12 Mayıs 2015 Salı

Obruk Ağzında Hayatlar

Bu yazım için tema olarak henüz hiç resmini çekemediğim obrukları değil; ama obrukların, engellerin üzerinden tasasızca  uçan, çok defa resimlerini çektiğim ve BozKanat adını verdiğim  atmacayı seçtim. Her zamanki gibi yine sadece kendi çektiğim resimler bu resimler...
BozKanat

Oldukça yakından gelmesine rağmen hala sol şeride geçememiş ambulansın sireni ortalığa acı bir feryat gibi yayılırken sol şerit, hem de nasıl hatırlı paralar ödenerek alınmış çoğu iki yıllık bile olmayan cipler, en lüks markalardan arabalar ile dolu olur nedense. Sol şeride göre sağda kalan araçlar, oldukları yerde dursalar, duruşlarıyla açılacak boşluklara soldaki araçlar kayabilecekken durmadıkları gibi sireni umursamayıp vızır vızır geçip giderler üstelik.  Acı acı feryat eden siren sesine rağmen  “Neden ben yol vereyim ki? Başkası versin canım. Bir kerelik vermesem ne çıkar sanki? Aklımı seveyim”  zihniyeti sürüp gittikçe, siren seslerinin birkaç saate kalmadan ağıtlara dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır belki de.
 
Ambulansın arkasındaki sedyede uzanan hastanın başucunda bekleyen artık eşi midir, anne babası mıdır yakını da, bir gün o lüks araçların, ciplerin sürücülerinin de bu ambulansın arkasındaki sedyede yatabileceğini hiç akıl etmiyor olma pervasızlığına şaşmaktadırlar kuşkusuz. Öyle ya, zordaki bir insanın halinde elbette ki insanlar anlayacaktır. Oysa halden anlama, “empati” denilen bir sözcükle bir sözlük öğesi haline geldiyse sözlük zenginleşirken insanlığımız fakirleşmiştir.
Yollarda “Yalnızca bir araç için onca parayı verip almış hangi futbolcu var acaba bu spor arabanın içinde”  dedirten, kimselere yol vermeden; ama sürekli makas atarak ilerleyen, trafikte önde olmayı insan olmaya yeğleyenler, o sıra aslında başkalarının hayatlarını yağmalamaktadır.  Pahalı mı pahalı arabaların yol açmadığı ambulanstaki hastanın bilinci o an yerindeyse eğer neler hissettiği, başucunda çaresizlik içinde kıvranan yakınının,  halden anlamayanlara, insani davranıştan çoook uzakta seyredenlere ne denli kızgın olabileceğini anlamak hiç de güç değil. Biri ya da bir şey olduğunu duyumsamanın en kolay yolu olarak trafik kurallarını alt üst edip, tüm sürücüleri sağa sola kaçırtmak olduğunu sananlarca geçiş üstünlüğü kavramı bilerek çiğnenir, ambulanstaki hasta da başındaki yakını da ölüp ölüp dirilirken hastanın vaktinde hastaneye yetişemeyip hayatını kaybetmesi durumunda vebal kimin olacaktır? Ambulans sürücüsünün mü yoksa ambulansa yol vermeyen sürücülerin mi?  

Belki bir küçük çocuk yatıyor ambulansın arkasında. Belki bir parkinson hastası ya da kalp krizi geçirmiş biri. Yahut da kayda değer bir ceza almayacağına güvenen adamın her gün çocuklarının gözü önünde dövdüğü karısını bugün de yolun ortasında kırk yedi yerinden bıçaklayıp kan revan içinde bıraktığı gariban kadın. Ya da makaslar atan, hız delisi bir çılgının sebep olduğu trafik kazasında ağır yaralanmış, yoksul ana babasının çırpına çırpına okuttuğu çok başarılı bir üniversite öğrencisi genç ambulanstaki. Değil saatlerin, dakikaların, o an için saniyelerin hayati önemde olduğu ölüm kalım savaşı veren bir can belki de. Çok kişiden duymaz mıyız doktorların verdiği “Eğer bir dakika geç kalsaydınız yakınınızı kurtaramazdık” müjdeli haberlerini? Ambulanslara yol vermeyerek kaç hayati bir dakikayı, bir saniyeyi yani yaşam hakkını gasp ediyoruz! Bu gasp, insanca bir tavır mı?

Kavramlar, karman çorman şu sıralar. Kültür, yozlaştıkça rağbet görür halde. Sanat, “At gitsin, ne gerek var” anlayışıyla ayaklar altında. Edebiyat dersen, bir bakıyorsun pek çok yazar var yenilerde. Yazabilecek yetkinlikte çok kişimizin olması ne güzel, ne iyi; ama kitabı basılmış yazarlara bakıyorsun, ortalıkta yalnızca üç beş isim. Düşündürücü bu. Tıpkı ambulanslara yol verilmemesi mantığıyla mı yol verilmiyor acaba hem de nasıl başarılı olsalar da yeni kalemlere yol açılmaması? Sahip de çıkılmıyor kimilerine. Kırk yılda bir biri sahip çıkarsa o kalemden dökülenler gün ışığına çıkma imkânı buluyor. Cebi dolu şarkı sözü yazarları, Orhan Veli’nin dediği gibi  “cep delik cepken delik” yetkin şairlere tepeden bakarken kim bilir ne kadar değerli romanlar, çalışmalar basılmamış olduğundan gün yüzüne çıkmamış, dolayısıyla da okumaya hevesli gözler de onlardaki satırları okuyamamış halde sessiz bekleyişte.

Bir kitapçıya gittiğimizde, yaşlı çınarların arasında hep taze bahar dalları gibi patlamış yepyeni isimlere bakarım raflarda. Yepyeni bir üslup akacaktır o kitabın sayfalarından mutlak.  Başka bir bakışın betimlemeleri okunacaktır. Ama neredeyse hep aynı adları görürüm. Raflar, sevmiyor mu ne yeni adları? Edebiyat demek, sadece birkaç ad demek olamamalı. Bir denizse edebiyat, yeni yağmur damlaları ile beslenmesi gerekmez mi kurumaması için?

Spor, çoğu kez sadece üç takımı tutmaktan ibaret ülkemizde. Ulu ulu dağlarına kar yağan memleketimde kayak sporu alıp başını gitmeliyken futbol para basan spor olmuş. Denizlerde spor için kürek çeken kalmamış. Okumuş yazmışlar, bilim insanları kıt kanaat geçinirken diyelim ki futbolcular kazandıklarını nereye harcayacaklarını şaşırmış;  en çiğ renkte spor arabalarla en lüks caddelerde fink atar olmuş. Bu, spor mu;  kültür mü?

Bilgi çağındaymışız, öyle diyorlar. Bazen inanasım geliyor diyenlere. Ama çevreye bakınca inanmaktan cayıyorum. Bunca cahilin, kapkara cahilliklerine rağmen dopdolu yetişmişlere nasıl hükmettiğini, cahilliğine, yetersizliğine, fitne fücur huylarına bakmaksızın ya da bakılmaksızın hak etmediği ve asla hak edemeyeceği payelere ulaşıp sonra da  “Aklımı seveyim. Bir kerelikten ne çıkar canım. Biraz da ben oluvereyim buralarda. Biraz da ben” bencilliğindeki mantığı, can çekişenleri taşıyan ambulansın sol şeride geçmesine imkân tanımayan mantık ile bir değil midir?
Şu “Aklımı seveyim”, şu “Bir kerelik de böyle olsun”, “Bir kerelikten ne çıkar” zihniyeti yok mu? O zihniyet her iyi, güzel, doğru kavramın köküne dökülen kibrit suyu aslında. Tüm usturubuyla dizili taşları yerinden usul usul söken, gedikler çoğaldıkça da hızla çöküşe götüren zihniyet! O zihniyetten ne çok var etrafta. Mesela sabahları canhıraş bağıran ambulansların önünde, sağında, solunda.

 Yolda, şehir yaşamında, sıra beklenen kuyruklarda, her yerde, her şeydeki bu çiğ zihniyet, insani değerleri yok eden, değerleri değersizleştirirken yozlaşmayı besleyen körük. Sığ zihniyetler, toplumun iyi yanlarını, sağduyusunu, insani özelliklerini yutan obruklardır oysa.
 
Ambulansından itfaiyesine yol alan yollarda tek kendisi varmışçasına yaklaşımlarla hayat bulan böylesi zihniyetler, korkulası obruklardır. O zihniyetlerin  saniyelere mal olup tehlikeler doğurmaları da, hayati tehlikelerle karşı karşıya olanlar için obruk ağzındaki hayatlardır.
(Her hakkı saklıdır)


 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.04.2015,10:40

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci