar'ın evine bırakmıştı genci. “Kendi evinin dar olduğunu, çocuklarının sınavlara çalışmaları gerektiğini” söyleyerek.

Tiflis




Birkan'ın halasının  kızları Lamia ve Güzide, artık kendi misafirleri olan gençle her akşam yemeğe çıkagelen Birkan’ın ikide birde çay, su, ekmek arası bir şeyler istemelerinden ne yapacaklarını şaşırmışlar, derslerine zaman ayıramaz olmuşlardı. O günlerde girdikleri  sınavlarında başarılı olamadılar. Zaman zaman içlerinden bağırmak, ders çalışmak istediklerini haykırmak geçse de anneleri bir tatsızlık çıkmasın diye kızlara mani olmuştu. O kalabalıkta, o  hengamede kızlar ne doğru dürüst çalışabildiler ne de uyuyabildiler.

Birkan böyle okumuş, neredeyse halasının evinde büyümüştü. Halasının sofrasına oturup yiyip içtikten sonra onlar da kendisi gibi birer öğrenci olan hala kızlarının elinden bardak bardak çay içerek. Her akşam yemeğini, meyvesini yiyip çayını içtikten sonra halasının kocası tarafından evine kadar bırakılarak.
*****
Lamia, oturduğu koltukta sabırla Birkan'ın telefon konuşmalarının bitmesini, öylesine karaladığı önündeki kağıttan başını kaldırıp kendisine bakmasını bekliyordu.  Birkan, sanki Lamia orada değilmiş gibi başka başka şeylerle ilgileniyordu. Lamia daha fazla dayanamadı;
-Kızım Rana için bir şeyler yap Birkan.
Birkan, yüzü sıkıntıya boğulmuş  halde  Lamia'ya baktı.

Muş
-Yerleşkeyi  genişletiyoruz. Yeni binalar yaptık. Öğrenci sayısını en az iki katına çıkartacağız. Yakında epeyce yeni eleman alacağız.  Rana bir dilekçe bıraksın.

Lamia, zaten çantasında hazır olan dilekçeyi, kızının resimlerini sevinçle Birkan’ın masasının üstüne bıraktı.

Lamia, kızı ve kocası o akşam çok mutlu bir akşam yemeği yedi. Senelerdir yüzü gülmeyen, kuaföre gidecek parası olmadığı için uzadıkça uzamış saçlarını hep at kuyruğu yapan Rana  bile saçlarını taramış, begüm yapmıştı. Nasıl da neşeliydiler o akşam yemeğinde. Umut doluydular. Hele de  Rana. Gözleri pırıl pırıl parlıyordu beş yıldır  ilk kez. Lamia, derin bir iç geçirip, şükretti Allah'a. Bugün dayıoğlu Birkan'a gittiği için. Beş yıldır yüzü gülmeyen kızı Rana'nın yüzü nihayet bugün gülmüştü.
*****

Okulların açılmasına az kalmıştı. Yeni öğretmenlerin alımı sırasıydı tam şimdi. Lamia ve kızı Rana, Birkan'ın bugün yarın onları arayıp haber vermesini bekledi günlerdir. Öyle ya yüzlerce dönüm ek alana inşa edilen yeni yerleşke eğitime açılıyordu  bu dönem. Kulakları telefonda bekliyordu ana kız, Birkan'dan gelecek haberi. Birkan bir türlü aramadı ama.
 
Ertesi gün okullar açılacaktı. Bir aksilik olduğunu, Birkan'ın kendilerine ulaşamamış olabileceğini düşünen Lamia, sessizce evden çıktı kızına pazara gideceğini söyleyerek. Lamia, yeni yerleşkeye geldiğinde ağaç dikimleri yapılıyordu onca geniş alanda.  Sekreter kız, Lamia'yı tanıyıp bekletmeden aldı Birkan'ın odasına. Birkan  odasında yoktu. Lamia bekleyecekti o gelene kadar.
Açık kapıdan sekreterin yanına girip çıkanların konuşmalarını duyuyordu. Tok sesli biri Birkan'ı soruyordu sekreter kıza.
-Birkan bey yerinde yok; ama bir misafiri var.
-Kim?
-Halasının kızı Lamia hanım.

Kısa bir sessizlikten sonra tok sesli adam, sesini kısarak sekreter kıza fisıltıyla,
-Hani kızı beden eğitimi bölümden mezun olan halakızı mı?
-Evet.
-Birkan bey söylememiş mi halasının kızına. Tam beş tane beden eğitimi öğretmeni aldık ya daha yeni. Eleman alımını kapattık çoktan. Tek bir beden eğitimi öğretmeni bile alacak halimiz kalmadı.

Tiflis
Lamia, bunu duyunca beyninden vurulmuşa döndü. Aylarca önce Birkan'ı ziyaret etmiş, ona kızı Rana için dilekçe bırakmıştı. Birkan da  dilekçeyi almıştı.  Şimdi bu, neyin nesiydi. Birkan unutmuş olamazdı Lamia'nın ziyaretini. Yoksa istememiş miydi Lamia'nın kızını bu okulda? Cevap bulamadığı bunca soru aklını karıştırdı Lamia'nın, yüzünü karıştırdı. Boğazı düğümlendi. Gözü karardı. Gözlerinden yaş boşandı. Birkan'ın masasında duran, not almak üzere masaya bırakılmış kağıtlara ilişti gözleri. Bir kağıt alıp bir şeyler çiziktirdi. Bu arada konuşmalar duyulmasın diye kapıyı kapatmak için yerinden kalkmış sekreter onu görünce,
-Not mu bırakıyordunuz Birkan beye, diye sordu.
-Evet, diyebildi titrek bir sesle Lamia.

Birkan, yerine döndüğünde pek neşeliydi. İşe yeni aldığı öğretmenlerle bir toplantı yapmış, hepsine iyi bir öğrenim yılı dilemişti. Sekreter kız,  “Halakızının ziyarete geldiğini ve masaya kendisi için bir not bıraktığını” söyledi. Birkan, hala kızının ziyaretini duyunca pek hoşnut olmadı. Hemen içeri girip masanın üzerine bakındı. Masada not filan yoktu; ama üzerine bir şeyler çiziktirilmiş bir kağıt gördü. Kağıdı aldı. Üzerindeki resmi görür görmez  ne anlatılmak istendiğini anladı.
Hatay, Asi

Lamia, küçük not kağıdının üzerine boş bir çay bardağı çizmişti. Hareketli olduğu belli olsun diye kesik kesik çizgilerden oluşan, her yöne en az beş altı tane daha çizdiği çay kaşıkları ile birlikte.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19 ‎Ekim ‎2011 ‎Çarşamba, ‏‎22:46:48
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
************

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci