2 Mart 2015 Pazartesi

Eğer ile Meğer Evlendiğinde

-Aksaray’ın Yeşilova’sının bir atasözünden yola çıkarak-

Asla   “Eğer”, “Meğer” ve “Keşke” dedirtmeyecek kadar geniş açılı pencerelerden dünyaya bakıp, gördüklerimizi doğru değerlendirebilmemizi  dilediğimden bu yazıma tema olarak pencereleri seçtim.

Düşmeli kalkmalı, dibe vurmalı zirvelere çıkmalı,  ne oldum delisi olmaktan neydim ne oldum çizgisine gelmeli, kurdun kocası durumuna düşmekten kurnaz tilkilerin elinde oyuncak olmaya, acısıyla tatlısıyla, iyi günü kötü günüyle hayat geçedururken o hayatı kendimizce anlattığımız birkaç vurucu sözcük dökülür dilimizden.



Sıradandır çoğu anlatımımız. Havadan sudan. Ondan bundan. Kimi sözcükler ise sırası gelince söylenir… Yerlerini alacak başka bir sözcük de yoktur onların. İlle de onlarla girilir lafa; onlarla biter cümleler.  Hani iz bıraka bıraka  gelip geçmiş de geçerken de  delip de geçmiş olayların ardından kullanılır onlar. Onlar, bir anlatımın rengidir. Yalnızca bir şeyler bağırlarını delip geçerken o şeyleri çekenlerce duyumsananların gelgitleridir. Konunun hangi yöne seyredeceğini gösteren yol işaretleridir. Yürekte kalmış izlerin habercisidir. Derininden. Yel olsa da uçuramaz o sözcükleri hiçbir şey; ama hayatın ne yellerinin, ne fırtınalarının uçurduklarını topu topu o üç sözcük vurgular;
 Eğer; Meğer; Keşke.

Baştan gelip geçenlerin bazıları acıtırken en anılası olanlar, anlatanı da dinleyeni de güldürenlerdir. Anlatanın dahi gözlerinden yaş getirten, yanakları ağrıtarak güldüren olaylar olsaydı keşke bahsettiklerimiz hep. Ya da dinlediklerimiz. Öyle olmaz oysa çoklukla. Kimi yaşanmışlıklar burnun direğini sızlatır; ciğerleri pareler; yürekleri dağlar. O hatırlanıldığında iç acıtan bahisler, sıradan sözcüklerle bitmez. Pekiştiricileri vardır ille de. Üç tane. Biri söylenince, peşi sıra pekişe pekişe gelir diğer ikisi de mutlak. Ya “Eğer” denilir ilk olarak ya “Meğer”… Sonuç çıkarmaya gelince sıra, işe “Keşke” karışır bu kez.
"‘Eğer’, ‘Meğer’ ile evlendiğinde çocukları ‘Keşke’ olurmuş” der Aksaray’ın Yeşilova’sının bir atasözü.  

Hepimizin “Eğer”leri de vardır, “Meğer”leri de. En çok “Keşke”ler olmasa keşke.

“Eğer”ler, yalnızca varsayımlar üzerinde konuşurken masumdur. Gerçekler hakkındaysa konunun  düş kırıklığı yaşatmış yanılgı dolu bir olgu olduğunu  baştan haber verirler. “Eğer”,  kendimiz ya da çok yakından birinin başına gelenler anlatıldığında  kullanılıyorsa, o zaman onlar için bir şeyler yolunda gitmemiştir. “Eğer o yol değil de öbür yol olsaydı başa bunlar gelmeyecekti” pişmanlığının da içine düşülmüştür. Pişmanlıklar közdür. Malum, közler, sönmüş gözükse de için için yanan ve yakan ateştir. Kim ister ateşlere düşmeyi?

 “Eğer”, imdat sözcüğüdür. Eğer öyle yapılmamış olsa idi şimdi kor ateşlerde közlenilmeyecek, duru suların eteklerinde serinlenilecekti elbet. Bir kez “Eğer” ile başlanılmasın bir anıya… Baştan belli ki sonu pek hayırlı gelmeyecektir.

“Eğer” ile anlatılan her ne ise, “Meğer” hemen onun ardından gelir. Ya da “Meğer”, “Eğer”in takipçisidir. Birbirlerinin ikizidir bu sözcükler. Biri söylendiğinde öbürü ha söylendi ha söylenecektir.

Bu yüzdendir “Eğer”in sadece akla gelebilecek tüm olasılıkların düşünüldüğü akıl yürütmelerinde kullanılmasını sevmem. “Eğer öyle olursa ardından şunlar olacaktır büyük ihtimalle” ya da “Yok eğer böyle olmaz da şöyle olursa şunları da göz önüne almalıyız” diye beyin fırtınası eserken kulağa en güzel gelir “Eğer”. Bir de “Eğer”, en çok şiirlere yakışır. Rudyard Kipling kullanımıyla mesela. Öğüt verirken güzeldir “Eğer” sözcüğü.  Yalnızca, “Eğer bir dakika daha geç kalsaydınız sonuç iyi olmazdı” müjdeleri dışında iyi haber vermez eğerler.

Hani desek ki, “Eğer sevgisizlik, hırs, para, kalpleri ele geçiren putlar insan ruhuna hakim olsaydı, o zaman  tüm sözlüklerde ezim ezim ezilecek sözcükler hangileri  olurdu?” Kabaca sözlük desek de aslında insani duyarlılıktan, yürekten inleyerek harf harf dökülecek ilk sözcükler,  “Sevgi, insanlık, insani değerler, hoşgörü, halden anlama” olurdu o vakit. Ve o kavramlar dallardan sonbahar yaprağı gibi döküldüğünde geriye kupkuru, yeşilsiz ağaçlar kalırdı. Meyvesiz, çiçek açmayan,  gölgesiz ağaçlar. Baharı da sonbaharı da kupkuru ağaçlar. Kökten kuruttuğumuz ne olursa olsun onu kuruttuğumuzu gördükten sonra bu sefer pişmanlık içinde hangi sözcükleri kullanırdık?  Eğer, bir gün olur da kendi iç dünyamızı, başkalarının dünyalarını bu hale getirirsek o zaman gizli ya da saklı; ama mutlaka gözlerden yaşlar akarak söyleneceklerin başında “Meğer” ile başlayacak cümleler gelmez mi? “Ne büyük hata içine düşmüşüz. Yanılmışız. Oysa o zamanlar ne kadar da haklı olduğumuzu, doğru yaptığımızı düşünmüştük. Bu sonuçları hiç düşünmemiştik” sitemlerinin kapıları, “Meğer” anahtarı ile açılır.
 
“Meğer”, bir iç dökmedir. Aldanmanın, yanılmanın, yanlış yapmaktan duyulan kederin en özlü vurgusudur. Keskin. Lafa “Meğer” ile giriliyorsa ya anlatanın şaşakaldığı bir şey dinleyeceğizdir ya da şaşakalacağımız beklenmedik bir şey işiteceğizdir. Sürprizli sonuçların ön habercisidir  “Meğer”.

Ve “Meğer”in ardı sıra gelen cümleler de kesinkes “Keşke” ile başlar; “Keşke o hataya düşmeseydik”;  “Keşke buna sebep olmasaydık” dillere pelesenk olur pişmanlık dolu anlarda. “Keşke vaktinde görebilseydik bugünleri de bunlar başımıza gelmeseydi” diyen, bir daha kolay kolay mutlu olamaz. Keşkeler, yakıcıdır.

“Eğer” ile  “Meğer”in bir araya gelmesinden sonraki “Keşke”li aşama, dönüşü olmayan yoldur. Köprülerin yıkıldığı, gemilerin yakıldığı çaresizliktir. Dövünmektir; dönüşsüz noktalarda. Keşke o aşamalara hiç gelinmese ya da olabildiğince az gelinse.  

“Eğer”in de “Meğer”in de dilde olmaması, yolun “Keşke”lerden geçmemesi demek. Yolun keşkelerden geçmemesi, başın ağrımaması demek. Başı ağrıyan, çoklukla yakınlarının da başını ağrıtır. Yani içler yakan yürek patlamalarından taşan  lav ırmaklarında tek başına yanılmaz. Yaşıyla kurusuyla birlikte yanılır.

Eğer hayatı yapboz olarak görüp, bir şeylere kalkıştığımızda ona kendi gözümüzden yetmedi başka gözlerden, kendi aklımızla yok olmadı başka başka açılardan bakarak etraflı düşünmeyip o konuyu her yönüyle ele almayı küçümsediğimiz anlarda düştüğümüz hatalar, sil baştan başlamak demektir. En başa dönmek demektir. Her ne ise o konuya kolları yeniden sıvamaktır. Tekrar tekrar. Yenilen pehlivanlar misali.
 
Hayatı yapboz yapmak… Yap, olmadı boz; yeniden yap! Bu, hayatın akışını, tadını bozar. Bu, güveni, inancı sarsar. Yıkıcıdır. Bozuk olanla da doğruya erişilemez.

Yanlışlar, ders almak içindir. Yanlışlardan ders alınmadıkça “Eğer”le başlayıp “Meğer”le devam eden, aklın başa sonradan geldiğini anlatan “Keşke”yle biten yakınmalar silsilesi sürer gider. Hep “bir defaki sefere”dir doğru adım. O bir dahanın ardında nice “bir defa daha”lar sıradadır oysa. Sırası geldiğinde  bir dörtlük söyletmek üzere;
 “Demir tava geldi,
Ateş bitti.
Akıl başa geldi,
Ömür bitti”.

Bırakalım bitenler, yaşanmışlıklarımızı aktarırken dilden dökülen, pişmanlıkla pişmiş “Eğer”, “Meğer” ve çocukları “Keşke” olsun yalnızca.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.01.2015, 11:41
 @AcemiDemirci


Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci