21 Şubat 2015 Cumartesi

Koyunun olmadığı yerdeki keçiler

Dünyada ne kadar ileri ülke varsa bu gelişmişlikleri atlamaksızın her konuda gelişmişlikleri anlamına geliyor. Gelişmişlik, sadece sanayide ve teknolojide kalmıyor. Başta tarım, edebiyat, sanat, spor, bilim, ekonomi,  sanayi, teknoloji olmak üzere her alanda ilerleme kaydetmiş oluyor adlarını hepimizin bildiği gelişmiş ülkeler.

Gelişmemiş ya da az gelişmiş ülkeler de zenginin malı züğürdün çenesini yorar hesabı kendilerini onlarla karşılaştırıp, gıpta ile o devletlerden bahsediyor kah gazetelerde kah eş dost ortamında. İşin siyasi ya da politik yanını bu konuyu iş edinmişlere bırakıp önce kendi kapımızın önünü temizlemekte atacağımız adımlara bakmak,  bu konuşmalarda hatta  özenile bezenile yazılan yazılarda da  kendince bir üslupla anlatılıyor. Pek çok kişi oralarda yaşamayı düşlüyor. Gidenler, göçenler de olmuyor değil o yaban ellere. Bunların çoğu beyin gücü türünden göçler.
 
O çok öykünülen batı ülkelerindeki  trafik anlayışı, kuyruk yani sıraya girme anlayışı, yaşlıya, hastaya, çocuğa, tüm kadınlara, insanlara, doğaya, çevreye, sağlığa, temizliğe, hayvanlara yaklaşım anlayışı madem onca beğeniliyor da neden biraz gayret gösterip zaten kültürümüzde, geleneğimizde belki de her milletten önce varken bugün yitmekte olan değerleri uygulamaya kendimizden başlamıyoruz o halde? Başlamıyoruz. Başlayamayız da. Neden mi?

Çünkü yapmak yerine konuşuyoruz bolca; genel doğrular olup olmadığına bakmaksızın hem de. Sanki “Aynası iştir kişinin; lafa bakılmaz” diyen toplum değilmişiz gibi. Yani dediğimizin tersini yapıyoruz en çok. Zira öyle sık “Bence” diye başlayan görüş var ki. O halde yurdumuzda nüfusumuz kadar, yetmiş yedi milyon görüş olması muhtemel tek bir konuda bile.

İthamları pek seviyoruz. Birinin yaptığı işe dil uzatırken  en önce dönüp de kendimize bakmıyoruz. Özeleştiriye hiç meylimiz yok; ama eleştiriye gelince bülbül kesiliyoruz. Eleştiriyoruz kantarın topuzunu kaçırarak, hakkedilmedik şekilde; ama eleştirildiğimizde feryadı basıyoruz. Duman ediyoruz etrafı. Oysa eleştirilmek, eleştirinin değerini  bilen için iyi bir veridir. Açığı,  noksanı, göze batan yanlarımızı görmek için aynalara hiç bakmıyorsak eğer, açık yüreklilikle karşımıza dikilmiş en dobra aynadır yerinde ve gerçek eleştiriler. Eleştirilere tahammül, olgunluğun zirvesidir.
 
Çuvaldızı kendimize batırmıyoruz hiç. Çuvaldızın adını bile duymaya tahammül edemiyoruz; değil kendimize batırmak. Oysa çuvaldızı kendimize batırmadıkça ortalığı batırıyoruz bir güzel. Ama başkalarına çuvaldızlar, şişler saplamak gırla gidiyor.

Konuşma esnasında her şey eleştiriliyor. Bu doğal bir hak elbette. Ama bir  şeyi eleştirmek için o şeyden birazcık da olsa anlamak gerek. Haaa, o şeyin diyelim ki tabelası altında bulunmak bile bazen birilerince o konudan anlamak anlamına gelebilir.  Yani bir doktor arkadaşla muhabbet sonrası ya da internetteki tıbbi bilgileri okuduktan sonra  doktor kesilebilir biri. Veyahut da yazın tanıştığı bir İspanyol’dan, bir İngiliz’den birkaç kelime öğrenmekle o dilleri çok iyi konuştuğunu bile sanabilir derdini, kendi dilinde doğru dürüst anlatamazken. Kem kümden öte bir ifadede bulunamazken. 

Derya kadar derin bir konu elbette herkesçe hakkıyla bilmezken bir bakarsınız  o denizinin yalnızca kıyılarında, sığlıklarında  herkes kadar  bile gezinmemiş biri, kendini o deryayı kat eden yüzücü sanabilir. Oysa o yüzüş, gerçek yüzücülerin kahkahalarla güldüğü, kafa suyun üstünde bir o yana bir bu yana çevrilerek seyreden, “Eşek kulacı” denilen  güya yüzüştür. Ancak denizlerin derinliği dururken ayakların yalnızca  kıyı sığlığına değmiş olmasının bile denizi aşmak sanılmasındaki derin cehalet, denizin en dip noktasının koyuluğundan bile karanlıktır.

Her  denizde yüzülebilir mi; hem de eşek kulacıyla? Her yüzme seyircisi o stili alkışlar mı? Alkışlayan olacaktır elbette. Irmakta, çayda bile çimmemişler alkışlamasın da ne yapsınlar sonuçta suda kulaç atıldığını gördüklerinde? Bu stili alkışlayanlar da eşek kulacıyla yüzenlerdir mutlaka.  Yahut da suya girmekten korkanların alkış tutmaktan başka ellerinden ne gelir?

Sudan korkanın veya  ayağını bile suya sokamayanın, hiç denize düşüp de kulaç atmamışın yanında eşek kulacıyla da olsa yüzmek büyük iştir. Ama iş o ki, Boğaz’ı yüzerek geçebilmek.
 
Boğaz’ı yüzenlerin karşısında eşek kulacıyla yüzenler iyi birer seyirci olurlar; ancak öte yandan  ayağını suya sokamayanların karşısında da olimpiyat şampiyonu edasına bürünebilirler. Yani koyunun olmadığı yerdeki keçiler gibi Abdurrahman Çelebi kesilip, bilmişlik taslayıp ahkam bile kesebilirler.

Herkes bir olimpiyat şampiyonu gibi yüzemez; ayrıca böyle bir zorunluluğu da yoktur. Yoktur da, açık denizlere kulaç atıp, dalgaları aşmış bir yüzücünün de hakkı verilmelidir.

Derin denizlere açılmamış sığ bir zihniyet, derin denizdekilere dil uzatabilir. Küçük ve sınırlı bir çevrede geçerli olabilecek bu tutum, gerçekçi her ortamda, gerçek sanat kuralları, gerçek edebiyat kuralları, gerçek spor kurallarıyla teste tutulduğunda sönen bir balon olacaktır. Yüzmek bir örnekti. Başka örnekler de var.

Bir lise öğrencisi kompozisyonunu geçemeyecek, imla, üslup, dilbilgisi hak getire bir çalışma başyapıt edasıyla salınabilir mesela.  Eş dost arasında  şarkı söyleyen biri o günün, o anın primadonnası olabilir; ama hiçbir zaman bir Nesrin Sipahi olamaz.  Yine de kıyısından köşesinden bir işe bir şekilde bulaşmış biri,  o iş için o kadarcık edinimi yeterli görebilir.  Ve “Ben oldum” sanır kendini kolayca.

İşte o anlayışlar, yaklaşımlar, algılar, kendini kandırırken çevreyi de kandırma çabaları için en sevdiğim ifade yüzyıllar önce söylenmiş; “Kişi kendin bilmek gibi irfan olmaz”  ya da,
“İlim, ilim bilmektir,
İlim, kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsin
Bu nice okumaktır”

Bu öyle okumaktır ki, “Benim oğlum bina okur; döner döner gena okur” dedirtir. Tadı da kabak tadındadır.

Ah şu başka türlü görünmek çabasıyla etrafı kandırmalarımız! O kandırmalara kendimizin bile kanmış gibi yapmalarımız… Kendi yalanına inanan yalancı durumlarına düşmelerimiz… Koyunları görmezden gelip ortalarda hiç koyun yokmuş gibi davranırken keçilere Abdurrahman Çelebi payeleri vermelerimiz…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.12.2012,Cuma




Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci