23 Ağustos 2015 Pazar

Çeşme'nin Suyu Kurudu



Bir avuç içinin darası nedir? Bir avuca ne kadar sığar?


Bir avuç ancak bir avuç kadarını alır. Fazlası, daha fazlası, daha dahasının yalnızca bir tek avuca sığdırılmasının öyküsü  yazılı şimdi Ege'nin eski cennetlerinde. Bodrum'da, Kuşadası'nda, Datça'da. Çeşme'de.
Neresidir Çeşme? Bir avuçluk; ama her yerden binlerce ayağın ezip geçtiği Çeşme, ne haldedir bugün?


Şöyle böyle yirmi beş yıl oluyor yazları Çeşmeli olalı. İzmir, oldum olası annemin  rüyasıydı. Ankara da babamın. Sonunda iki düşün ortalaması Çeşme oldu.


Çeşme deyince akla koylar gelir öncelikle. Çeşme'nin  irili ufaklı girintileriyle dantel kenarı gibi duran koyları.


Koylar ve köyler... Zeytin ağacı dikili, Çeşmelilerce “yemiş” denilen incirle bereketlenmiş, enginarların bittiği, iç baklaların kurutulduğu, ot çeşidinin ayyuka çıkmış olduğu, yirmi taş evli küçük köylerinde yağhaneler, değirmenler olan   kendi halinde bir yerdi çok değil yirmi beş sene önce Çeşme.


Ot demişken, değinmezsem olmaz. Değineceğim de; değeceğim de her bir ota sözcüklerimle...


İlle Ege biliniyor, ille Ege'den dem vuruluyor her şeyde, her konuda. Ot deyince bile mesela. Ve çokça bellenen bir yer önünde sonunda bitiyor.


Oysa her dağın kendi otu var. Her otun da kendince lezzeti. Egeliler'in etten çok  zeytinyağı dökülmüş otlu yiyecekler tercih etmeleri, Ege'nin ot cenneti oluşundan değil yalnızca. Rastladıkları otları değerlendirmişler, her şeyin kıymetini bilmişler de ondan. Oysa otları görmezden gelip çoklukla et yemeği ya da hamur işleri  tercih edildiğinde elbetteki dağlar, yaylalar, ovalar, kırlar dolusu ot da bilinmeyecek. Baharda kendi kendine bitip ne kadarlıksa hükmü, o kadar  sürüp solacak.


Otların en lezzetlisi neredeyse hiç bilinmedik doğuda oysa. Munzur ve Keşiş Dağları'nın ışgını, çirişi nedense hiç anılmıyor. Muş'un çok çeşitli otlardan yapılan kavurması hatta  yumurtalı, unlu bulamaça batırılıp kızartılarak yenilen salamura saklanan otunun lezzeti, Ege otlarından kalır değil. Belki de önde bile. Nerede dağ, ova, yayla, kır hala varsa, orada o kadar da ot vardır. Bilene, bulana, görene elbet...


Ne Ankara ne de İstanbul  trafiği. Çeşme trafiği en beteri bu yıl.
Aksaray'ın Yeşilova köyünde evelek otu hamur gibi  yoğurup yemyeşil suyu çıkarıldıktan sonra pazılar haline getirilip kurutuluyor. Kışın ya çorbası yapılıp içiliyor ya da pilava katılıyor kurutulmuş evelek otu. Çıtlık yani hindiba, yarpız, evelek, katır tırnağı, salmanca, yemlik, karavluk, madımak da denilen mercimelek, tekercin, ebegümeci vazgeçilmez otlarıdır Yeşilova'nın. Kişnişe “aş otu” denilen Erzincan'da aş otu, çorbaların nanesidir.


Ot, topraktan biter. Toprak sadece Ege'de değil, kara olan her yerde mevcut. Eğer kuleler, rezidanslar, AVMler altında yok olup gitmediyse tabii. Yeter ki biten otları görecek  ve faydalanacak gözler olsun. Ot görmek, yalnızca Egeli gözlerin mahareti olmasın yani. Aslında zihniyet gerçeği her şey. Otlara bakış bile zihniyetin apaçık göstergesi. Ot, kimisi için sadece otken değerini bilen için deniz börülcesi, bambaşka lezzette bir çeşnidir.


Ovacık bir yana diyelim ki toprağı domates yetiştirmeye hiç de elverişli olmayan Çeşme'de  mor çiçekli kekikler kaplar makilikleri. Mor çiçekli kekik, yalnızca Ege'de değil her dağda baş verir, her ovada biter, kokar. Koyun sürüleri, doğuda da, batıda da, kuzeyde de, güneyde de kekik yayılır  eğer otlayabilecekleri meralar bulurlarsa şimdilerde. Eğer konu Ege otlarıysa, Çeşme'nin otları kadar lezzetli çeşit çeşit otlar her yerde var lafın kısası. Hatta  Ege'de olmayanlar da var çok uzaklarda.


Deniz kenarı olmasından mı Çeşme'nin bu kadar dillendirilmesi, Çeşme olması? Göl kıyısı, nehir kenarları güzel değil mi peki? Hem de nasıl güzel! Ve hem de nasıl şanslılar oradakiler! Zira deniz kenarında olmadıklarından göç almayacaklar. Güzellikleri ayaklar altında ezilmeyecek. Her önüne gelenin fırlatıp attığı her türden çöple gırtlaklarına kadar boğulmayacaklar. Bir balıkçı kasabasıyken hoyrat heveslerce  bir çöp teknesine, beton havzasına dönüşmeyecekler.


Çeşme'de deniz var belki; ama su yok. Tuzlu su derya gibi; ama içme suyu kuyudan. Su fakiridir Çeşme yarımadası.Suyu, yağlıdır sanki. Yakın zamana kadar yüksekçe yerlere kurulu  sitelere su çıkmazdı bile. Bulaşık makinesinden çıkanları bir kez de saatlerce elde yıkamışlığım çoktur. Makineden çıkanların yıkanmış halleri, makineye girdiklerinden daha beterdir. Beyaz kirece boyanmış gibidirler güya yıkanıp tertemiz olmuş tabaklar, çanaklar. İçine bir avuç limon tuzu serpmeden kimse yıkamıyor artık tabağını, tavasını makinede. Öyle üzerine barajlar kurulacak kadar gür, çağıl çağıl, tertemiz su ne gezer Çeşme'de, hatta tüm Ege'de. Bir deresi vardı Çeşme'nin, şimdilerde mahalleye dönüşmüş palmiyeli kordonu bile eksik kalmamış  eski bir köyünde.  O derenin yatağı şimdi bomboz beton. İçinde de tek damla su yok. Cıstaklı müziklerin bangır bangır bağırdığı caddelerde tekerler altında kalmaktan kurtulan köyün kaz sürüsü de  şimdi en arka caddelerde geziniyor.


Cadde demişken... Çeşme'nin belli yerlerinde her yıl yeni bir arka cadde görüyor insan. Kenarındaki lüks yeni yazlıklarıyla hazır halde.



Ülkemiz'deki akarsular belli. Kaç tanedirler, nereden doğarlar, nerelerde akarlar belli.  Bir Munzur Çayı akmaz ki Çeşme'den. Adı Çeşme; ama kurumuştur suyu.


Çeşme, hasından mimaridir öteden beridir. Adına Sakız mimarisi denilen, kendince zarif işçilikli demir korkuluklarla çevrili balkonlu, yüksek demir kapılı  yapıların  köşesidir. Oysa son on yıldır o yapılar,  gün be gün birer kiremit, birer taş, birer tuğla eksiliyor.  Bir bir eriyorlar. Geçen yıl pencere doğraması yerinde olan eski yapıların, bu yıl  pervazları, kenarları gözü oyulmuşçasına sökülmüş. Çöküyor o zarif yapılar. Çeşme'nin zaten cılız akan suyu, tümden kesiliyor.


Çeşme, deprem demektir. İzmir'in gerçeğidir deprem. Çeşme toprağı, kis topraktır. Sarı, su değince yapışkan, cıvık bir çamur olan, kayasız  topraktır oralar. Zemin, hiç sağlam değildir  Kaygan toprak, depremde korkutucudur. Hala oturamadı mesela yakından bildiğim evler. Her depremden sonra yeni çatlaklar oluşur sütunlarda, duvarlarda.


Çeşme, havayı en iyi temizleyen, kızların çeyiz sandıklarının ille de ondan yapılmasının gelenek olduğı ardıç ağaçlarının ormanıydı. Ardıçlar yerlerinde durursa yazlıklar oralara konamaz. O yüzden ardıç çamları, azaldıkça azaldı. Bilmem kaç yıla kalmaz bahçelerde olanlar dışında geriye bir tane bile kalmayacak olması korkum.


Sakız ağacının yurduydu Çeşme. İstanbul'da da görürdüm sakız çalılarını da damla sakızı akıtmazlardı gövdelerine çizikler atılsa da. Oysa Çeşme ve karşısındaki Sakız Adası, dünyanın en iyi damla sakızını veren sakız ağaçlarına sahip. Dünya sakız ticareti,  tümden Sakız Adası'nın elinde ama. Bir kendini sakız ağaçlarına adamış Metin var iyi ki Çeşmeli. Sakız fideleri yetiştirir gönüllü olarak. Uğraşır durur.

 Çeşme, rüzgar uğultusuydu bu yıla dek. Sörf yapılan beyaz köpüklü koca dalgaların rüzgarda gürleyişiydi. Koyu yeşil uzun ibrelerinin esintide  eni konu ıslık çalmasından ötürü benim bir türlü “çivi çamı” demeyip ısrarla “ıslık çamı” dediğim çamı, bu isimle aramadık sera bırakmadıktan sonra bana bu çamdan bulamadığından yakınan  bir komşu sayesinde artık benim de çivi çamı demeye başladığım ibrelilerin yeldeki ıslık ıslık şarkısıydı. Kulaklara rüzgar fısıltısı dolarken tek bir sivrisinek vızıltısı duymak mümkün değildi.  Sivrisinekler, rüzgarı sevmez.


Erkekleri sarı gagalı olan karatavuk kuşlarının sabahları kargaları kıskandıracak ötüşleriyle asmalardaki salkımları talan etmesine duyduğumuz sevinçti Çeşme'de olmak. Tek kara tavuklar bahçemize gelsinler de varsın üzümleri yesinler mutluluğuydu. Büyük baştankara, ak kuyruksallayan, ağaçkakan, üveyik, kumru, ishak kuşunun pinekledikleri köşeleri adımız gibi bilişimizdi. Peçelisinden kukumavına gece kuşlarının çığlıklarıydı. Ki nice kuşlar var yurdun her bir köşesinde. Çeşme'de olanlar bunlardı. Değerleri de  bizce bilinen hiçbir ölçü ile tartılamazdı.


Avlandıkları için kara tavuklar azaldılar. Yirmi beş sene önce, sakız çalıları arasında  yanı başımdan sessizce geçen kızıl tilkilerden tek bir tane kalmadı Çeşme'de. Oluklu kertenkeleler yılan sanılıp öldürülüyor. Ege otları, beton temellerin altında nefessiz kaldı. Yeni bir baharları daha olmayacak onların. Bir daha ne bu otların tohumları ne de salep için kökleri heba edilen orkidelerin soğanları açabilecek.


Çeşme, geceleyin yıldızların pırıltısının ne demek olduğunu görebilmekti  yirmi beş yıl önce. Işık kirliliğinin olmadığı, hatta ilk iki yıl elektriğin bile bağlanmadığı  sitemizde, ay ışığının nasıl güçlü  bir el feneri olduğunu görüp, ay ışığındaki gölgelerin esrarına büyülenmekti. Takım yıldızları, kutup yıldızını, büyük ayıyı, küçük ayıyı tek tek parmakla gösterip,  seyretmekti. Çeşme, kendi halindeyken Çeşmey'di. Şimdi keşmekeş, kirlilik, trafik yoğunluğu cenderesinde bir çile.
İki çiftin düğün resimlerini sahilde çektirmeleri.


Bu sene  Çeşme'nin karakteri olan rüzgar da sustu. Rüzgarlı olduğundan nemin öyle pek bilinmediği Çeşme havasında  tuzluktan sorunsuzca akan tuz, yaprak kımıldamayan bu yapış yapış nemli Ağustos gününde  tuzluktan akamıyor.


Hiç bu yılki kadar kirli olmamıştı bura sokakları, çarşısı, kıyısı, köşesi. Hiç bu kadar kalabalık da olmamıştı olan biten bir avuç Çeşme. Bir avuçluk yere, geri kalan her yerin meraklıları doluşursa nefesi kalmıyor oranın soluyacak. Doğası, mimarisi, otu, toprağı yitiyor.


İnsanlar kendi gözleri önündeki, elleri altındaki  güzellikleri görmüyor. İlle bir parmağın o güzelliği işaret etmesini bekliyorlar görebilmeleri için. Ya da ille de falanca ünlünün oradan bir yazlık alması ya da filancasıyla  orada tatil yapmasını bekliyor. Yani yönlendirilmek istiyorlar. Oysa kendi istediğinin ne olduğuna kulak vermiyorlar. Oturup bunu düşünmüyorlar bile. Eğilim, yönlendirilme. Çokluk ne yaparsa, doğru o yaklaşım o çünkü onlarca!


Çeşme'nin arka sokakları
Çeşme, Sakız koyunları demekti daha düne kadar. Yirmi beş yıl önce yakınlardaki mandıradan Sakız koyunu sütü alıp yoğurt çalardı annem. Senede iki kez kuzular bu koyun cinsi. En az da iki kuzusu olur bir yavrulamada. Ne sürü ne de Sakız koyunu görebiliyorum etrafta şimdi. Mantar gibi bitivermiş yeni yeni yazlık siteler. Bolca beton dökülmüş eski zeytinliklere, ardıç ormanlarına. Çokça kalabalık sarmış bir avuçluk yeri. Sahiller herkesin bilirdik şimdiye dek. Biiiç olmuş her kıyı, paralı, pahalı. Tekneler, sitelerin burnunun dibine demirliyor. “Atıklar peki?” diye sormadan  edemiyor insan.


Çeşme bitiyor. Susuz Çeşme boğuluyor. Bodrum gibi. Kuşadası gibi. Bir zamanlar portakal, yeni dünya, muz bahçesiyle kaplı Alanya gibi. Marmaris gibi. Çeşme, artık akmıyor. Kupkuru.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 15.08.2015, 16:48

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci




Çeşme'nin arka sokakları.










Paylaş :

2 yorum:

  1. Ne güzel anlatmışsınız Çeşmeyi yani Ege'yi. Şöyle bir Ege koktu burnumda. Maalesef her yer değişti o güzellikler kalmadı.:( Silifke'ye gittiğimizde yoğurt sorduk "şarkılarda kaldı yok yoğurt" demezler mi? Sadece Çeşme kurumadı tüm güzellikler kurumaya yüz tuttu.

    YanıtlaSil
  2. Ne güzel anlatmışsınız Çeşmeyi yani Ege'yi. Şöyle bir Ege koktu burnumda. Maalesef her yer değişti o güzellikler kalmadı.:( Silifke'ye gittiğimizde yoğurt sorduk "şarkılarda kaldı yok yoğurt" demezler mi? Sadece Çeşme kurumadı tüm güzellikler kurumaya yüz tuttu.

    YanıtlaSil

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci