10 Haziran 2015 Çarşamba

Son Hasat

Kimi kedi, kimi köpek düşkünü. O, kuşlara sevdalı. O kadar sevdalı ki kuş kanatlarına, kuşları uçarken sever. Hiç kuşlar bu kadar sevilirken kanadın anlamı olan uçmaktan kuşları alıkoyabilir mi o, kafese tıkıp? Kuş, havada uçarken kuş ancak. Kaç kanat çırpışı uzaklardan toplayıp gagasıyla taşıdığı dalla, çalı çırpıyla yuva yaparken kuş. Baharda kuluçkadayken, benekli mavi yumurtayı delip çıkmış  yavrusuna besin taşırken hakkıyla kuştur bir kuş.  

Kafesler kuşlara dar. O yüzden ne zaman kafesten gelen bir ötüş duysa, yanık bir küskünlük şarkısı dinlediğini düşünür o. Ha kafes, ha hapis bir kuş için. “Kuşların yeri kafesler olmamalı. Gökyüzü ne güne duruyor? Bir kuş uçmaktan mahkum edilip seyirlik bir oyuncağa çevrildiğinde olsa olsa canlı biblo olur kafes tellerinin ardında” der, tıkıldığı  kafesinden uçan kuşları çırpına çırpına  seyreden bir kuş görünce.

Oysa bir kuş, kanat çırpıp daldan dala konmalı. Baharda yuva telaşına düşmeli. Harıl harıl dal parçaları, çalı çırpı taşımalı elektrik direklerine, ağaçların çatal dallarına ki yumurtasını en sağlam yuvaya bıraksın. Hangi kafes izin verir kuşların bunları yapmasına?

Kah ağaçların çatallı dalları, kah gövdelerine açılmış oyuklar ağırlar kuşları. Sadece kuşlar yaşamaz ağaçlarda. Sincabı da yaşar, kılıfını yırtana dek kozadaki kelebek de. Karıncası da tırmanır ağaca reçineler boyunca, arılar da gezer çiçek diplerinde. İri bir yaprağın üzerine bir uğur böceği konmuşsa eğer,  yaprak yakut broş takmış gibi durur, mağrurlanarak. “Ağacın hasadı bunlardır işte” diye düşünür o; “Kuşlar, kelebekler, sincaplar, arılar”.

Onun evine giden yolun iki yanı dönümlerce tarlaydı eskiden. Şimdilerde ne tarla kaldı ne de sarı saçlı bir kızın savurttuğu saçlar gibi rüzgarda oynaşan başaklı ekinler. Tarlaların üstüne tarla kuşları değil bloklar kondu. Karnı hep aç metropoller, her gün yeni birkaç köyü sindirmekte.

Hala boş yerler var, orada burada. Belli ki ya sahipleri karınlarını bunca zaman doyurmuş atadan kalma tarlalarına kıyamamış ya da mirasçılar anlaşıp verememişler bir müteahhide,  yerine onlarca daire alınmak üzere. Hala bazı sitelerin komşuları bir tarla, Ankara’nın batı girişinde. Havuzlu, tenis kortlu, açık, kapalı garajlı, basketbol sahalı sitelerin yanı başlarında traktörünün üzerinde kasketiyle harman kaldıran çiftçiler görür o, güzün. Harman kaldırırlar harıl harıl; buğdayları saplarından ayırır, sapları harmanlarlar. Yan sitenin basketbol oynayan çocuklarının çığlıklarını duymazlar bile Temmuz güneşinin altında kavrulurken.  


En pahalısından arabalar lüks sitelere girerken yanı başındaki komşu tarlaya da traktörler, biçerdöverler girer. Kamyonlar yanaşır destelenmiş buğday saplarını almak üzere. “Daha ne kadar tarla olarak kalabilecek o tarla” diye baktıkça dert eder o kendine. Diz boyu yükselen buğday sarısı başaklar, olgun başlarını eğip bekleyecekleri çok fazla yaz sonu olmadığını bilir gibidirler. Toygarların uçuştuğu tarlada buğdayların, çavdarın, burçakların yerine grisinden, bordosundan, kapkara camla kaplısından blokların yükselmesi yakındır. Son hasat vaktinin  ekinleri nasıl bildiyse,  o da bilir bunu.

Çok sürmez ekinsiz, hasatsız günlerin o tarlalara da gelip çatması. Son hasat, belli ki çok yakın oralarda. O son hasatta ertesi yıl için tohum ayrılmayacak, tarla bir daha nadasa bırakılmayacak, sürülmeyecek. Traktör tekeri değmeyecek bundan böyle o toprağa. Traktörü kovan kepçeler deşecek her yanı. Kertenkelenin, köstebeğin, tavşanın, sincabın yuvası darmadağın edilecek. Çıtlığından, zambak soğanından gelinciğine envai çeşit ot, kökünden sökülüp bir daha oralarda  bitmez olacak. Bunlar,  onun derdi işte; o yol boyunca yürürken.

Kim bilir kaç bin kez verimli hasatların yapıldığı toprakların karnı yarılıp, buğdayların kök saldığı sinesi betonla doldurulacak. Kalın demirler delecek böğrünü, yanını yöresini. Bir de çim ekilecek betonların etrafına, yeşillik olsun diye. Sökülen buğdayların gözyaşları, her sabah o çimlere düşecek. Her çiğ tanesine baktığında kökü çoktan kuruduğundan ağlayan bir başak görecek o. Kır yitecek, kır çiçeklerinin kokusu rüzgarın kanadından düşecek. Egzoz kokusu, çiçek kokusuna benzemez. Betonlar çiçek açmaz. Karın da doyurmaz.

Oysa şimdinin terk edilmiş mahzun tarlalarının hep olagelmişleri atmacalar, kerkenezler, keklikler, kuyruksallayanlar, kirpiler, ilkten “Bir ceylan mı koşuyor” diye  düşündüren gri kırçıllı, kocaman kulaklı dağ tavşanları, tilkiler hala beliriveriyor bir yerlerden bir bakıyorsun. Yaşadığınız yerde onları görmek, dünyanın dağının betondan değil taştan, çiçeğinin yalnızca süs bitkilerinden değil kır çiçeklerinden, yaşayanlarının da tek insanlar değil her canlıdan olduğunu  keyifle hatırlamak oluyor.  

Vaktiyle yapılmış, şimdilerde en özenilen hayatların sürüldüğü küçük kır evlerindeki kümeslere dadanan tilkiler, bloklar arasında yalpalıyor. Tilki bu, oldum olası başı tavukla hoş değil. Kırk hikayesinin kırkı da tavuk üzerine. Hiç görülmüş mü tilkinin girdiği kümeste sağ kalan tavuk? O zaman kümese dadanan tilkiyi tuzakla yakalayıp başını taşla ezmek ne demek? Tavuğu iyi koruyamadıysan tilkinin suçu ne? Tilki, doğasına göre yaşar sonuçta. Buraların şehre çok uzak kaldığı zamanlarda yapılmış kır evlerinin sakinleri, kümeslerine dadandığı için diş biliyor artık tilkilere. Tilkiler de kır çiçeklerinin kökleri gibi eziliyor blokların altında. Kaplumbağaların bağaları, kaç arabanın tekerinden yaralı, delik deşik. Zaten yaşayamıyorlar biz onlara yaklaştıkça. Köyleri metropolce yutulmuş, yuvalarının üzerlerine blok dikilmiş tilkileri, kaplumbağaları dert etmektedir şimdi o, hayli vakittir.


Beş, hadi en fazla yedi dakikalık yol boyunca yürürken kuşlar fır döner yukarda. Kanat sesi, sabahın günaydınıdır ona. Hala boş kalmışlığın tadını çıkaran ot bürümüş tarlalarda insan boyu dikenlerin, otların içinde gizlenen, en ufak bir çıtırtıda çalıların içine sinen keklikler nasıl yaşar apartman çatılarında?

O, yakınlarda bir gün, bloklar arasında nefessiz kalmış tarlalarda son hasat olacağı, tarlaların Ağustos güneşinden değil, betonların altında ezilmekten sararıp solacağından emin olmanın hüznünü artık iyiden iyiye bilmektedir.

Son hasatlar çok yakın. Her son hasat yapılan tarla, bir sonraki tarlanın son hasadının habercisi. Kaldırılacak ekin bulunamayacağından başağın un, unun ekmek olamayacağının habercisi.

Buğday bitmeyen topraklarda insanlar doyar mı? Bir blok, bir buğday başağından daha mı doyurucudur aç kalındığında?
(Her hakkı saklıdır)

 ‎Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11 ‎Nisan ‎2012 ‎Çarşamba, ‏‎14:11:04



Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci