23 Haziran 2015 Salı

Kestane Kokulu Soba Sıcağı

Tek suçlusu var yiten mahalle kültürünün. Manavın, bakkalın, kunduracı amcanın ortadan kaybolmasının. Kavaklara kaç kavak boyu yüksekten bakan, AVMli,  şömineli,  gıpgri  sitelerin, altında üç, beş dükkan olan, balkonlarında çamaşır asılı, hiçbir ağaca tepeden bakmayan, tek en fazla dört katlı sobalı evleri yutmasındaki umarsızlığın… Sobalarla söndü mahalle kültürleri.

Sokaklarında misket, dalya, saklambaç; duvar üstlerinde beştaş, dama oynanan o eski sobalı evler, şimdinin ruhsuz bloklarından daha sıcaktı, kucaklayıcıydı. Sadece evleri değil mahalleyi de ısıtan gürül gürül yanan sobaların külleri, mahallenin buz tutmuş yollarına dökülür, sabah ayazında okuluna, dolmuş durağına gidenler kayıp, düşmeden inerdi böylece yokuşları.

Sobalı evlerin odaları, geniş bir hole açılırdı. Aslında salon görevi gören o hole açılan odaların kapıları hep açık olurdu ki soba sıcağı içeri girsin. Oralarda uyuyacaklar üşümesin. Kedili evlerde, soba başını kimseye kaptırmazdı Tekirler, Samurlar.

Odun, kömür közleri geçkinleşince pirinç ya da bakır mangallara alınırdı. Eğer közlerin harı geçmemişse, ısınmak isteyenleri zehirleyebilirdi. Neredeyse küllenmiş közler mangala alınarak yaşlıların, çocukların odasına götürülürdü. Soba keyfi, keyifti hani. Kalorifer keyfi ne kadar rahatlığı, yorulmadan ısınmayı anlatsa da soba keyfi, yorucu, uğraştırıcı keyiflerin en sıcağıydı.

İşten, okuldan dönenler, dışarıda oynayıp ayakları su almış, kartopu yapmaktan parmakları tutmaz olmuş çocuklar içeri girer girmez soluğu sobanın başında alırdı. Önce sobaya uzanan eller sonra da sobaya arka dönülerek sırtlar ısıtılırdı.

Sobaların üstleri  hiç boş kalmazdı. Ne varsa yıkanacak, sıcak suyla yıkansın diye ille de koca bir bakır güğüm ile çaydanlık cızırtıyla kaynardı sabah akşam. Sobalı evlerin müziğiydi kaynayan su cızırtısı.

Sobalı evlerin kokuları olurdu bir de. Sobanın üstünündeki kalın dökme demir üzerinde kebap olan kestanelerin, dilimlenip iki yanı da kabara kabara pişen patates dilimlerinin kokusu sarardı etrafı. Harıl harıl yanan ateş biraz geçince sıra, alt kapak açılarak tel ızgaralardaki istavritlerin, hamsilerin pişmesine gelirdi.  
Soba yanındaki minderlerde, divanlarda oturulup, sıcacık sohbetlere dalınırdı.  En çok da gelmişten geçmişten konuşulurdu. Sıcak hava, sıcak konuşmaların da mayası olurdu. Ara sıra perdeler açılıp, yağan kara bakılır sonra yine sohbete dönülürdü. Sohbettekilerden biri muzip ise soba başı konuşmaları her akşam yinelensin istenirdi. Gülünürdü, kebap olmuş kestanelerden yenilirdi, dem kokulu buğular çıkaran çaydanlıktan çaylar içilirdi, hatta mısır patlatılırdı sobada. Yenen portakalların kabukları sobaya atıldığında ferahlatıcı bir koku yayılırdı. O zamanlar eve hoş koku salmanın yöntemi buydu; plastik kutularda kimya ürünü olan malzemeler bilinmezdi. Soba başı sohbetleri kaybolup gittiğinden beri eminim sıcacık sohbet keyfi de bitti.

Yazın bahçeye, balkona asılan çamaşırlar, kışın yeterince sıcak olmayan odalarda bir türlü kuruyamazdı. O zaman imdada borular yetişirdi. Soba borusu etrafına çamaşır asılabilecek kolları olan bir halka geçirilirdi. Onlar yetmediğinde de soba kenarına  dizilen sandalyelerde kururdu çamaşırlar.

Çeşit çeşitti sobalar. En güzelleri, pahalıları emaye olanlardı. Ben kahverengi ve yeşil renklilerini hatırlıyorum. Eski çini sobaların güzelliği o kadar büyüleyicidir ki o sobaları toplayıp biriktirenler var. Her biri ayrı bir modelde, süslü, işçilikli bu eski sobalar oldukça da pahalıya satılıyor. Hatay gezimizde gördüğüm kocaman, nakışlı, işlemeli antika sobanın resimlerini çekmeden edememiştim.


Teneke sobalar, parlak gri soba boyası ile boyanır, holün ortasında parıl parıl parlardı. Sobaları boyamak için fırçalar, boyalar sonbahardan hazır edilirdi.

Fındık kabukları ile yanan sobaların en sevimlisini yani fındık sobasını  ortaokul yıllarımın geçtiği Ünye’deki ilk evimizde görmüştüm. Sonra Ünye’nin ilk kaloriferli apartmanı yapılınca oraya taşınmıştık. Evin kaloriferli olmasının rahatlığının yanında yalıda olması da güzeldi. Gerçi Ünye’deki her ev gibi sobalı evimiz de deniz görürdü; ama denizle aranızda sadece geçilecek bir cadde olması Ankaralılar için öyle anlamlıdır ki. Şimdi yeğlediğim manzara ille de deniz değil; ille de doğa.

Ünye’deki sobalı evimizde balkona oturduğumuzda meyilli gepgeniş  bir korusu olan, o zamanki Yeşilçam filmlerindeki köşklerin görse kıskanacağı ihtişamdaki  Leman Hanım’ın sarıya boyalı köşkü, Burunucu’ndaki cumbalı eski ahşap ev ve alabildiğine uzanan  Karadeniz’i seyrederek doyasıya çıkarmıştık fındık sobasının tadını. Tel ızgarada pişen hamsileri yerken geceleyin denizde ışıl ışıl fenerler gibi yanan takalara bakmayı da ihmal etmezdik.

Bir arkadaşım, anneannesinin annesinden kalma eski bir çini sobayı, müstakil evinin şöminesine yerleştirtmişti. Evine gittiğimde kocaman şöminenin yuttuğu  üstü kesilmiş sobayı görünce Nasreddin Hoca’nın leylekli fıkrası gelmişti aklıma. Ne şömine, şömine havasındaydı ne de onca kesilip biçildikten sonra kaç kuşaktır kullanılagelmiş çini sobanın sobaya benzer bir yanı kalmıştı.

Odunların, kömürlerin konulduğu, yan yana kabinleri andıran kömürlükler, sobalı apartmanların arkasında olurdu. Kömürlüğü dolu olanlar, kış için tasalanmazdı. Ama kömürlüğü boş olanların neredeyse kömürlüğün kapısını yakası gelirdi kışın ayazında. Bazı kömürlükler, apartmanların bodrumlarında olurdu. Geniş olduklarından fazla eşyalar oraya istiflenirdi. Yakalanmaktan korkan hırsızların saklandıkları ilk yerlerdi kömürlükler. Kömür çuvallarının arasında paçayı ele verenlerin  yüzleri gözleri kömür karası içinde kalmış olurdu.

Komşu kadınlar, kış gezmelerinde soba başında  hırkalar, yelekler, kazaklar, boyunbağları örerlerdi. Renk renk yumaklar birbirine karışınca yumakları çözmek için söylene söylene örgüye ara verirlerdi.

Ünye’deki fındık sobasından beridir soba başı keyfi tatmışlığım yok, yayla turları dışında. Köylerde, doğalgaz olmayan bazı yerlerde hala olsa da neredeyse soba kalmadı şehirlerde. Sobalı hayatların zorluğu  hatırlı da olsa yine de keyfini çıkartmalı.  Yitip, kaybolanlar geri gelmezmiş; sobalar da o yitenlerden çünkü.

Soba sıcaklığı olmayınca mahalleler ısınamıyor. Birbirine soğuk, sabahsız selamsız komşularla doluyor aynı kapıdan girilen bloklar, kuleler. Soba başı sohbetlerine ne mi oldu o zaman? Televizyonlar başında dinlenilen ekrandakilerin konuşmaları var şimdi.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.12.2013, 12:27
acemidemirci@gmail.com

Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci