23 Haziran 2015 Salı

Haziran Kokusu

Kimileri, Babalar Günü’nde babalarını ziyaret edemeyecek. Onlara ithaftır.

(Babalar, evlatları için ulu çınarlardır. Soy ağacının tutunulan dalıdır. Bu yazım için, kurumuş; ama hala dimdik bir  anıt ağacı seçtim  tema olarak. Babam gibi. Yine elbette yalnızca benim çektiğim resimler, kurumuş anıt Kara Çam'ın resimleri.)

2014 Haziranı. Acının sınavı. Hem de üst üste, peş peşe iki acı… Bir ağı ki anlatımı hiçbir şekilde hakkıyla olamayacak! Kaybetmek, eksilmek; ilk hissedilen bu. Eksilmek… Hoş değil bunu hissetmek.

Yürek Haziran’ın beşinde Ankara’da dağlanmıştı ilk kez. Haziran dokuzunda ikinci kez közlendi, İstanbul’dan gelen haberle. İkinci kez üzerine kürek kürek toprak atılan çukurlar başında olacağız.

Yağmurlu İstanbul’da damlalar gökten sicim gibi düşerken ıhlamur kokan sokaklarda biri ağlar; Ben… Yalnız gök yağmurlu değil bu Haziran; gözler de yağmurlu. Tuzlusundan. Asırlardır ne fırtınalara ne lodoslara gülüp geçmiş İstanbul, nedense gülmüyor bizim gözümüzdeki yağmura.

İçimiz, kasıp kavuran bir boranla paramparçayken buram buram ıhlamur kokuyor İstanbul sokakları Gözüm, rüzgârda yere değecek kadar eğilen; ama sonra dimdik ayağa kalkan ağaçlarda. Ağaçların iki büklüm eğildikten sonra sanki hiç eğilmemiş gibi dimdik ayağa kalkmalarına imrenmiyor değilim. İnsan, hiç kalkamayacakmış gibi hissediyor kendini bu fırtınada Ankara’dan İstanbul’a,  Karşıyaka’dan Karacaahmet’e savrulurken.

Kaç yaşında olursan ol, babanı kaybettiğinde küçük bir çocuk gibi oluyorsun. Çünkü hep babanın çocuğuydun. Baban varken çocuktun yani. Baban bu Haziran’da göçtü. Artık çocukluk bitti. Ne keyifti koca bir çocuk olmak, şımarmak, her şeyi sorabileceğin bir arkan olduğunu bilmek...

Babanın hep kendinden önce düşündüğü, hiç büyümediğini sandığı kızıydın birkaç gün öncesine dek. Ayağın taşa değse, canın acıdı diye üzülen bir baban olduğunu bilmek rehavetindeydin daha beş Haziran ikindi sonrasına dek. Şimdi kasvettesin. Loş günlerde, kuş cıvıltı değil hıçkırıklı demlerdesin Babalar Günü bu kadar yakınken. Bu defa, aldığın hediyeyi ziyaret edip babana veremeyeceksin. Yine gidersin de ziyaretine, konuşamazsın ama. Dua edersin tek. Duman rengi bir mermer başında.

5 Haziran 2014 akşamüzeri… Babasız kaldığımın tarihi… Çoktan büyümüşüm de haberim yokmuş gerçeğinin kapıyı çaldığı an. Hiç öylesine ağlamadığım vakit, o vakit işte. Geri dönüşü olmayan bir başka göçün gerçekliğinin, “Dünya dediğin yalan” lafının doğruluğunun karşıya dikildiği an. Sokakta, markette birisinin “Baba” diye seslendiğini duyduğunda, uluorta hıçkırmaya başladığın gün. Çünkü o sesleniş, senin için tümden bitti.

İnsan babasına nasıl ağlamaz bu yaşta olsa bile. Yaşı yok ki, sırtın yaslanıldığı koca çınarın göçüşüne yanmanın. Dört gün sonra tekrar yandı işte içimiz. Benimle aynı acı içinde şimdi yeğenlerim; babamdan tam dört gün sonra göçtü onların babaları da.

Yeğenlerimin haline ne demeli ya? Daha gepegençler. Daha babalarının evlatlarında görmek istediği ne muratlar varken evlatlar babalarını erkenden kaybetmenin burukluğunu gördü. Olgun olmaya çalışıyorlar; oysa kaybetmenin acısı gözlere öyle bir yerleşiyor ki. Saklanamaz arsızlıkla. Durup dururken titriyor dudaklar, yaşlara boğuluyor gözler. Titreyen yürekte açılan boşluğun, gözyaşından mürekkeple yanaklara yazılmasını alıkoymak ne mümkün?

Yaprakların kuytusuna saklanmış, sallantılı küpeler gibi ıhlamur çiçekleri altından geçiyoruz Göztepe sokakları boyunca. Üzüntümüz karşısında ıhlamur ağaçları bile neşeli görünmeye utanıyor. Çiçeklerini, avuç içi büyüklüğünde onca yaprağın altına gizlemiş olsa da kokusunu saklayamıyor. Ihlamur, acı kokmasın, çiçekleri koksun ister gibi sağda solda. Elinden geldiğince buram buram kokusuyla bastırmaya çalışıyor üzüntümüzü. Haziran’ın başında hem de çifte acıyla kavrulmuş yüreklerdeki uğultulara o bile dayanamıyor besbelli. Oysa İstanbul sokaklarının ıhlamurları, adı ne olursa olsun ne rüzgârlar görür Boğaz’ın iki yakasında.

Bahçe demirlerini aşıp sokaklara taşmış mürver ağaçları, çaresizliğinden saklanacak yer ararmış gibi sanki. Bir yandan koca koca çiçeklerini herkes görsün isterken bir yandan da bunca keyifli görünmek istemiyor gibi, keyfi hiç yerinde olmayan bizlere karşı. Rüzgârda oynaşan yaprakları kapatmaya çalışsa da kapanacak gibi değil o koskoca, güpgüzel çiçekler. Gerçi bunca saygılı çabası hoş olsa da boşa. Ne gerek var bir mevsimlik sürecek ömründe saklanmaya. Dört gün içinde, Haziran’ın beşinde biri, dokuzunda bir diğeri düşen iki yaprak gibi zaten dökülmeyecek mi vakti geldiğinde capcanlı şu çiçekler?  Mürver, başkalarının acılarına ne kadar anlayışlı olsa da hayatın kuralları da o bir kadar kesin. O kadar dakik. O kadar katı. Hayatın bir kapısından girildiğinde çıkış kapısına yol alınmaya başlanmıştır. Hayat bu işte.
 
İstanbul, ıhlamur kokuyor Haziran’da. Göztepe sokakları ıhlamur kokadursun, bu Haziran’ın kokusu bize dönüşsüz göçü anlatan bir şiirin mısralarından tütüyor. “Artık demir almak günü gelmişse zamandan” diye başlayan.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),

‎12 ‎Haziran ‎2014 ‎Perşembe, ‏‎00:56:30  

 @AcemiDemirci


Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci