23 Haziran 2015 Salı

Yollar keşmekeşe çıkarsa

Trafik mi? En beylik çile… Hep yazdığım; daha da yazacağım üç, beş beylik konudan biri. Her şey trafik çünkü önü sonu. Hayat öyle mesela; doğumundan ölümüne… Biri doğarken geliş şeridindedir; bir diğeri gidiş yönünde göçerken. Trafik, bir akış; aksa iyi de akmadığında  çözülemeyen  ip yumağı gibi düğüm düğüm çile.

Benim gözümde trafik, hamsisinden orkasına, yunusundan, köpekbalığından, kaplumbağasına her türden balığın yüzdüğü, koca bir akvaryumdur. Tatlı su balığından tuzlu su balığına, dip balığından yüzey balığına, kaya balığından açık deniz balığına irili ufaklı, kılçıklı kılçıksız her türden balığı andıran; büyüğünden küçüğüne, pahalısından her yanı çarpık çurpuk arabalardan,  hız delisinden saygılısına her cinsten sürücünün  aynı anda, aynı yerde seyrettiği tekin olmayan derin sular gibidir trafik.  Yani trafik, okumuşundan okumamışına, kentlisinden köylüsüne, akıllısından çılgınına, aklıseliminden gözü karasına her mayadan  insanın tek bir teknede yoğrulmuş olduğu hamurdur.
 
Bizdeki trafik, keşmekeş çıkmazı. Önceliklerle yürür trafik, kurallarıyla akar. Öncelikler bellidir, şeritler tanımlıdır. Hangi şeritten hangi araçlar gider; acil durumlarda hangi şerit boşaltılmalıdır bilinir, araba kullananlarca. Bunlar bilinmezse eğer, araç kullanmak için yeterlilik anlamına gelen ehliyet verilmez çünkü.
Oysa trafik, nedense  tüm bilinenlerin unutulduğu bu yüzden de hafıza kaybına en yaygın rastlanılan er meydanıdır. İtfaiye sireni olsun,  cankurtaran olsun kendine yol açılması için canhıraş bağırırken soldaki çoğu lüks araçların açık penceresinden sarkmış sigaralı eller, bir türlü direksiyonu kırıp da sağa geçmez. Sağ şeritte seyredenlerin de sol şerittekilerden geri kalır yanı yoktur kimi kez. Onlar da siren sesini duyar duymaz durmalıdırlar ki önlerinde boşluk oluşsun. Böylece sol şerittekiler, oluşan o boşluğa kayabilsin. Oysa trafik demek, hemen her zaman yolları tıkamak, sol şeridi kimselere kaptırmamak demek oldu çıktı. Allah korusun bir kazada, bir kalp krizinde, bir yangında  başına kötü şeyler gelmiş olanlara vaktinde yetişebilmenin kimileyin tesadüflere kalmış olması demek artık trafik.  

Diyelim ki her şey yolunda gidiyor siren sesi sonrası. Sağdakiler durdu, soldakiler sağa kaydı, cankurtaran ya da itfaiye araçlarına yol açıldı. Ama yine de dardakilere, zordakilere ilk yardımın tam vaktinde yetişemediği oluyor. Çünkü dar yollara yapılan yanlış parklar, yollardan geçişi engelliyor. İtfaiye araçları yollara sığamıyor o zaman. Cayır cayır yanan evlerdekiler, kurtulmaları anlamına gelen o sirenleri can derdine düşmüş halde bekliyor.  Bazen ya evleriyle birlikte yanıyorlar ya da alevlerden kurtulmak için kendilerini bilmem kaçıncı kattan aşağıya atıyorlar.

Bu durumda sorumlu kim oluyor? Sol şeridi lüks ve pahalı arabalarıyla fütursuzca kapatanlar mı? Sanki başka şeritlerde yol alınamazmış gibi öndeki herkesi kaçırtarak gözü elindeki cep telefonunda, ayağı gazda  ille de sol şeritten gitmek sevdasındakiler mi?  Durup da soldakilere yol açmayan sağ şerittekiler mi?  Kentin eski mahallerindeki daracık sokaklara araçlarını gelişigüzel park ederek yolu daha da daraltanlar mı?  Böylesi umarsızların trafik cezalarını caydırıcı bulmaması mı?

Yollar, hele de tatillerde, bayram arifelerinde ve dönüşlerinde, kışın karasında acılar getirip götürüyor bir bakıma. Böyle günlerin daimi haberi oluyor trafik kazaları. Oysa ulaşım sadece kara yoluyla mı olabilir? Nehirde işleyen  tekneler ile oluyor kimi yerde mesela. Bizde öyle tekneyle yolculuk yapılabilecek nehir  pek yok. Denizlerimiz var; ama deniz yolculuğumuz, şehri hatlarında kalmış.  Değil kıyılarımız arası yolculuk yapılan gemiler, on beş yıl önce üç bin tür balık olduğu halde şu günlerde yüz türe bile rastlanmayan sularımızda artık balık bile yok neredeyse. İçinde en emin seyahatler yapılırken o geziler için romanlar bile yazılabilen, yolculuğun kalkıp dolaşmalısı, açsanız restoranında yemek, hastaysanız çorba bulabileceğiniz trenler ne güne duruyor o halde? Ama trenler de yaygın değil. Onlar sadece türkülerde geçer gider.
 
Uygarlık denilince akla tek bir nokta gelir. Batı. Batı uygarlığının ulaşım araçlarının en başlıcası trenler. Paris’in  Saint Lazard tren garını şöyle bir gezince nefesi tutuluyor insanın. Yüzlerce hatta onlarca türden tren var. Hızlısı, banliyösü, Avrupa hatlısı ve daha nicesi. Üstelik çok ucuz. Bir ülkeden başka bir ülkeye trenle o kadar ucuza gidiliyor ki şaşıp kalıyor insan. 
Bisiklet, çevreyi kirletmiyor. Bakımı, benzin parası, vergisi yok. Üstelik bisiklete binmek sağlık için iyi. Aynı zamanda spor. Bazen yoğun caddelerimizde bisikletleriyle sağdan sağdan  giden gençler görüyorum. Bir bisiklet yolu olmadığından ana caddelerde kamyonlar, TIRlar, yolcu kapmak peşindeki dolmuşlar yanlarından vızır vızır geçerken ısrarla spor yapıyorlar ya da bir yere ulaşmaya çalışıyorlar. Makas atanından  önünde başka aracın olmasına asla tahammül edemeyenine  her türlü sürücü arasında, egzoz soluyarak okuluna gitmeye çalışıyor bisikletteki gençlerin çoğu. O çocukları hem takdir ediyorum hem de trafiğin kirlettiği o havayı solumalarından dolayı üzüntü de duyuyorum.

Yoğun trafik ve umarsız sürücüler,  havanın başkalaşımıdır. Pek çok aracın; ama özellikle kamyonların arkasından kapkara, içi zehir dolu dumanlar fışkırıverir geğirircesine bir sesle. İçinde kalp hastalarının, bebeklerin, astımlı çocukların, hamilelerin olduğu arabaların içine öyle bir dolar ki o zehirler. Ne yapsın o zaman hastalar, bebekler, yaşlılar? Paris’te egzoz kokusu hiç duyulmuyor nedense. Ya da hep uygarlık denilince aklımıza gelen Avrupa’nın pek çok başka kentlerinde.

Trafikteki çoğu kişi için yolların anlamı, cicilerini birbirine gösterip böbürlenen çocukların edasıyla çalım atmak demek.  Budalaca gözü karalığını göstermek  demek. En pahalı otomobilin motor vınıltısını cümle aleme duyurmak demek.  Böyle olunca bir panayır alanı haline geliyor yollar. Gecenin bir yarısı, en işlek caddelerde birbirini hiç tanımayan insanlar, uğultusu kaç sokak öteden duyulan motor sesleri çıkartarak,  fren gıcırtılarıyla yürekleri ağızlara getirerek  bazen de sonunda o kaçınılmaz çarpışma sesi duyularak  yarışıyorlar. O zaman kendilerini “Biri” hissedebiliyorlar ancak!
Birinin kendini arabasıyla bir şey hissetmesi!  Bir insanın başka insanlarla yarışabileceği tek şey olarak çoklukla da baba parası ile alınmış arabasını görmesi! Bir yarış için tek sermayesinin kişisel yetkinlikleri değil arabası olması! Bir gencin kendi aklı, bilgisi, tutarlılığı, insani değerleriyle kendini ortaya koyamayıp, yarış yollarına sürdüğü arabasıyla yarışabilmesi tek! Bu, düpedüz ilkellik. Bunun başka hiçbir açıklaması yok. Bir insanın başka bir insanla yarışabileceği özellikler bunlar değil elbet. Biri, diğer insanlarla yarışmayı seviyorsa,  belli bir alanda elinden geldiğince ürünler ortaya koymak, insani yanlarını geliştirmek, daha çok ağaç dikmek, çevreyi kirletmemek, doğayı,  bitkileri, kuşları, çocukları korumak, herkesten önce ilk kendini eleştirebilmekte yarışsın. Ve tek taraflı, tek açılı, kör cepheden değil geniş kapsamlı, çeşitli olasılıkları da düşünerek etraflı bakabilme yetisiyle yarışsın, yarışabiliyorsa eğer. Gün yüzüne çıkarabileceği bu tür özellikleri varsa eğer! Eğer etraflı bakış geliştirebilseydik olaylara, olgulara, kavramlara yönelik, “İlle de sol şeritte gidenlerden olacağım” diye tutturanlardan daha az olurdu bugün çevremizde.  
Anlayacağımız, canhıraş bağırarak yol isteyen bir siren sesiyle sınanıyor ne kadar insan olduğumuz ya da olamadığımız. O siren sesi, bir rica, bir imdat sesi. O ses duyulunca,  sol şeridin boşalabilmesi için durup sol şerittekilere yol vermeyen sağdakiler de, sağ şeride kayarak sol şeridi boşaltmayan sol şerittekiler de insanlık sınavını veremeyenler ne yazık ki. Oysa siren sesi kendileri için  veryansın ediyor olsa idi, herkesin o sınavı başarıyla geçmesini beklerlerdi mutlak tüm umarsızlar.
Bir siren sesi, bencil ya da duyarlı olup olmadığımızı, aslında içimizdeki komplekslerle baş edip edemediğimizi saniyeler kısalığında soran ve cevabını hemen alan en hayati sorudur.  Şimdiye dek yüzleşmekten kaçınsak da trafik akvaryumunda kaçınılmaz olarak  gözlemlenen iyi ya da kötü tüm niteliklerimizin de dikiz  aynasıdır siren sesleri.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.04.2015,11:02


Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci