17 Mayıs 2015 Pazar

Ah, şu türkülerimiz yok mu!


 Türküler gibi kısa yoldan anlatamasak da anlatım bir iletişim yolu olduğundan hem köy yollarını hem de köyü çağrıştıran ve hep olduğu gibi yalnızca benim çektiğim resimlerden uygun bulduklarımı  tema olarak seçtim.
  
 Ah, şu türküler kadar anlatabilseydim derdimi. Ah, kolayca olabilseydi böylesi sözcükleri köz köz özlü anlatım. Olmuş; ama türkülerde. Hem de kalemsiz, sayfasız olmuş, nesirlerin aksine. Nesirler, müziksiz. Nesirler sayfa sayfa; türküler dize dize.

Çoğumuzun en büyük dertlerinden biri, cehaletin farkında olunmaması cahilliği. Cahil olmak, suç değil elbette. Ama cahil olunduğunun farkında olmamada direnme,  suçtan da öte. Kötülük bu herkese. Ve bu büyük dert, her sağduyu sahibinin, her aydının, her ben duygusunun esiri olmayanın iç ağrısı. Dert etmeyenler de var tabi cahilliğin diz boyu olmasını. Öyle çok ki onlar, cahil olmayanların ötelendiği ortamlar çoğaldı o yüzden.
Cehalet, eskiden tek köylülere atfedilmişmiş. Dört mevsimin  dilini, tarlanın, rüzgarın, kuş göçlerinin takvimini bilen, güneş yanığı yüzünden yansıyan olgunluğu ilk bakışta anlaşılan köylü, “Eyvallah” demiş, vaktiyle kendini cahil görenlere, efendiliğinden. Hatta demiş ki “Biz köylülük, bilmeyiz”; “Aklımız ermez”. Oysa o durgun görünen köylünün suyuna çomak sokup karıştırdıktan sonra ne varsa dipte su yüzüne çıkınca anlaşılabilir tek, el mi yaman bey mi yaman? Köylü mü cahil yoksa en büyük cehalet, köylüyü cahil sanmak mı? Cehaleti okullarda okumak mı yok eder yoksa hayatta pişmek mi? Doğa, kitaplardan mı öğrenilir yoksa tabiatın kucağında mı? Bunlara en iyi cevabı veren, hep köylülerle edilen sohbetler olur.
 
O, yana eğik kasketinin altındaki kırışık alnı terli, kaba sabalaşmış elleri aslında  çocukluğundan beri hayatın toprağını yoğurmakta, iki koyunu gütmeyi hiç öğrenemeyecek  şehirlilere inat sürüler güden, koca tarlaları süren, eken, biçen, hasadını kurutarak, salamura ederek, pekmez yaparak, pestil dökerek, kayıt kayıt yufka ekmek haline getirerek saklayan köylü, hayat mücadelesinin kahramanı, hayat dersinin en büyük hocasıdır. Yabancı dil bilmez belki; ama doğanın dilini o anlar tek. Düzenine ellenmedikçe kendine de yeter, kentliye de. Köye, köylüye laf edebilmek için şehirlerdeki rahat yerlerimizden kalkıp, Temmuz sıcağında  tarlada saman tozuna bulanmak gerek. Yoksa ahkam kesmekten öteye gidemeyiz. Bilenler, ahkam kesmezler.
 
Eğer biri tabiatı tanıyorsa o, fizikten kimyaya, coğrafyadan jeolojiye, biyolojiden botaniğe her şeyin özünü Latince adlarını bilmeksizin az ya da çok biliyordur. Ve o, türkü yaktığında adsız bir besteci, türkü çığırdığında adı hiç duyulmayacak büyük bir sanatçı, yün eğirip ördüğünde en özgün modacıdır. Cama vuran doluları seyredip keyif alan kentlilerin aksine köylü, dolunun tarladaki, daldaki emeklere  neler yaptığını en iyi bilendir. Tekdüze yaşayan bizler, bunların cahiliyiz oysa.

Neyi ne kadar bilip bilmediğinin hiç farkında olmayan birinin, sırf şehirde yaşıyor ve üstü başı düzgün diye belki de her konuda bilmiş kesilmesi, cahil cesaretidir. Köylü kıyafeti içinde olmayı cahilliğin ta kendisi belleyenler, kentlerdeki AVMlerden yabancı markalı giysiler alarak cahil olmaktan ya da beğenmedikleri kabuklarından uzaklaştıklarını sanırlarken içler acısı halleri, cehaletin zirveleridir. Tırman tırman bitmez kara cahilliğin doruklarında gezinir onlar.

Öyle ya da böyle, en zorundan ya da herkesçe alınması işten bile olmayan kolayından alınmış diplomalarla payelenmek, yalnızca diploma sahibi olmaktan öte başka anlam taşımaz. Diplomalar, cahil olunmadığının belgeleri değildir. Cehaletin kara dehlizlerinden hiç çıkamayanlar için bir diploma sahibi olmak, avutucu olsa da bu durum cehaletin diploma ile payelenmesidir. Diplomalara işkencedir. İşte en korkunç cehalet türü budur; diplomalı cehalet.
 
Kılık kıyafete sığınarak cahil olmaktan kurtulacaklarını sananlar, cehaletle özdeşleştirdikleri köylü kıyafetinden sıyrılsalar da cehaletten sıyrılmak öyle bir günlük, bir anlık, bir kılıklık iş değildir. Cehaleti ortaya serenler, haldir, tavırdır, ağzı açınca dökülenlerdir. Ağızlar açılınca inciler de saçılır, pahalısından kılık kıyafete neden ihtiyaç duyulduğunu tescilleyen yetersizlikler de.
 
Köylü olmak, cahil olmak bilindi hep. Çünkü köy çocuğu en fazla okuma yazma sökünceye dek okula gider, sonra üçüncü sınıfta okuldan alınıp sapa samana, çift sürmeye, hayvan otlatmaya koşardı. Bir de kılık kıyafeti eski, yamalı, tozlu ve başka bir modadan olurdu.

Oysa şehirli olmak… Hele de işi gücü yerindekiler için köylü kasketi filan şöyle dursun iki dirhem bir çekirdek giyinmekti. Kaba saba eller ne kelime, bakımlı eller olurdu şehirlilerde. Şehirli demek, daha ilkten cahil olmamak demekti düzgün kılıktan ötürü. Ne cehaletin göstergesi köylü olmak olabilir ne de şehirli olmak, cahil olmamak anlamına gelir. Hatta diplomalar, payeler bile kültürlü,  aydın bir kişi olma göstergesi değildir. Gösterge, insanın kendisidir
 
Oysa bir şehirli ne kadar bilebilir herhangi bir tohumun ekim dikim zamanını? Ağaçtan ağaca aşı yapmayı? Bir yılda kaç fırtına kopacağını? Leylek fırtınası ile kırlangıç fırtınasının farkını? Kocakarı ilaçlarının hangi otlardan yapıldığını? Çıtlığı, eveleği, tekercini? Toprağın dilini? Hangi tohumun hangi toprakta bitebileceğini?

İşte şimdilerde içinden çıkılmaz hale gelen pek çok sorun yumağının nedeni, köylerin köküne kibrit suyu dökülüp şehirlerin koskoca köyler haline gelmesi elbette. Köyler küçüle küçüle yok olup, evleri bomboş kalır, tarlalarında yabani otlar biterken şehirler kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına tarlaları yuta yuta, kırları yaka yaka, bağ, bahçe, mera koymaksızın eze eze kaç katı büyüyor. Köylüdeki bilgi yok olurken bu yolla, kent kültürü yozlaşıyor, yitiyor. Bu orantısız yok oluşla büyüme  kimin yararına? Kimlerin, ne kadar zararına? Herkes kentli olursa, köylü kim olacak? Yani eken, biçen, üreten, doyuran kim olacak? Üstü başı dökülen köylü, kentli olmaksızın yaşar; ama kılığı yerinde kentli, köylü olmaksızın doyamaz. Yaşayamaz. Köylüsüz kalmak, kentlinin cehaleti olmaz mı? Hatta yok olmuş geleceği?
 
Ortalık şık cahillerle dolu eni konu. Vitrinleri ezbere bilen; ama kitapçı raflarına hiç göz atmayan, diyelim ki arada okur gözükmek için eline bir kitap alsa bile bilimden, sanattan, sanat tarihinden, kulaç kulaç edebiyattan ne kadar anladığı ağzını açtığı an ortalığa saçılıveren biri, kapkara cehalet girdabında boğulurken girdabı moda, boğulmayı da yüzmek sanmaktadır.

Bunlardan gırla gidiyor şimdilerde etrafta. Böyleleri trafikte. Çoğu cip olan lüks arabaların direksiyonlarında. Böyleleri, güya sıra beklenen kuyruklarda. Böyleleri, anne baba. Çocuk yetiştiriyor. Böyleleri kendini yetiştirememişken hangi nitelikleri edindirerek yetiştirecekler bir çocuğu? O çocuk ileride nasıl biri olup, toplumda nasıl bir rol üstlenecek? Bunları düşününce hep mutlu sonla biten senaryolar için duacıyım; ama “Görünen köy kılavuz istemez”; “Armut dibine düşer” dememişler boşuna diye de kaygılanmadan edemiyorum. Kılavuzu karga olanların burunları hesabı…
 
Kılık kıyafete indirgenmiş cehaletin engin denizlerinde kendi söyleyip kendi gülen, bu arada işini bilmek en büyük becerisiyken nezaket, insanlık, hak gözetmek hiç işine gelmediğinden onlardan uzak kalmış, kendi çıkarı, çocukları, yeğenleri söz konusu olduğunda iş bitirici herkesi fellik fellik dolanıp kendine acındırarak işini kotarmış, sırf iki çift dedikodu dinlemek uğruna kendi görüşleri hatta belki de inancı ile taban tabana zıt kişiler ile aynı kaptan yer, içerken doğrulara haksızlık edenlerin yanında yer almış, hep çıkarı peşindeyken hakkı umursamamış kişiler, kara cehaletin yüz aklarıdır.  

Aydın, bilgili, kültürlü birisi için  üst baş, anlatsa anlatsa gösteriş merakı, tüketicilik konusundaki umarsızlık ve çoğu gereksiz yere dökülen parayı anlatır. Birinin bir şey olması için kılık kıyafet yetmez oysa. Sadece iyi bir tavsiye mektubudur kılık. Ye kürküm yeciler için. Ancak hangi giysi içinde olursa olsun bir insanın cahil olup olmadığı ancak hali tavrı, yaklaşımları, ağzından dökülenlerle anlaşılabilir. O kişinin neye güldüğü de cahil olup olmadığını anlatır, katmerlisinden. Kendi söyleyip kendi gülenler, olsa olsa ağlanacak haline gülünen kara cahiller olabilirler anca.
 
Üstü başı yerinde; ama hali tavrı, lafı sözü yerinde olmayan diplomalı ya da kentli bir cahile, üstü başı dökülen; ama lafı sözü dinlenen, dinlerken de çok şey öğrenilen bir köylüyü her zaman yeğlerim.

Ah, şu türkülerimiz yok mu? Tüm bu anlattıklarımı;
“Cahil ile aş yeme,
Güzel ile taş taşı” der, söyleyiverirdi bir çırpıda. Buradaki güzel de besbelli bilgisiyle, pırıltısıyla, kendini bilmişliğiyle  güzel olanlar elbet…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.05.2015, 10:19

Paylaş :

2 yorum:

  1. Kaleminize sağlık, yazılarınızı okurken bir anda ah bitti dedirtiyor bana :) Konuşmak herkesin yapabildiği şeydir ama yazabilmek her baba yiğidin harcı değildir. Tekrardan kaleminize sağlık diyorum, sonraki yazılarınızı bekliyorum.

    YanıtlaSil
  2. Senin de yüreğine sağlık Yusuf. Selamlarımla:)

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci