18 Ocak 2015 Pazar

Kura Nehri Kenarında



Ne uzak ne yakın. Ne hepten yabancı ne tümden buralı. Çokça bildik; azından el. Ne bugünde ne gelecekte. Ne doğu ne batı. Haritada doğu ama… Toprakları, güneşin erken doğduğu yönde. Ama güneşin geç ışıdığı topraklar oralar. Oysa güneş, doğudan doğar.

 Doğunun o kentine güneş geç doğuyor, sanki doğu değişmişçesine. Aralık ayında, sabah saat sekiz buçuktan sonra ağarıyor ortalık. Akşam da altı buçuktan sonra batıyor güneş Kafkas dağlarında. 

Gepgeniş, durgun bir nehrin iki kıyısı boyunca kurulu Eski Tiflis.. Yemyeşil nehir, yüzükler takınmış köprülerden. Gerdanlıklar kıskanır kıyıları boyunca dizili eski taş yapıların ışıklarının  sudaki yansımasını. Yeşil ibrişim gibi şehrin ortasından geçen gepgeniş Kura Nehri suluyor boydan boya Tiflis’i. Etrafındaki ulu çınarların gölgesi sularına düşmüş  Kura Nehri kıyısında kayıklar demirli. Martılar uçuyor üzerinde. Nehirli kentlerin her güzelliğinden giyinmiş o kentin ortasında kalan  Eski Tiflis.


Eski taş köprülerin tümü de  güzeldir. Koca taş kütleler üzerine kurulu eski köprülerin ayakları kemerli olur kaç gözden ibaret. Eski taş yapıların kırmızı tuğlalı dış yüzleri nasıl da özene bezene işlemeli. Dantel kenarı dilimi gibi zarif köprülerin kemerleri. 

Her iki kenarında da kaç yüzyıllık evlerin dizildiği Kura Nehri’nin iki yakasını birleştirmek üzere bir de çelik bir köprü kurmuşlar üstüne yenilerde. Hiç yakışmamış. Birleştirmesine birleştirmiş nehrin iki kıyısını daaa… Bir yaka iğnesi olamamış ama; şöyle paha biçilmezinden.

Kura Nehri üzerinden üç koldan vızır vızır geçen teleferiğin altından martılar uçuyor. Aynı anda havada bu yandan öte yana üç çelik halatta sallanan teleferikler ile bir çırpıda geçiliveriyor öyle aman aman yüksek olmayan karşı tepeye. Tepedeki Kale’nin burçlarında gezenler var. Teleferikten Kale’de indikten sonra sisli o günde Kura Nehri’ni kuşbakışı seyrettik. Ulu doğu ladinlerinin, çamların arasından.  Biraz tırmanınca devasa kız heykeline ulaştık.  Kocaman, metal heykel,  nehrin öte yakasından  daha güzel görünüyordu gümüş ışıltısıyla. Yakından bakınca, kaba bir metal yığını halini aldı. Kırmızı tuğlaları şaşırtmalı desen oyunlarıyla dizilmiş, iki, üç katlı uzun bir yapı var heykelin yakınında. Eski yapılar, usta sanatçıların, mimarların kalıcı imzası. Belli ki Tiflis’ten çok yetenekli mimarlar geçmiş. İz bırakarak. 


Güngörmüş şehirlerin suskunlarından Eski Tiflis. Suskun; ama bu suskunluğu tevazuundan. Az buz değil taşın sanat olup köprüye, eve dönüştüğü yapılarındaki mimari incelik. Danteller örmüş o mimarlar tuğlalardan, taşlardan, ahşaptan. Yüzükler takmışlar yeşil Kura’nın üzerine, boz taşlı köprülerden. Neredeyse elden geçmemiş, yenilenmemiş yani restore edilmemiş tarihi bina kalmamış. Ki Kura nehrinin iki yakası bu eski binaların doluştuğu hazine sandığı gibi. Yeşil nehir de o sandığın nazlı kurdelası sanki. Havası ılık. Oysa Kafkas soğuğu, ayazı bekliyordum giderken. Yalancı yağmurlarını bilirim Avrupa’nın. Orada da var o yağmurlardan. Tiflis, iki arada bir derde kalmış bir kent. Batılı mı doğulu mu kararsız bir kent.

Kıyıdan yukarı çıkan kısa sokakların iki yanındaki evler arasından bakılınca aşağıda kalan hamamların yarım silindirik kırmızı tuğlalarla kaplı kubbemsi damları, alıp götürüyor aklı başka zamanlara. Yukarı çıkan dik  yokuşlu sokakların iki yanındaki eski evlerin altlarında olduğu gibi Hamamlar bölgesinde de küçücük, bir göz  hediyelik eşya dükkanları var. Küçük dükkanların duvarları, hemen hepsinin kapakları kilitli cam dolaplı raflarla kaplı. Keçemsi bir kumaştan dikilmiş hediyelik eşyalar ile  buz dolabı mıknatısları gırla gidiyor bu dükkanlarda. Ters çevirince içine bir şeyler koyup içilebilen boynuzdan kadehler vazgeçilmez hediyelik eşyalardan. 

Her şey çok pahalı… Gürcistan parası larin, bizim paramızdan daha değerli. Seksen beş kuruşları, bizim bir liramızı alıyor. Görünürde iş imkanı öyle fazla değil. Daha çok turistlere hizmet eden ve hınkalla haçaburinin baş yemek olduğu restoranlar ve hediyelik eşya dükkanları göze çarpıyor iş yeri olarak.
Pazar yeri, yaklaşan yeni yıl dolayısıyla yeni yıl süsleri ile doluydu. Noel Babasından, Noel şapkasından, çorabından, balonlardan, püsküllere her şey vardı. Pazar yerleri hep aynı, bir cümbüş. Pazardaki, çarşıdaki satıcılar neredeyse  hepten kadın. Önlerinde tezgah niyetine bir karton kutu, içinde Allah ne verdiyse. Kah muz, kah armut. Hatta ananas. Gece bile üşüye üşüye onları satacaklar, kazandıklarıyla da eve ekmek götürecekler. Mısır ekmeği severler oralarda. Mısır unu götürecekler belki akşama eve. Bizim pazar yerleri daha rahat ve renkli. Çok zengin bizim pazarlar. Çünkü böyle verimli topraklar, böyle bereket yok hiçbir yerde. Bunu her gittiğim yerde görüyorum; pek çok kişi gibi. Gördükten sonra da söylenecek tek bir şey var; “Bizim ülkemiz gibisi yok.”

Pazarda, Türkiye’den yaş meyve sebze getiren iki TIR şoförüne rastlıyoruz. “Natali Abla” ya da “Mama” dedikleri, Türkçesi  kusursuz Gürcü kadının konukseverliği ile karşılaşıyoruz TIR parkında. Gürcü kadın, başında beresi, içi cam elyaflı naylon yeleği, sağlam botları ile sebze halinin altını üstüne getirirken tam patron havasında. Çok zenginmiş. Türkçeyi İstanbul’da öğrenmiş. O da oraların Hanım Ağası. Belli.

Natali’nin kayınbiraderi ve onun karısı da pazarda çalışıyor. Pazarın girişindeki Natali’nin suntadan derme çatma kulübesinde bize kahve ikram ediyorlar. Kahve ikramından önce ille de Türk kahvesi isteyip istemediğinizi soruyorlar. Hiçbir kahvenin lezzetinin Türk kahvesinin lezzetini tutmadığını bilenlerdeniz biz de. Oldukça siyah Türk kahvelerimiz tez geliyor. Belli ki pişirme usulü biraz farklı. Fincanlar da bizim fincanların üç misli. Her adı Türk kahvesi olan kahve, bizim kahvelerin tadında değil. Pazar yerindeki kahve,  alıştığımız Türk kahvesi  tadını veremese de iç ısıtıyor hiç değilse.

Daha önce de bir molada tarihi ara sokaklardan birinde çay içmiştik. Küçük kafenin kapısının tam karşısında Tiflis’in en eski kilisesi vardı. Kafenin içindeki ışıklandırma ustacaydı. Sanki taş yontu hissini veren; ama aslında kireç olduğunu sandığım sıra sıra dizili kabartmalar nakışlı şekilde delikliydi. Kabartmaların içlerindeki lambalar yanınca seyretmesi çok zevkli bir ışık gölge oyunuyla aydınlanıyordu içerisi. Dekor tamamen ora kültürünü yansıtıyordu. Sıcacık, rustik. Her şey ahşap. Ve sandalyesinden, koltuğuna ille de köy tasarımlı, kırsal. Klasik Rus romanlarında anlatılan mobilyalar sanki canlanmış gibi. Bu çağda, eski bir çağa konuk olurmuş gibi. O ortam, klasik Rus edebiyatındaki bir kitabın sayfalarındaki betimlemeleri okumak değil de o sayfalarda gezermiş hissini veriyor. Kitaplarda kelimelerle anlatılandan çok daha fazlasını o kafede ilk  bakışta bir çırpıda görüveriyor insan. İçerideki ışık oyunlu aydınlatma, kafalardaki her düşünceyi eliyle şöyle silkip savuruyor, sağa sola fırlatıveriyor. Başka bir şey düşünemez oluyorsunuz oradaki her ayrıntının inceliğinde. Sanatkaraneliğinde. Mimarinin bir şehrin kimliği, kişiliği, ruhu olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.

Köşedeki küçücük masanın iki yanını çeviren köşeli sedirde oturuyoruz. Masanın üzerinde kadifemsi dokuda kızılcık renkli, desenli, kıymetli bir örtü serili. Anneannelerden kalma sanki. Rastladığımız pek çok satıcı ve garson gibi buradaki garson çocuk da  Türkçe biliyor. Garsonluk yaptığı İstanbul’da öğrenmiş Türkçeyi. Kimi çaycılık yapmıştı Bodrum’da kimi de ne iş bulduysa çalışmıştı. Çay söylüyoruz. Çok geçmeden üzeri çiçekli porselen çaydanlıkta geliyor. Çay fincanları porselen. Şeker, porselen bir kasede. İçinde biber ya da karabiber olduğunu düşündüğüm bal kabağı şeklindeki kavanoz, çok yakışmış masaya. Gerçek bir bal kabağı da kafenin ahşap giriş  kapısının önündeydi.

Hani bizim Side’de, Alaçatı’da akşamları doldurulan sokaklar havasındaki otellerin de olduğu bir sokağa dizilmiş masalar,  yemek yemek isteyenler için.  Sokaktaki beyaza boyalı bir duvardaki dekoratif penceredeki el işi perde hemen gözüme takılıyor. O, ipi metal olan dantel perdenin resmi çekilmez mi hiç? Perde, küçük yuvarlak demir halkaların zincir halinde dizilmesiyle yapılmış. O kadar güzel  verilmiş ki demir tülün kıvrımları, kenar bağ yerleri. Tepedeki ucu dilimli tek parça öyle kumaş perdeymiş gibi duruyor ki. Tığla örülmüşçesine güzel olan  metal işlemeden, süs olarak asılan metal perdeye harcanan el işçiliği ve o işçiliği becerebilecek usta her yerde bulunacak cinsten değildi. Sanatçı olmak zor. Ancak sanatçısı bol şehirlerde o sanatçıların emekleri sonucu çıkan eserlerle  dopdolu sokakları gezmek doyumsuz bir şölen.
Eski Tiflis’ten uzakta kalan, iki katlı kendi halinde bir ev gibi gözüken yapıya bakınca içinin nasıl da tablo gibi işlendiği hiç akla gelmiyor ilkten. Ama bir kere o yapının kapısından içeri adım atılmaya görsün. Neler görülüyor neler. Ve kapısından içeriye sıcacık hislerle girilecek yapılar öyle yapılar. Beton binaların griliğinden uzak. Ruhu, asırlardır dipedinç.

Biz, şimdi restoran görevi gören binanın uzun bir masadan başka bir masa alamayacak genişlikteki ve kalabalık tek bir grup için  ayrıldığı belli genişçe odasında ağırlanacağız. İçindeki kalın odunlar alevler çıkararak yanarken çocukluğumuzdaki masal kitaplarına dalmışız hissi veren kuzine ateşinde ısınmak, kuzinede yanan odun alevlerini seyretmek öyle bir haz ki. Tavana yakın  kalın ahşap raflarda, kapaklarının üstü desenli bezlerle bağlanmış, pek de büyük olmayan turşu kavanozları dizili. Oturduğumuz masa, eski görünümlü. Ahşap. Burada masalara kolay kolay amerikan servis koyulmadığından çatal kaşık doğrudan masaya bırakılıyor.

Büyükçe üçgenler halinde  dilimlenmiş peynir geliyor, peynir tahtasında. Kaşar cinsi. Tadına doyulmuyor. Hemen “Nereden bu peynirden alabileceğimizi” soruyoruz. “Kendilerinde olduğunu” söylüyor garson. Bayağı da pahalı. Kilosu otuz beş larin. Yani otuz beş liradan hayli fazla kilosu. Bir kereliğine olduğundan aldırmıyoruz, az da olsa peynir alırken.

Orada adet, ne isterseniz masaya kocaman bir tabakta çokça gelmesi. Herkes kendi istediğini söylüyor. Sonra ortaya gelenler ortaklaşa yeniliyor. Ben kuzu yemek istiyorum. Lokum gibi pişmiş kuzu pirzola. Buralarda ancak Doğu Anadolu’da kendi kendine çayırlarda yaylıma çıkan sürülerin etlerinde bulunur bu tat. Bolca turşu ikram ediyorlar. Haçaburi de geliyor ortaya. Bizim kaşarlı pidemizin yuvarlağı yani. Üçgen dilimlenmiş. Bir koca tabak dolusu yumruk büyüklüğündeki bir çeşit mantı olan hınkal çok lezzetli. Hınkal, bizim mantının kocamanı. Açılan hamurdan yapılan keseciklerin içine bol baharatlı ve tuzlu kıymalı harç konuluyor. Sonra kesenin ucu büzdürülüyor. Sap şeklini alıyor. Keseciklerin haşlanmasının ardından hınkallar ille de elle yenilecek. Bir peçete alıp sapından tuttuysam da peçete hamurun nişastasına yapıştı. İlk hınkal, kuralına uygun yenilemiyor nedense. Hınkal, tepeleme dolu geliyor masalara koca tabaklarda. Küçük bir porsiyonda beş tane var. Tanesi dört larin. Hınkalın tüm lezzeti içindeki suyunda. Suyu dışa sızdırılmadan küçük ısırıklarla yenecek. Lezzeti harika.
 
Biraz dolanıyorum o restoranın içinde. Oldukça geniş ve pek çok masa olan aydınlık salonunun bezemeleri, döşenmesi, yerleri, süslemesi, dekoru enfes. Yerler özel seramiklerle kaplı. Bizim Ülkemiz’de yapıldığına eminim o yerdekinden duvardaki sırlı çömleklere kadar tüm seramik şeylerin. 

Duvarlarda kalın tahtadan, sağlam, eski görünümlü raflar sıralanmış. Tavan, çok işçilikli. Koyuca pastel gök mavisine boyanmış. Boncuk mavi değil ama. Ve o mavinin üzerine beyazdan bir çok figür resmedilmiş. Nasıl işlemişler sabırla. Bazen eski bir sandık çıkıyor karşıma. Yanlarında eski çini sobalar. Ben bunları klasik eserlerde betimleme olarak çok kez okumuştum. Gözlerim o zaman bu ortamı satırlarda görmüştü. Şimdi gerçeğinde dolanıyor gözlerim. Tam bir görsel edebiyat şölenindeyim. Mutluyum.

Daha önce pek çok Avrupa kenti görmüşlüğüm vardı. Hatta bazılarına epeyce kez gitmişliğim. Ama nedense hep doğudaki medeniyetleri merak ederdim. Oranın suskun, parlatılmamış; ama sönük görünse de özü ışıl ışıl, mimarisinin bambaşka güzellikte, işçilikte olduğu kentlerini görmek isterdim. İşte ilk kez doğudayım. Kafkaslar’da bir yerlerde. Ve iyi ki bu bezemeleri satırlardan okumuş gözlerim şimdi gerçeğinde geziyor burada. 

Restoranların içi ille de eskiden Tiflis evlerinde hangi malzemeler kullanılmışsa o malzemelerle yenilenmiş. O yüzden çok çabuk kabullenilen, sıcacık ortamlara sahip çoğu. Bir de yollar, sokaklar… Asfaltla tanışmamış o kent. O yüzden güzelliği biraz da. Yollar hep Arnavut kaldırımı. Sokaklar kesme taş. Görmüş geçirmiş bir kent Tiflis, dedim ya.

Küçük çömleklerde bir şeyler sunuldu bir restoranda, yan masaya. Çorba sanırım. İçindeki barbunyaya benzer kıvamı koyu yemeği masadakiler tabaklarına taksim ettiler. Çatalla da yediler. Orada barbunya çorbası ya da çorba sandığımız koyu kıvamlı yemek çatalla yeniliyor.

“Tıpkı biz” dedirten o kadar çok şey var ki Tiflis’te… Yanılmıyorsam Parlamento Binası karşısındaki kaide görevi gören kocaman bir direğin üzerinde altındanmış hissi veren atlı heykelin olduğu, tüm dünyanın en lüks markalarına ait mağazaların dizildiği caddede atlı heykele bakarken  arabalar ardı ardına korna çalarak caddeye girdi. Ve önünde atlı heykel olan Parlamento Binası olduğunu sandığım büyük ve beyaz yapının önünde durdular. Oldukça kalabalık konvoy, düğün konvoyuydu.
Arabaların hepsi de lüks. Çoklukla jip. Orada vergi çok düşükmüş bu  yüzden araba vergisi tasa değilmiş. Onca lüks arabanın çok azı sapasağlam. Hep bir yerleri çarpık, hasarlı. Vuruk dökük. Nedeni hemen görülüyor. Caddelerdeki arabaların hızı, yarış pistlerine meydan okutuyor. Bizi getiren şoförlerden biri, asla iki yüz kilometrenin altında seyretmekten hoşlanmazmış mesela. Yolda yanınızdan öyle geçiyorlar ki yüreğiniz ağzınıza geliyor. Bu geçiş, başka araçlara çarpmak demek zira. Her an bir kaza, ha oldu ha olacak Tiflis yollarında. Ve bir akşam, hava kararmışken gözümüzün önünde çok büyük bir kaza oldu. Biz kıl payı kurtulduk.

Yemeğe gidiyorduk. İlk kez bir şoför çat pat da olsa İngilizce konuşuyordu. Birden dünyadaki en pahalı ve lüks arabalardan  biri vınlayarak rüzgar gibi geçti sağ yanımızdan. Ve o vınlama kulaklarımızda hala uğulduyorken bir başka vınlama çalındı bu de kulaklarımıza, sol yandan. Birbirinden lüks iki araç yarışıyordu onca trafiğin, kalabalığın içinde besbelli.

Her şey saniyeler içinde oldu. Çok çabuk. Ve rüzgar hızında. Vınlaya vınlaya. Solumuzdan geçen araba, üç şeritlik yoldaki orta şeritte seyreden aracın önüne geçip yarıştığı  sağdaki arabaya yanaşmak  istemiş olmalı. Burnunu sağa kırınca toparlayamadı anlaşılan. O hızla direksiyon hakimiyeti kaybedilmeyecek şey değil zaten. Birden burnunu sağa kıran araç havalandı ve kendi halinde sağdan seyreden başka bir aracın üzerine düştü. Sonra yere yuvarlanıp taklalar atmaya başladı. Bizim bindiğimiz jipin sürücüsü, “Stupid / Aptal” dedi bize kaza yapan aracı göstererek. Bu arada bizim çığlıklarımız dünyayı tutuyordu. Ama şoför, bu görüntülere  alışkın olduğundan oldukça soğukkanlıydı. Aşırı hızdan dolayı kaza yapan aracın üstüne düştüğü,  içi yaşlıca kişilerle dolu yine dünyanın en lüks araba markalarından biri olan aracın önünde oturan kır saçlı adam, elini yumruk yapmış kızgın kızgın haykırıyordu tepelerine düşenlere. Tepesine araç düşmüş arabanın önü kalmamıştı ve önden dumanlar çıkıyordu. Epeyce ilerde de hız yüzünden kaza yapan  arabayı ters dönmüş halde gördük.
 
Bu arada yarışan diğer  arabadakiler durup yardıma koşmuş, yolda seyreden diğer araçlardan inenlerle birlikte ters dönmüş arabanın kapılarını açmaya çalışıyorlardı. Sürücü kapısını açmış ve direksiyondaki hız delisi çılgını çıkarmaktaydılar.

O eskilerin suskunluğu, görkemi, yerine bir daha yenilerinin yapılamayacağı kadar ustalık, emek, ince bir ruh, sanat, mimari sevgisi gerektiren o görkemli kentin bu motor sesli vınıltısı, Tiflis’in en korkunç yüzlerinden biriydi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.12.2014, 14:37
Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci


Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci