11 Mayıs 2015 Pazartesi

Tozlu Sözler


Bedri Rahmi Eyüboğlu, türküler karşısındaki acziyetini şöyle anlatır:
“Şairim, alacakaranlıkta gelse şiirin hası ayak sesinden tanırım,
Ne zaman bir halk türküsü duysam şairliğimden utanırım”
Ciltler dolusu anlatım da, topu topu bir cümleden ibaret atasözleri karşısında aynı acziyet içindedir.


Öze indirgenmiş bir hayat boyu görüp geçirmişliğin, damıtılmış her olgunun, sözün hasının, binlerce cümlenin, on binlerce hayat öyküsünün, yüz binlerce tecrübenin birkaç sözcükten ibaret tek bir tümcelik yalın anlatımıdır atasözleri. Sözlükteki kelimelerin bilmem kaçta kaçını kullanarak ciltler dolusu anlatsak dursak, defalarca döne döne yazsak da bir atasözüyle baş edemeyiz.

Her an kullanılmadıkları için üstü tozludur atasözlerinin. Ancak atasözleri, taşın gediğe koyulması kıvamınca kullanıldıklarında ne varsa denmiş o vakte değin, hepsinin tozunu attırırlar.

Atasözleri, elenmiş sözlerdir. Kalburüstüdürler. Hem de en iri gözlüsünden eleklerin üstünde kalmış anlatımlardır. Onca gösterişlisinden satırlar, ta nerelerden bulunup çıkarılmış sözcükler kalburun altına düşerken onlar, kalburun üstünde kalmakla kalmamış, kaç yüzyıldır dillerde de kalmıştır. Sayfalar dolusu yazılarla alay edebilenler tek onlardır. İşte bu atasözlerinden birkaçı var ki…

Belki bu birkaç atasözü de binlerce atasözü içinde en rafinesi, en iri gözlü elekten elendikten sonra eleğin üstünde kalan üç, beşidir. Hangi atasözlerimiz mi bunlar? Neyi mi anlatırlar? Bakalım o zaman bu atasözlerimize bir sıralama içinde;

“Boynuzu kaşınan keçi, çobanın değneğine yakın gelirmiş” der Aksaraylılar öteden beri. Yani demek isterler ki başına bir iş gelmesini isteyen o işlere yakın durur.  Burada vurgulanan yalnızca keçi değil, değnek ve çobandır da aynı zamanda.
 
Mecazi anlamda başka anlamlar da yüklenen çoban, bu atasözünde hangi anlamda kullanılmış olursa olsun çoban ile anlatılmak istenen sürüye baş olmaktır. Değneği tutandır. Başa vurandır.

Değnekle vurulur. Kim kendisine vurulmasını ister? Burada “değnekle vurmak” ile anlatılan da çobanın elindeki değnekle bir darbe almak değil elbet. Hayattan tokat yemek. Yani durduk yerde insanın kendi kendisinin canının yanmasına sebep olması. Ya da belanın üstüne üstüne gidip ona bulaşması. Oysa değnekten uzak durulsa, o değnek başa inmeyecek. Yani, kaderin getirdikleri bir yana, sözümüz onlara değil kuşkusuz, durduk yerde belasını aranmak en güzel “Boynuzu kaşınan keçi, çobanın değneğine yakın gelirmiş” lafıyla anlatılırdı.  
 
Bu atasözünün eş anlamlısı olmakla birlikte bir dirhem daha ağırı “Eceli gelen it, cami avlusuna siyer” atasözümüzdür. Anlatılan, verilmek istenen mesaj aynıdır üç aşağı beş yukarı.

Bu atasözünü hayata uygularsak, en olmayacak şeyin yapılması halinde hışma uğrayacağımız ve cezasını göreceğimiz anlatılmaktadır. Yani yapılan saygısızlıklar, uygunsuzluklar, densizlikler, haddini fazla fazla aşan taşkınlıklar, zehir gibi diller, yürekleri yaralayan sözler, aşağılamalar, hakaretler, yukardan bakışlar, bir şey oldum sanıp bir şeycilik taslamalar sonunda duvara toslar. Hızla duvara toslayanlar onmazlar. Ama geride ibret alınacak öyküler bırakarak toz duman, darmadağın, un ufak, paramparça olurlar. Anılırlarken de “Eden bulur” diye anılırlar. “Keskin sirke, küpüne zarar der” der kimisi.
 
Ne çatallı dillerin çatalı, ne hinlik çökmüş sinsi bakışların soğukluğu ne kibrin zavallılığında rüyasında dahi görmeyeceği payelere erişip “Bir şey oldumcuklar” oynama, ne buldumcuk delisi olma ilaç olmaz saygısızlığı, hak yemenin, onca değeri ayakaltına alıp onca değersiz şeyleri değerliymiş gibi göstermelerin. Böylelerinin mutlaka çarpacakları bir duvar vardır; böyle kişilerin başına değnek uğrayacaktır önünde sonunda. Aradaki kısa zamanda esip gürleyecekler, saydırıp dökecekler, kırıp yok edeceklerdir.
 
Boynuzu kaşınan keçinin boynuzu, çobanın değneğiyle kaşınıp kaçınılmaz olguyla karşılaştığında bir atasözü daha vardır. “Kuduz ölür; ama daladığı iflah olmaz.

Kuduz ile anlatılan ille de korkunç bir virüs değildir. Başa gelecek sonu belli, iflah ettirmeyecek her şeydir. Böyle bir olay ya da böyle bir olayı hazırlayan, ortam sağlayan, iyiliği, güzelliği, huzuru bozanlar, bunu sonsuza dek sürdüremez. Evet, gün gelir onlardan kurtulunur.  Da… Saçtıkları virüsler bazı damarlarda akar durur kendileri artık olmasalar bile. Verdikleri zararlarla baş etmek belki de imkân dışıdır. Kurtulduklarına sevinecek halleri bile kalmamış olabilir kurtulanların. Zira bu, tam anlamıyla bir selamete eriş değildir. Bir kez dalanmıştır ve onmaz şekilde de hasta olmuştur artık bünye. Yani bünye her ne ise o, sağlıklı bir halde değildir. İflah olmamacasına hem de.
 
Diyelim ki böyle badireler atlatıldı. Altından kalkıldı onca iflah etmez amansız şartların. Hale yola girdi işler. Başı selamete erdi bünyenin.  Lakin…

Lakin bünye unutur mu hiç? Bir kıran girer de bünye zarar görmeden kalır mı? İşte bunu burada sayfalar dolusu cümleler yazsam eminim ne ben ne de başka bir anlatan şu atasözü kadar öz anlatamaz; hem de özetleyemez; “Göle su geldi; ama kurbağanın da gözü patladı”.

Evet, tüm kötü koşulları, tüm olumsuzlukları, tüm kemiricileri, dertleri, kara kara çorları, bünyeyi sıtma edenleri, ateşlere atanları, değerleri ayakaltına alıp kök bırakmayanları, aşağılayıcı konuşmayı, hakareti gönül almaya tercih edenleri, dosdoğru yollarda görünüp eğri büğrü bir hayat yaşayıp Mevlana’nın dediği gibi ne göründüğü gibi olmayıp ne de olduğu gibi görünmeyenleri bir gün bünye atar içinden. O gün gelinceye dek çileyle o günü bekleyenlerin de hali kalmaz. Gücü kalmaz. Beklemekten, güçsüz kalmaktan gözleri belerir, patlar. Keşke sadece o kadarla kalsa. Bazen geç kalınmış olur; her ne kadar kuruyan göle sonunda su ulaşsa da artık suyun hayat vereceği bir kurbağa bulunamayabilir.
 

Biz hep Allaha havale etmez miyiz? Hep yapılan kötülüklerin ilahi adaletten kaçamayacağına inanmaz mıyız?  İnanırız inanmasına; ama bazen sabırsız oluruz. İsteriz ki ilahi adalet hemen, derhal tecelli etsin. Kimisi “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner” diye daha bir olgunluk içinde;  acılara sabırla katlanarak bekler ilahi adaleti. Bilir çünkü hiçbir eğri, doğruyla yarışamaz. Eğriler, eğilip kalır bir gün. Doğrular mı? Onlar dosdoğrudurlar ol git, kavak ağaçları gibi.

Ve bir an gelir. Kimsenin aklında olmayanlar, çıkagelir. Kimselerin akıl edemeyecekleri olur. Kimselerin ummadıkları o ilahi adaletin tecellisi, gölü susuz bırakanların başına gelir. Kurbağaların ahının çıktığı gündür o gün. Beklemekten patlamış gözlerin güldüğü gündür.

Artık keserin, sapın değil; ama gün gelip hesabın döndüğü andır. Çemkirilerek kırıp dökülenler, ayakaltına alınanlar ile hesaplaşma günüdür.  İşte o zaman neler neler söylenecek bu duruma denecek tek şey vardır. O da bir atasözüdür;
“Allah evmez (evecenlik etmemek yani acele etmemek); ama ihmal de etmez.

Bu atasözünü unutanlar, bir gün ezip geçtikleri her şeyin altında kaldıklarında böyle bir  atasözümüz olduğunu mutlak hatırlarlar.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.03.2014, 13:14

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci