11 Ağustos 2015 Salı

BİZ?


Biz… Kimine göre birinci çoğul şahıs zamiri. Kimine göre çokluk. Benin aksine. Bazıları “Ben” demeyi sevse de bazıları “Biz” olmayı yeğler. Ben tekliktir; biz çokluk. Ben, yalnızlık ya da bencillikken biz, tek olmamaktır. Selamdır, hal hatırdır; aranılıp sorulmaktır. Sestir. Biz olmayı, ben olmaya yeğleyenlerden olarak, bizi anlatalım o halde.

“Biz” derken iç içe olduğumuz  kişilerden bahsetmiyoruz yalnızca kısacık bir sözcük ile. Biz derken izlerimizden bahsediyoruz en çok. Geçmişten, geldiğimiz yerlerden. Yediğimiz içtiğimizden, adetimizden, dilimizden. Bize, “Biz” dedirtenlerden yani. Biz, kolayca biz olmadık. Ama kolayca bizlikten çıkıp yozlaşırken nereye, hangi kavrama gitmekteyiz?

 Ne anlıyoruz biz deyince? Biz ile ne anlatıyoruz peki? Paylaşım mı, ortak çıkarlar etrafında öbeklenmek mi? Biz nedir, neler bizi biz yapar? Bu soruların cevabı bizde var mı? Varsa cevaplarımızda ne kadar samimiyiz? Başta kendimize elbet? Şimdilerde “Biz”, biz olmanın  ruhunu soluyor mu yoksa soluk soluğa mı? “Biz” demek kolay mı, biz olmak, bizliği hak ettiren onca niteliği öne sürmek demekken.

Bir tanesi bir kaşığı dolduran, yoğurduyla, kırmızı pul biberle yakılmış tereyağıyla  Aksaray  mantısı, soya fasulyesiyle yapılınca ne kadar bizim mantımızdır mesela? Yine mantıdır da, el olmuş mantıdır soyalı mantı. Adı mantı da olsa bizim olmaktan çıkmaya ilk adımını atmıştır o mantı. Mantı kıymalı olur, hele de Aksaray mantısıysa. Soya fasulyesinden kıyma mı olur mantıya? Ama olmuş. En basitinden bunlar olunca, bize de oluyor olanlar.

Biz, tepeden tırnağa bir tanımlamadır. Heybeli’de her gece mehtaba çıkıldığını anlatan o güzel şarkıdaki gibi alışkanlıklarımızdır. Fasulye bile eğer bizim fasulyemizse, pilav üstü yenir. Pastırmayla pişeni en gözde olandır. Tandıra sürülerek çömlekte pişirilmiş fasulyenin tadını, tandırların hala kalabildiği köylerdeki üç, beş kişi bilebilir ancak. Oysa Aksaray’ın Demirciköy’ündeki kesme taştan, kemerli mimarili evlerin tandır damlarında demlene demlene pişen, yanında keskin kokulu turşusuyla bizim çömlekte fasulyemiz, şimdilerde Floransa usulü fasulye olarak biliniyor bizim buralarda bile. Kökü eskilere uzanan çok şeyimizden elimizi eteğimizi çektiğimizden kaç göbektir bizim usuller bile ellerin olmuş böylece. Çünkü artık “Biz”i değil, “Ben”i sever olduk.

Ben de olmalı zaman zaman. Baş dinlemede “Ben” ile baş başa kalınmalı elbet. Yazarken, okurken hatta manzaraya bakarken en iyisi böylesi belki. Ama ben olmanın sınırları olmalı. Biz olmak mı? Alabildiğine sınırsız ve uçsuz bucaksız olduğunda, hayat da güzel oluyor.

 “Bu benim sorunum değil” kaçışını ilk yabancılardan duyup öğrendikten sonra kendi canımız yanmadıkça can acıtanlara, üzenlere, incitenlere kör, sağır kalmak, ben olmaktır, hasından. Oysa biz olmak!

Biz, ağır bir kavramdır. Sorumluluktur. Omuz olmaktır. Biz dairesinin içindeki en küçüğünden en büyüğüne herkesin derdini dert etmektir. Bir derdin, yalnızca uğradığı kişinin derdi olamayacağını bilmektir. Kan bağı olmadan kardeş, bacı, emmi, dayı olabilmektir bizlik. Oysa şimdilerde yeğlediğimiz ne böyle anlarda? Siz.

Biz dediğimizde, “Biz birbirimizin dilinden, halinde anlarız” demek isteriz. “Birinin adım sesinden yüreğinin sesini duyanlardanız” demek isteriz. O toksa, tokuz; açsa, açız demek isteriz. Şimdi öyle mi? Açlarımız almış başını giderken ve onlar hala doyurulmamışken başka açlara ağlamak… Yakına el uzatamamışken uzaklara elimizin yetişemediğinden yakınmak…

Biz, bir başka biri mi oldu ne? Biz, yalnızca bir çizginin rengi mi şimdi? Biz demek, aslında her birimiz tek tek bir diğerimizi umursamayız öyle; ama birlikte çıkarlar edineceksek o zaman elbette bir diğerimizi hem de nasıl umursarız mantığına mı büründü? Ve öylesine çok mu yaygınlaştı bu mantık? Komşuluktan okul arkadaşlığına, iş arkadaşlığından daha ileri adımlara gitmenin rotasındaki dümen, bu mantık mı oldu yoksa? Biz giysili benlik yani!

Ben olmak, çocukken oyuncaklarımızı paylaşmamakken büyüdüğümüzde de maddi değerler şöyle dursun birbirimize zaman bile ayırmamak, hele de kötü günler, yoksunluklar içindeki yakınları  hiç arayıp sormamak demek. Halbuki biz olmak, bir ağacın dallarından biri olmayı, rüzgarda öteki dallarla birlikte salınmanın tasasını, baharda tüm dallarla birlikte çiçeğe durmanın coşkusunu, sonbaharda yaprağını en ilk dökeninden son düşüren dalına kadar erinde geçinde yapraksız kalmanın  anlamını birlikte öğrenmek demektir. Tek tek dalların, tüm dallarla kaynaşarak gövdelerini ulu bir ağaca çevirmesidir yani biz olmak.

Metropoller ne kadar sorumlu acaba “Biz”in “Ben”e yenilmesinde? Herkes “Bizim apartman, blok ya da sitenin girişi” dediği cümle kapısından geçip “Benim” dediği evin yalnızlığa açılan kapısını açmakta şimdi. Tek başına yaşayan yaşlısından, köyünden kasabasından kopmuşuna herkes payına düşen metrekarede yalnızlığını dört duvarla paylaşırken televizyondaki “Onlar”la avunmakta. Metropoller, “Biz”i yutar, her birimizi bir yere savurtur, tekliğe sürükler. O teklik tünelinde sıkışanlar, sırf evinde bir ses olsun diye filanca geçkin ve sivri dilli yıldızın, kantarın topunun kaçtığı atışmaları üzerine televizyonda yapılan konuşmaları dinlerler.

Biz olmak, bizi biz yapan her taşın ağırlığını bilmek demek. Bugün omuzlardaysak, bizi buraya taşıyan omuzların hangi omuzlar olduğunu hiç unutmamak demek. Üzerinde yükselinen omuzları unutmak,“Ben”in en yoz halidir. Biz… Ne güzeldi biz olmak. Oysa bize bir şeyler oldu şimdi. 

Bizim tohumlar, bizim usül zeytin yapmalar, bize özgü eğlenceler, bizim çay bahçeleri, bizim köyler, bizim eller, bizim değerler… Hatta bizim adlar. Çocuklara konulan adlar hani. Çiçeğinden kuşuna, taşından ağacına çocuklara verilen bizim adlar. Neredeler? Oysa bunlar değil miydi  bizi biz yapanlar? Bunlar yoksa ne diyeceğiz bize? “Biz” deriz yine de dilimiz alıştığından; ama hangi biz? Köksüz bir biz, biz miyizdir?

 “Ben”,kavramlar içindeki yükselişinin keyfini çıkarmakta şimdilerde, bencilce. Oysa “Ben”, en küçükdünya, koskoca dünyanın içinde. O kocadünyadaki “Ben”,  hep merkezde. Ama biz olunca eleleyiz çepeçevre.  Tekken, merkez olunmuş olunmamış  kim ne etsin?“Elele tutmak varken” diyen kaç kişi var acaba şimdi? Var görünen çok daaa… Olan kaç kişi?

 Bugün, “Biz” iyi değil. Hem de hiç iyi değil. Şarkılarbile yapıldı baksanıza, “Neler oluyor bize” diye soran. Bu soru, sadece bir şarkı dizesi olarak kalmasa! Önce kendimize yani “Ben”e sonra da “Biz”e bakılıp samimiyetle sorulup, cevabı cesaretle verilse, dinlense, göğüslense…

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.03.2015, 15:29
Acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci
Paylaş :

0 yorum:

Yorum Gönder

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci