27 Temmuz 2015 Pazartesi

Göründüğümüz mü yoksa olduğumuz mu yansımamız?

Ya göründüğün gibi değilsen… Ya olduğun gibi hiç görünmemişsen…  Ve bu konuyu oturup da hiç düşünmemişsen şimdiye dek… O halde şimdi bunu düşünmenin tam sırası olsun mu?

İlk bakışta ya çok durgun veya hareketli; ya sinirli ya da ölçüp biçip tarttıktan sonra konuşan biriyizdir dışardan bakan gözlere. Veyahut da sonda söyleneceği baştan söyleyip ortalığı toza dumana katanlardan biriyizdir başkalarınca. Gerçi senelerdir bilen gözlere bile nasıl gözüktüğümüz, o gözlerin algılamasına, değerlendirme yeteneğine bağlıdır.

Bir görüntüyle doğarız, dışımıza yansımış. Bir huyla doğarız, içimize saklanmış. Dışımızı beğenmediğimizde değiştirme çareleri çok. Makyajından ameliyatına, süsüne püsüne dek. Ama içimiz… Hani o doğruları yemiş, yutmuş, hazmetmiş de doğrulukta üstüne yokmuş gibi yapan içler… Sıklıkla rastlanan, göründükleri gibi olmayanlar yani…

“Gibi” yapanlar,  bazen nasıl da başarılıdır. Doğru olanlardan bile doğru gözükürler. Öyle ki doğrular, eğri kalır onların yanında. O zaman doğruyla eğriyi ayıramayan gözler için eğriyle doğru karışmış, doğru çiğnenirken eğri baş tacı edilmiş olur. Nasıl bir yanılgı! Hem de nasıl… Öyle bir yanılgı ki  dingin ortamın tozunu toprağını havalandırır, havayı pusa boğar. Berraklık kalmayınca görülen pustur, toz dumandır.

“Kendiyle barışık olmak”,  çoklukla yazılarda rastlanan bir cümledir. Oysa böylesi bir barışıklık, dışta değil içte yaşanan haldir.  Kendiyle barışık olanların hali,  Mevlana’nın dediği üzeredir; yani ya olduğu gibi görünen ya da göründüğü gibi olanlardır onlar.

Ya kendiyle barışık olmayan yani her şeyden, herkesten önce kendisine karşı dürüst olmayanların halleri?  En zor hayatlardır öyle hayatlar. O an, ne ya da kim  oynanılıyorsa odur öylesi huydakiler.  Biri ya da bir şeymiş gibi görüneyim derken giyilen giysi, ya on, on beş beden büyüktür sırta ya da önü kapanmayan, kol ağzı dirsekte, yakanın her bir ucu bir omuzda emanet duracak kadar dardır. Ama bunun farkına varamaz birini ya da bir şeyi oynayan kişiler. Farkına varsalardı eğer, oynamayı bırakıp kendilerine dönerlerdi. Onlara göre en zoru; ama aslında en kolayını yapıp neyseler o olurlardı. Ne yaman zanaat şu kendin gibi olmak. Aksi de ne gülünç hallere düşüren bir rol.

İmrendiğimiz kişilere rastlarız okuduğumuz romanlarda; özendiğimiz kahramanları seyrederiz dizilerde. O kahramanlar öyle kalıplardır ki onların yaptıkları, yedikleri, dedikleri, giydikleri sorgusuz sualsiz doğrudur. Yani kışın ortasında manto, palto bir kenara fırlatılıp bir penye ile dolanıyorsa dizideki karakter, üşütüp sıkı hasta olmak umursanmadan o görüntüye  harfiyen bürünülür titrene titrene.  Bu örnek,  dış görüntüde devede kulak. Dahası da var.

Ne demişler, “İyi bir kıyafet iyi bir tavsiye mektubudur”. Ve bu söz mutlaka Nasreddin Hoca’nın “Ye kürküm, ye” sinden sonra söylenmiş olmalı. İçindeki kim olursa olsun  o kişi değil kürk önemsendikçe ve bu önemseyiş kürkü olmayanlarca  içlere işleye işleye duyumsandıkça  kürk giyenlerden olmak, kürkün içindeki olmaktan öne geçecektir. Kürkün içindeki, doğrulukla ilgisi kalmayıp yolunu kaybetmiş bile olsa, eğer  sırtındaki kürk onu sofranın baş köşesine oturtuyorsa o zaman kürk her şeyden önemli gözükür artık gözlere. Ama kürk edinmek için para gerekir. O halde kürke giden yolda en önemli şey para olacaktır. Paranın en önemli şey olduğu yerde tüm güzellikler, çirkinliklere kurban edilir sırası gelince. Yükselen değerler ise asla gerçek değerler olmayacaktır. Değerler ayaklar altındayken değersizlikler değer kazanacak ve baş tacı edilecektir kürke giden yollarda.

Bir çok bireyden ibaret bir toplumda hiç kimse  bir diğerine benzemez. Sesinden ayak sesine, saç tonundan  göz rengine, huyundan suyuna. Zaten toplumun zenginliği, güzelliği de budur. Aralarında karbon kağıdı varmış da üsttekine ne çizildiyse tüm kağıtlara aynısı çıkmışçasına biri diğerinin tıpatıp kopyası değildir toplumu oluşturan insanlar. Ne bakış açıları benzer ne algıları. Buraya kadar çok güzel, çok iyi ve rengarenk. Ama işin bir de karanlık yüzü var…

Herkesin kültürü, okumuşluğu, derinliği, varlığı, yetenekleri, sosyal konumu farklıdır. Kiminin diğerinden geride olması suç değil; kaçınılmaz da üstelik. Bir de hiç kimse aynı akıl katsayısı ile doğmuyor. Aklı başındakilere yakışan, akılcı tutumlardır. Kendinin bilincinde olmaktır. Olduğu gibi olmak ve bunu kabul etmek, kendini bilmektir. Oysa kaç on binde bir dünyaya gelen ve daha ağzını açarken yaptığı espriden belli olan zeka katsayısını duyunca “Oooovvv” çektiren kişiler gibi olmaya kalkışmak… Kim kendine böyle bir kötülük yapmak ister? İstemez sansak da yapanlar var.  
 
Elden gelenler var, gelmeyenler var. Hiç gelemeyecekler de var. Ama öyleleri çıkar ki, her şey yalnızca onun elinden gelir gözükürler.  Öyle ki o olmasa her şey toz duman olur. Sanırsınız ki oraların kurtarıcısı odur.  Onsuz olamaz oralar. Buna inananlar çıkar.

Nerelerden geldiğinden değil şu an nerede olduğundan bahseder böyleleri. Giyim, onlar için öylesine önemlidir ki. Çünkü ambalajın bazen kutunun içindekinden çok daha albenili olduğunun bilincindedirler. Göz boyamanın ne yazık ki şimdilerde yükselen değer olduğunu iyi bilmektedirler. Filmlerdeki, dergilerdeki iş kadını ya da bir eli cebinde gezen  işadamı  görüntüsüne tıpatıp benzemeye çalışarak akıllı, çalışkan, dakik işkadınları ya da işadamları  gibi algılanmalarını sağlarlar. Sağlarlar daaaa… Öyle olabilirler mi yalnızca cakası yerinde bir kılık ve resimlerdeki pozlardan çalınmış duruşla? Olamazlar… Mümkün mü?

Bir de arada derede kalanlar var. İçlerinden doğruluğa karşı samimidirler; ama davranışa dökemezler doğruluklarını. Korkaktırlar.  Ne kokar ne bulaşırlar. Dokuz köyden kovulan doğruların yanlarında olmaları halinde yalnız kalıp dışlanacaklarından, bol kahkahalı sohbetlerden, dedikodulardan, sırf göz boyamacadan oluşan arkadaş gezmelerinden geri kalacaklarından korkarlar. Ve doğruluk lafı ede ede eğrilerin koluna girer, yalanlarını dinler ve şakşakta bulunurlar. Onların hali acınasıdır. Zaten hallerine en çok da kendileri acır. Güvenilmezdirler bu yüzden.  Dedikleri gibi olamamış ve asla olamayacaklardır.
 
Doğru, ağızdan düşmemesi gereken  en doğru  sözken o sözü ağzına alanlar her zaman doğru ağızlar değildir. Herkes kendince doğrudur; eğriler ise  kendisi dışındakilerdir. Etrafa eleştiri kıyasıyadır; ama kendilerini hiç eleştirmez, durup  önce bir  kendine bakmazlar. Ve önce kendine bakmayanlar, çuvaldızı hep başkasına batırır. Oysa iğne batırmaya bile cesaretleri yoktur kendilerine. Değil rüzgar, çekindiklerinin nefesinden bile uçuşacak kadar zayıf kuru yaprakları andırırlar. Dalından düşmemeye çırpınan sarı yapraktırlar dört mevsimde de.

 Eli sopalılar var o halde. Tir tir titreyen  yaprakların önünde uçuştuğu, nefesi kendine bile yetmese de sopasının görüntüsü ortalığı  titretenler var demek ki. İşte o eli sopalılar, bugün büründükleri görüntüye ulaşabilmek için geçtikleri her yeri yakmış, her köprüyü yıkmış, kasıp kavurmuş, evvelce yaşadıkları yoksulluklarından utanmış, vaktinde giyecek pabuçları olmadığından bugün yürürken tak tak ses çıkaran ve böylece herkesin dönüp o topuklara baktığı, her seferinde değişik ve pahaca da fena olmayan ayakkabılar giyinir olmuşlardır.  İçlerindeki kırıklığın eğriliğini, güya kıyafetlerle doğrultmaya çalışan zikzak çizen fertler olup çıkmışlardır. İnsanları birbirine tutuşturmaktan, dedikodunun fokurdayan kazanı olmaktan ürkmezler. Yeter ki dışları iyi gözüksün de şık, kültürlü imajını yalnızca ve yalnızca dış görüntüyle bile olsa yakalayabilsin derdindedirler. Zaten geri kalanı yakalamayacaktır onlar. Kültür, derinlik, bilgi, birikim onlar için henüz keşfedilmemiş ve keşfi asla mümkün olamayacak erişilemez kıtalardır.

Mevlana boşa mı dedi onca sözü? Onlardan biri de “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” değil miydi? Niye o zaman, ne olduğun gibi olmamak ne de gözüktüğünce olmak? Bu ikilik nedir? Olsa olsa ikiyüzlülük, değil mi?
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.04.2015, 10:51

Paylaş :

6 yorum:

  1. "Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol." Gibi yapmanın hiç lüzumu yok.... Çok güzel yazmışsınız.. Sevgiler..:)

    YanıtlaSil
  2. Renkli Pasta Sepeti, sevgiler :)

    YanıtlaSil
  3. Renkli Pasta Sepeti, sevgiler. En zoru değil mi olduğu gibi olmak:)

    YanıtlaSil
  4. Nice insanlar gördüm üstünde elbise yok! Nice elbiseler gördüm içinde insan yok! Elbiseyi giyen insan oldum sanıp geziyor ortalıkta. Şu dünyada her şeyi iyi başarıyoruz da bir insan olmayı başaramıyoruz. Her şey para, statü, güç ve güzellik kısır döngüsünden ibaret!

    YanıtlaSil
  5. Nice insanlar gördüm üstünde elbise yok! Nice elbiseler gördüm içinde insan yok! Elbiseyi giyen insan oldum sanıp geziyor ortalıkta. Şu dünyada her şeyi iyi başarıyoruz da bir insan olmayı başaramıyoruz. Her şey para, statü, güç ve güzellik kısır döngüsünden ibaret!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok güzel yazmışın Deneyimli Anne. "Evet çok güzel evler yapmışlar; ama içine yakışacak güzel insanlar yapmayı unutmuşlar" lafı geldi aklıma...

      Sil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci